Aug
22
Bağımsız Denetime Elveda
Filed Under siyaset | Leave a Comment
Ængin - Üst kurullar malum, işleyişilerine bakanların karışamadıkları, ilgili bulundukları alanda re’sen düzenlemeler yapabilen, gerektiğinde iptal kararları verebilen, hiyerarşik ya da vesayet denetimi dışında tutulmuş sui generis yapılardır. Artık değil! Doğrudan bakana bağlı herhangi bir kuruluştan farkları kalmadı.
649 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile özerklikleri kaldırılarak doğrudan ilgili bakanlığa bağlanarak büyük oranda etkilerini yitirmişlerdir. Bu kurulların kurulurken özerk olarak kurulmalarının amacı siyasi hesaplardan uzak olarak yasanın kendilerine verdiği yetki sınırlarında piyasaları düzenleme ihtiyacının had safhada olmasıydı, demek ki mevcut hükümet piyasalara istediği gibi müdahele edemediğini düşünüyor. Yancı, ortakçı istemiyor.
649 sayılı KHK’nın 45. maddesinde getirilen hükümle, 27/9/1984 tarihli ve 3046 sayılı kanunun 19/a maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
“bakan, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların (5018 sayılı kanuna ekli (iii) sayılı cetvelde yer alan kurumlar dâhil) her türlü faaliyet ve işlemlerini denetlemeye yetkilidir.”
nedir 5018 sayılı kanun?
Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu
Cetveldeki kurullar nelerdir?
1) Radyo Ve Televizyon Üst Kurulu
2) Telekomünikasyon Kurumu
3) Sermaye Piyasası Kurulu
4) Bankacılık Düzenleme Ve Denetleme Kurumu
5) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
6) Kamu İhale Kurumu
7) Rekabet Kurumu
8) Tütün, Tütün Mamulleri Ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu
Kanunun adı üstünde kontrol kanunu, kuruların da adı üzerinde medya, iletişim, sermaye piyasası, bankacılık, enerji, ihale, alkollü içecekler kurulları, hayatın her noktasına temas eden kurullar. Kamu ihale kanununu 8 senede 30 kere değiştiren hükümet icraatını yeterli bulmamış.
Sep
24
Ængin - Önce Unesco nedir, foksyonu nedir bir fikre sahip olmak lazım. Unesco Türkçe açılımıyla “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı” adı üzerinde küresel ve yerel ölçekte adının içerdiği alanlarda programlar üreten, gündem yaratmaya çalışan, her yılı belli bir konuya atfeden yararlı bir kurum. İlgilendiği konular itibarıyle de uluslarüstü bir işleyiş tarzına sahip olması gerekiyor. Fakat Can Dündar yazısında aktardığı üzere Zülfü Livaneli Türkiye tarafından bu koltuğa aday gösterilmemesinin çok büyük bir fırsat kaybı olduğunu dillendiriyor. Hala anlamış değilim nasıl bir fırsat kaybıdır bu. Zülfü Livaneli olsaydı Genel Direktör, Unesco bir kültür, bilim ve eğitim teşkilatı olarak Türkiye lehine ne yapabilirdi ki ilerde değineceğimiz üzere Mısır ve Arap Dünyasıyla ilişkilerimizin gerilmesinden daha önemli? Ya da Zülfü Livaneli’nin böyle bir kurumun başında tarafgir davranışlara girmesi ne kadar etik olurdu?
Tabi bu kadar olayın kopmasına bir neden olmalı ki o da şu: Unesco Genel Sekreterliği oluşan uluslararası teamüle göre kültürel alalar arasında el değiştiriyor. Bir dönem Araplar, bir dönem Uzak Doğulular, bir dönem İskandinavlar vs. Buna güvenen Araplar da Yasemin Çongar’ın yazısındabelirtiği üzere Mübarek rejiminin demir başlarından biri olan ve yıllarını, Mısır-İsrail ilişkilerinin normalleşmesine karşı çıkmakla, Yahudi kültürüne açılmasının Mısır için tehlikeli olacağını savunmakla geçiren, Mısır Parlementosunda “Mısır kütüphanelerinde İsrail’e ait kitap bulursam kendi ellerimle yakarım” diyebilen Faruk Hüsnü’yü aday gösterdi. Bu duruma bence gayet doğal ve doğru olarak birçok ülke karşı çıktı. Karşı çıkan ülkelerden biri de ABD idi ve neden başka bir Arap aday üzerinde anlaşmak istemeden direk olarak Zülfü Livaneli adını öne sürdüğünü anlamasam da Arap olmasa da Müslüman bir kültürden gelen bir Türkü aday göstertmek ve Arap ülkelerinin oylarını bölerek Faruk Hüsnü’nün Unesco Genel Direktörlüğü koltuğuna oturmasını engellemek istedi. Türkiye ise uluslararası teamüllere bağlı kalmayı tercih ederek Arapların gösterdiği adayı destekleyeceğini belirtti. Tartışma hükümetin bu tavrından kaynaklanıyor.
Aslında bu durum Cumhuriyet döneminin genel dış politikasına sağdık kalmak anlamına da geliyor. Türkiye Cumhuriyet Dönemi boyunca hayati boyutta dahi olsa her zaman yaptığı eylemlerin uluslararası meşruiyetini sağlamak, teamüllere sadık kalmak istemiştir. Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Kıbrıs Operasyonu, PKK operasyonları bunlara dahildir.
Yine düşünmek gerekir ki Türkiye Orta Doğu’da aktif bir politika izlemeye çalışırken Mısır’ı ve Arap Dünyasının genelini karşısına almayı, ilişkilerini germeyi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Kordinatörlüğü koltuğuna bir vatandaşını oturtmayı göze almalı mıdır?
Bence bütün Orta Doğu politikamızı etkileyecek dahi olsa Unesco gibi şerefli bir kurumun başına böyle bir insanın gelmesini engellemek adına Türkiye Zülfü Livaneli’yi aday göstermeliydi. Fakat aksi bir pozisyon alması büyük bir fırsat kaybı mıdır? Bence hiç de değil. Eminim ki CHP içinden AKP’yi İslamcılıkla, Arapçılıkla, bir Arab’ı Türk’e tercih etmekle suçlayanlar çıkacaktır. Onları dikkate almamak gerekir.
Neyseki sonuçta Unesco Gnel Kordinatörlüğü koltuna o koltuğa yakışmayan aday oturamadı. Yerine Irina Gueorguieva seçildi.
Şimdi bakalım Bulgaristan yakaladığı bu büyük! fırsatı nasıl kullanacak?
Sep
5
Kürt Açılımın Toplumsal Taban Darlığı
Filed Under demokrasi | Leave a Comment
Ængin - Genç bir kız ağlayarak TSK Genelkurmay Başkanı’na sarılıyor ve ağlayarak Kürt Açılımından korktuğunu bölünmek istemediğini söylüyor. Şimdi kendimi bu kızla dalga geçmemek için zor tutmakla beraber bu kızı bu hale getiren bilgi kirliliğine değinmem gerekiyor.
Bu kız kim: Büyük ihtimalle Büyükşehrin Refah içinde yaşayan kesimine mensup, ortalama bir zekaya sahip, üniversite öğrencisi ya da mezunu bir karakter. En büyük korkularıı ülkeye Şeriat gelmesi ve ülkenin bölünmesi.
Bu korkuları duymakta da haklı aslında fakat Kürt Açılımı dene gelişmelerin ülkeyi böleceğine nasıl ikna olmuş, asıl soru bu.
Bu devlet doğusundaki savaşı meşru kılmak, halk desteğini arkasına almak için o kadar çok uğraş verdi ki sonunda Kürt kelimesi ile bölünmenin eş anlama geldiğini sanan bir nesil yetişti. Bunu hala daha körüklüyor TSK. Televizyonlardan operasyon görüntülerimi mi yayınlanmadı, kimin yaktığı belli olmayan köyler PKK tarafından yakılmışcasına gösterilerek propaganda mı yapılmadı, bu ülkenin yazarları mı meçhul faillere öldürtülmedi…
Kürt Açılımı konusunda halk desteğinin sağlanması olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır oksa bu açılım bugüne kadar tam anlamıyla oluşmamış bir Türk-Kürt Halkı bölünmesine yol açabilir. Öncelikle toplum ikna edilmeli bu köklü reformlara, ardından korkusuzca reformlar gerçekleştirilmeli. Ülke bu yolla çok daha sağlam bir birliğe kavuşabilir.
Jun
26
Ergenekon Davası, Kenan Evren’in Yargılanması ve Deniz Baykal
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin – Kenan Evren yargılanması halinde intihar edecekmiş. Birçok kişini aksine ben intihar edeceğine inanıyorum. Zira Kenan Evren’in yargılanması onu ülke tarihine layık olduğu şekilde hain olarak geçirecektir. İşte Darbeci Paşa bunu istemez, intihar ederek kahraman olmaya çalışabilir. Arkasından “İyi adamdı, gururuna yediremedi intihar etti.” denmesini isteyecektir.Yine Kenan Evren bu demeci verirken bir yandan da gururlu bir insan portresi çizerek ne yaptıysa millet için yaptığını yargılanmanın gururunu kıracağını demeye getiriyor. Ciddi bir çırpınış hali içinde kendisi.
Bu arada tabi Deniz Baykal’ın yargılanma konusunda ne kadar ciddi olduğunu da bilemiyoruz fakat şartlar bu çıkışın hem zaman hem de yapıldığı mekan olarak Ergenekon Davası ile ilgili olduğunu gösteriyor. Bu çıkıştan maksat Akp’nin Ergenekon Davası konusundaki temel argümanı olan darbecileri yakalamak, darbeleri engellemek amacını, Kenan Evren’i öne sürerek etkisizleştirmek istiyor. Kenan Evren’in yargılanma yolunu açacak düzenlemeleri yapmayan Akp’nin samimiyetsizliği ortaya çıkacak, Ergenekon Davasındaki temel argümanı bu şekilde çürümüş olacak. Deniz Baykal’ın düşüncesinin bu yönde olması büyük ihtimaldir. Baykal buradan kendi pozisyonunu da sıfatlarına “Darbe Krşıtı” sıfatını ekleyip gçlenerek çıkıyor. Bundan sonra onun için Ergenekon Davası’na köstek olan darbe yanlısı siyasetçi yargısıyla yaklaşma daha zor olacak.
Jun
25
İran’da halk yeniden sokaklarda
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
“Malumdur efendim, İran’da bir süredir bir şeyler oluyor. Sırtını Rusya, Çin ve diğer ‘3’üncü dünya ülkelerine vermiş görünen Ahmedinejad’in karşısında birden reformlardan bahseden eski başbakan, batı yanlısı Musavi belirdi. Önce ortaya çıkan büyük umut ve sonrasında adilliği tartışmalı bir seçim süreciyle İran epeyi karıştı. Sokaklar da şimdilerde bu iki liderin taraftarlarının yoğun çatışmalarıyla kan-revan içinde. Bu kan revan içerisinde de oligarşinin yeni bir karanlık kolu belirdi. Devrim muhafızlarına alışmıştık ama onlardan daha informal ve kuralsız olan ‘Besic Milisleri’yle tanışmış olduk bu vesileyle. Sanki bir 3. dünya fıkrası gibi ama ne zaman bir muhalefet oluşsa hemen yanında da öldüresiye! rejim savunucusu olan ‘mahelle gençleri’ bitiveriyor.
Besic milisleri de bunlardan biri işte. Tarihin şahit olduğu en ‘pis’ paramiliter yapılanmalardan biri olmakla birlikte Ahmedinejad’e desteği üst seviyede olan bir yapı.
Kalaşnikof, sopa, zincir ve ustura en temel silahları. Nida’yı öldürürken olduğu gibi keskin nişancı tüfekleri de kullanan bu zavallılar, işsiz güçsüz garibanlardan seçilip üç kuruş parayla bir eline silah diğerineyse Kur’an verilen tiplerden oluşuyor. Öldürürken, döverken, işkence ederken bunu Allah için yaptığını düşündüklerine de hiç şüphe yok…
Öte yandan da tam bir kalıba sokulamayan Musavi yandaşları var. Her ne kadar İran’da bir şeyleri kökünden değiştirmeye niyetli gözünü budaktan sakınmayan ve özellikle kadınlardan (malum en çok baskı gören grup) oluşan insanlar gibi gözükseler de mevzubahis İran olunca katıksız bir şekilde bunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü her ne kadar söylemleri oldukça keskin görünse de, verdiği mücadele için ölmeyi göze alsalar da, bütün tehditlere ve uyarılara karşı sokağı iktidara teslim etmiyor olsalar da, verdikleri mücadelenin basit bir iktidar mücadelesi ötesi olduğunu düşünmek zor. Çünkü akla gelen ilk soru: Hamaney’in kayıtsız şartsız sahip olduğu iktidarın altında Ahmedinejad olsa da ne fark eder, Musavi olsa ne fark eder? oluyor.
İşte İran’daki durumlar bu şekilde devam ediyor. Ortadoğu’nun buğulu topraklarında ne zaman bir karışıklık olsa bizler de endişeyle takip etmeye başlıyoruz. Kimisi, ülkemize sıçraması olası bir savaş tehdidinden, kimisi ekonomiyi bozacak bir krizden, kimisi İslamileşmekten korkarken, ‘high politics’ten nasibini alamamış bazı saftirikler de ölecek/kötü muamele görecek insanlar için endişe ediyor.
Asef Bayat’ın onlarca defa değindiği gibi İran dinamik bir toplum, derin kültür mirasına sahip olan bir toplum. Şimdide bu dinamikler tüm gücüyle sokaklarda birer dinamit gibi patlıyor. Her gün bir açıklama, her gün bir kınama ve ülkemizden de alışkın olduğumuz gibi isyan ettikçe ‘hain’leşen insanlarla dolu tüm bir ülke. Geçmişteki başarısız reform girişimleri insanın içindeki beklentiyi azaltıyor. Geçmişte, Hatemi iktidarının yarattığı büyük hayal kırıklığı da aslında yukarıda belirtilen cumhurbaşkanı kim olursa olsun asıl yönetim mekanizması Ayetullahların elinde olacak olması, bu umutsuzluğun en önemli sebeplerinden. Tüm bu nedenlerle de her ne kadar Musavi yandaşları büyük bir mücadele gösteriyor olsa da, topyekün bir devrim olmadan özgürlüklerine kavuşmaları zor gözüküyor.
Her şeye rağmen binlerce insan inandıkları şeyler için, özgürlük demokrasi için yanı başımızda hayatlarını ortaya koyuyorlar. Evet, İran’daki katılaşmış totaliter yapı yakın zamanlarda bir demokratik/modernleşmeyi mümkün kılmayacaktır. Görünen odur ki sokaklarda daha fazla kan kacak, İran’ın protest ruhu daha fazla dışarı akacak ve İran yönetimi kendi yanında olmayan her şey için tüm dünyayı suçlamaya devam edecektir. Ama şunu da unutmamalıyız ki, mücadele etmeden, çalışmadan, istemeden de hiçbir hak kazanılamıyor. Hiçbir hareket başarıya ulaşamıyor. Onca umutsuzluğun ve baskının içinde bu büyük halk hareketi için canını ortaya koyan insanları saygıyla selamlamak ve mücadelelerine gönülden destek vermek bizim de vicdan borcumuz olmalı”
Jun
3
Nazım İçin Kısa Bir Not
Filed Under Kategorisiz | 1 Comment
ortegus

3 Haziran ‘63…
Malumdur…
Evinde uyanmaya alışamayan bir adamın evinden çok, hatta belki yıldızlar kadar uzakta öldüğü gün.
Dev gibi bir çınarın gölgesini hak eden masmavi gözleriyle, elli okkalık yüreğini vatana veren hasretiyle…
Sahiplenmedik, sahiplenemedik… 3 haziran olmasa aklımıza bile tek tük gelir… Bi de onun sözlerini kendi şarkılarına güfte yapmasalar tabi… Slogan vardır, bilen bir de Livaneli’nden Zülfü iyi bilir: ‘Nazım Para için Yazmadı’…
Çok ekmeğini yediler.
Biz de çok gördük aslında Nazım’ın faydasını; onunla açıldık sevgiliye çoğu zaman, ya da en azından onunla tattık gurbette olmasak bile gurbetin acısını (aslında bu acıyı sadece tattığımızı zannettik) vs vs vs…
Usta yaşasaydı…
Yaşamasaydı…
Kısa olsun…
Aklımızda değilse bile dilimizdesin…
Sağolsunlar…
Jun
2
Topraksızlığa Mahkum Köylüler
Filed Under güncel, siyaset | 2 Comments
ortegus
Komplo teorilerine öyle çok prim tanıyan, onların peşi sıra giderek, abidik gubidik saplantıları olan biri olamadım hiç bir zaman. Aslında olsam da fena olmazdı, heyecan olurdu belki hayatımda biraz daha. Mesele mayınlı arazilerin temizlenmesi meselesi… Mayınlı arazinin varlığını da tartışmak istiyor aslında bu bünye ama konuyu dağıtmaktan çekinirim. O nedenle esas meseleye hızlı bir giriş yapmak yerinde olur:
Mayınlı arazilerin temizlenmesi ve İsrail’e 49 yıllığına kiralanması meselesi!
Neymiş efendim: Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında, 49 yıl boyunca bu araziler bir İsrail firması tarafından kullanılacakmış. Muhalefet partileri bu konuda karşı cephedeki koltuklarına kuruldular ve bu plana komplotif kaygıları yüzünden karşı çıkıyorlar. Ha bende karşı çıkıyorum ama başka nedenlerim var ki bu yazının esas nedeni de tam olarak budur aslında. Uzun tartışmalar sonrasında ortaya çıkan tasarıyla iktidar partisi geri adım attı ve bahsi geçen arazilerin İsrailli firmalara peşkeş çekilmesi inadından vazgeçmiş görünüyor. Ancak mayınları temizleme işi yine büyük olasılıkla yap-işlet modeliyle yandaş bir gruba ihale edilecek ama milliyetçi nüvelerle kuşanmış olan muhalefetimizin arzuladığı İsrail’i kapı dışında tutma işi şimdilik görünürde sağlanmış olacak. Gerçi İsrail’in ne denli kapı içi bir müttefik olduğu en şapşal bünyenin bile malumudur.

İktidar, temizlenen arazinin bölgede yaşayan köylülere tarım arazisi olarak verilmesine şiddetle karşı çıkıyormuş. Bu nedenle arazinin halka dağıtımı kesinlikle düşünülmüyormuş. Onun yerine arazilerde gerçekleştirilmesi düşünülen yatırımlar sonucunda ortaya çıkacak istihdam sorunu için kullanılacakmış bölge halkı!
Bunca yıldan beri babalarını, kardeşlerini ve dahi bilumum akrabalarının ölümüne neden olan bu mayınlı arazilerin bu insanlara yar edilmemesinden daha düşünceli bir davranış olabilir mi gerçekten? Şimdiye kadar ekmekleri uğrunda başkalarının kaçak mallarının hamallıklarını yaptıkları için tam da o topraklarda ölen bu insanlar, bundan sonra yine bu topraklarda yatırım yapacak olan ekmek ve emek kaçakçılarının köleleri olacaklar. Sevinmek mümkün değil elbette ama insan üzülemiyor bile. Çünkü bu konuda iktidar ve muhalefet öyle bir işbirliği içindeki, tasarı hangi haliyle kabul edilirse edilsin, bölge halkına yine de faydası olmayacak gibi.

Hükümet, Ekonomi konusunda ne kadar yetkin insanlarla dolu olduğunu tam da krizin orta noktasındayken nerdeyse bütün ekonomi bakanlarını değiştirerek herkese ispat etmişti zaten. Ancak bu durumdayken bile peşkeş çekilecek ne kaldı derdine düşülmüş olmalı ki parlak bir akla, ekonomiye kazandırma bahanesiyle bu atıl alanlar gelmiş olmalı. Ya da başta tam tersini söyledim ama insanın aklına geliyor işte; acaba birileri buraya göz koydu da onun için mi bu alanlar şimdi gündeme geldi?
Var olan ekonomik sistem içinden bakıldığında bu alanlar üretime ve istihdama yönelik oldukça önemli bir açılım sağlayabilecek durumda. Ayrıca özellikle bahsi geçen bölge halkının yoksulluğu ve ezilmişliği gün gibi aşikâr iken, bu insanların başına yeni yarı feodal yarı kapitalist tam sömürücü ‘yatırımcıları’ dikmek bu insanlara yapılabilecek pis bir şaka olsa gerek.
Nov
21
Ængin - Youtube üzerinde şu an kaç tane kapatma kararı var artık bilmiyorum. Belli ki RTE de bilmiyor. Yasakları da salladığı yok. Zaten kendi sitesine de site yasaklı iken Youtube reklamı alıyordu.
İnternette sansür konusunda ne düşündüğümü gayet net anlattım önceki yazılarımda. Bu yazı sansürle ilgili değil, yasakları bizzat delen yürütmenin yasaları özgürleştirmemesiyle alakalı.
Parlemeter demokratik sistemde yasama ve yürütme kuvvetlerinin pratikte bir ayrılığı yoktur. Çoğu ülkede yasama ve yürütme iç içe geçmiştir. Başbakanlık hem yasamanın hem de yürütmenin en güçlü makamıdır.
Başbakan’ın görevi yönettiği toplumu daha ileri götürmek, değişen koşullara uyumunu sağlatmaktır.

Sansür ve internet farklı çağların kelimeleri, bir arada olduklarında ortada ne internet kalıyor ne de sansür. İnternet özgürlüğünü yitiriyor, sansür ise hemen aşılabilir bir engelden öteye gidemiyor ve ortaya bir ucube çıkıyor. Başbakanın bile deldiği yargıdan çıkmış sansür kararları, güvenilirliği zedelenmiş bir yargı, siniri bozuk internet kullanıcıları, imajı ve dolayısıyla marka değeri yerlerde bir ülke… olarak da yan etkiler.
Peki bu durumda ne beklenir Başbakan’dan? Sansüre müsade eden yasanın ilga edilmesi ve yerine internet ile bağdaşır duzenlemelerin konulması yolunda hükümetini çalıştırması.
Fakat biz daha çok bekleriz bunu. Muhtemelen Başkaban Youtube’a irerken sansüre neden olan yasa aklına bile gelmedi. Zaten birilerini ülkeden kovmakla, gitmezlerse pompalı tüfekle tehdit etmekle meşgul.
Acaba yaran Youtube yorumlarından kaçını RTE yapmıştır. Rumuzu nedir?
*Aktunnel: Ekşiden alınmış bir espiridir.
Oct
25
Blogspot’un Engellenmesi
Filed Under demokrasi, güncel | 6 Comments
Ængin – Bugün öğleden sonra ortaya çıkan hadisedir, artık anlamakta güçlük çekilmemekte, sadece umursanmamaktadır. Bazı adresler halen çalışmakla birlikte çoğu bloga ve blogspot ana sitesine ulaşılmıyor.
Altında mahkeme kararı bulunmadığından dolayı uygulamanın mahkeme kararından ziyade türk telekomun tasarrufu olma ihtimali daha kuvvetli. Zaten aslında kapamaların çoğunu türk telekom yapıyor başvuru üzerine.
İnsanların en özgür oldukları yer internete ve onun da en formatsız, en rahat bölgesi olan bloglara neden dadanılır, neden korkulur?
Sözlüklerde bazı yazılarımı “hakaret içerikli” argümanıyla silen yöneticilere artık kızmıyorum. Başlarının üstündeki demoklesin kılıcı pamuk ipliğine asılı duruyor.
Hakimlere de lafım var. Yasa emrediyor kapatıyıyorlar çoğu durumda aslında geçerli bir açıklama değil, olay hakimin yorumunda bitiyor çoğu zaman, fakat genel zihniyet yasakçı olduğu için çıkan kararlar genel olarak yasaklama yönünde oluyor.
Ülkeden nefret ettiriyorlar, her yerden bir kuşatılmışlık duygusu vuruyor. İnternet yasak, gazetelere sansür, dergilere kapatma, muhalefete cop, işkence bazen ölüm, kıyafete sınır…
İnsanların kendilerini ifade etmelerini sağlayan bütün kanallar bir bir kapatılıyor. İnsan kandine yabancılaşıyor, zaten amaç da bu herhalde. Sessiz, konuşmayan, kendini ifade etmeyen huzurlu bir toplum yaratmak.
Sorun ne anayasa ne de hükümet. Sorun asker-millet zihniyetinde. Sen önemli değilsin, senin varlığın, kişiliğin, duyguların, düşüncelerin, heyecanların, malların senden daha büyük bir varlığa her an kurban edilebilir. Ağzını bile açamazsın. Açarsan zaten vatan hainisin.
Dışardayken insan burayı özlüyor, herhalde sebebi bu yoğun kuşatılmışlığa karşı duyulan sinirdir, öfke baldan tatlı geliyor. Türkiye’de iken de dışarıdaki ferahlığı özlüyor. Türkiye’de yaşayan hiçbir türlü iflah olamıyor Stockholm değil, Türkiye sendromu bu.
Burası barış istemenin vatan hainliği sayıldığı bir ülke, zira barış zamanı asker-millet özgür halka dönüşüverecek, bazı ayrıcalıklar gidecek.
Her haltı yiyorlar işte bu ayrıcalıkları korumak için. O duvara atılabilecek en ufak çakıla misli ile karşılık veriyorlar. Göstericileri gözaltına alıyorlar, barış isteyenleri vatan haini ilan ediyorlar, interneti yasaklıyorlar. Bu kuşatılmışlığı, sansürü, yasakları, engellemeleri yapan devlet değildir . Alışkanlıktan devlet deriz. Devlet görünümündeki zorbalar topluluğudur. Devletin tekelindeki yetkileri keyfen uygularlar, ülkedeki insanları -bu noktada devlet yoksa vatandaşlık da ve onun yüklediği hak ve ödevler de yok- boyunduruk altına alırken hiçbir utanma, sıkılma, hicap duymazlar.
Blogspot’u yasaklayan diğer bir ülke ise Pakistan. İnternet yasaklarının yaygın ülkeler zaten ya askeri diktatörlükler ya da otoriter rejimler. Türkiye, Pakistan, Çin, Kuzey Kore, İran… Bu liste bizim dünyadaki yerimizi de gösteriyor.
Bu ülkedeki herkesin zararına çalışıyorlar. İhanet ediyorlar.
Ek: Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı ile kapatılmış blogspot ve blogger. Tabi Ne gerekçe var ortada ne karar özeti. Gerekçe için 2 ay bekleriz daha.
Oct
23
Opium
Freni tutmayan araba misali kontrolden uzak bir gidişat içerisindeyiz. Bir yerlere gidiyoruz ama bilemiyoruz neler olacağını başımıza daha neler geleceğini. Başbakanımız yavaş yavaş totaliterliğin dozajı nasıl artırılır dersi veriyor sanki. Alıştırarak, her seferinde bir sonraki baskıcı adımı atarak ilerliyor. Öyle ki, vatandaşlara bir grup gazeteyi okumamayı salık vermesinden çok da fazla vakit geçmemişti ki, önemli bir devlet kurumunun bu öneriyi uygulamaya başlamış olduğunu öğreniverdik. Başbakanın kadim destekçisi, onun demokrasi yolundaki baş takipçisi “genç siviller” bile başbakanlarına tavır almış gibi gözüküyor şimdilerde. Oysa ne de güzel muhalefetimdin sen benim be sivil abim diyesi geliyordu insanın bir zamanlar. İnsanın başının derde girmeden de muhalif olabileceğini, muhalifliğin ne kadar da renkli bir şey olduğunu öğrenmiştik biz onlarla…
Şimdi ekonomi de çöküşteymiş. Borsa diplerde, dövizse zirvedeymiş. İşsizlik artacak diyor maliyeden sorumlu bakanımız. Ben de keşke ekonomi bozulmadan şu Ronaldinho’yu getirebilseydi Es Es’e diyorum. Hem bizim de gözümüz gönlümüz bayram ederdi hem de bu transfer aşkına yıllar sonra “sağ” bir partiyi birinci yapmış olan Eskişehir’in ödülü verilmiş olurdu. CHP’yi, DSP’yi sol parti saydığımdan değil hani bu kadar aleni dönüşü şaşırmış olmamdandır benim asıl hezeyanım. Babacan demiş geçenlerde, AB yolunda atılan adımlarda, yapılan reformlarda herhangi bir sapma yok diye. Bana artık komik gelmiyor bu anlamsızlık çünkü can sıkmaya başlıyor bir noktadan sonra bu kadar fazla ironi. Sıkça duyduğumuz/yaşadığımız trajikomik kelimesi de fazlasıyla can sıkıyor artık, çünkü bu kadar trajedi içerisinde yaşarken tebessüm edecek hali kalmıyor insanın. Geçtiğimiz günlerde bir film festivalinde alınan bir ödül, gözaltında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın annesine adanmış, aynı kişinin ölümü için adalet bakanı da özür dilemişti. Oysa konuyla ilgili görevlendirilen polis müfettişleri herhangi bir kötü muameleyle karşılaşmadıkları şeklinde bir rapor sunmuşlar. Böylece de devlet bu olay için boşuna özür dilemiş oldu. Her şey boşuna değil miydi zaten? 7 Tipli de boşuna ölmüştü geçenlerde haberimiz oldu dava sonuna eremeden zaman aşımına uğramış diğer birçok faili meçhul gibi…
Dedik ya freni tutmayan bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru, internet asayişinin Adnan Hoca’dan, ekonominin Kemal Bey’den, AB işlerinin Babacan’dan, ülkenin genel halinin Recep Tayyip Erdoğan’dan sorulduğu ülkemde freni patlamış bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru.
