Ængin - Önce Unesco nedir, foksyonu nedir bir fikre sahip olmak lazım. Unesco Türkçe açılımıyla “Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı” adı üzerinde küresel ve yerel ölçekte adının içerdiği alanlarda programlar üreten, gündem yaratmaya çalışan, her yılı belli bir konuya atfeden yararlı bir kurum. İlgilendiği konular itibarıyle de uluslarüstü bir işleyiş tarzına sahip olması gerekiyor. Fakat Can Dündar yazısında aktardığı üzere Zülfü Livaneli Türkiye tarafından bu koltuğa aday gösterilmemesinin çok büyük bir fırsat kaybı olduğunu dillendiriyor. Hala anlamış değilim nasıl bir fırsat kaybıdır bu. Zülfü Livaneli olsaydı Genel Direktör, Unesco bir kültür, bilim ve eğitim teşkilatı olarak Türkiye lehine ne yapabilirdi ki ilerde değineceğimiz üzere Mısır ve Arap Dünyasıyla ilişkilerimizin gerilmesinden daha önemli? Ya da Zülfü Livaneli’nin böyle bir kurumun başında tarafgir davranışlara girmesi ne kadar etik olurdu?

Tabi bu kadar olayın kopmasına bir neden olmalı ki o da şu: Unesco Genel Sekreterliği oluşan uluslararası teamüle göre kültürel alalar arasında el değiştiriyor. Bir dönem Araplar, bir dönem Uzak Doğulular, bir dönem İskandinavlar vs. Buna güvenen Araplar da Yasemin Çongar’ın yazısındabelirtiği üzere Mübarek rejiminin demir başlarından biri olan ve yıllarını, Mısır-İsrail ilişkilerinin normalleşmesine karşı çıkmakla, Yahudi kültürüne açılmasının Mısır için tehlikeli olacağını savunmakla geçiren, Mısır Parlementosunda “Mısır kütüphanelerinde İsrail’e ait kitap bulursam kendi ellerimle yakarım” diyebilen Faruk Hüsnü’yü aday gösterdi. Bu duruma bence gayet doğal ve doğru olarak birçok ülke karşı çıktı. Karşı çıkan ülkelerden biri de ABD idi ve neden başka bir Arap aday üzerinde anlaşmak istemeden direk olarak Zülfü Livaneli adını öne sürdüğünü anlamasam da Arap olmasa da Müslüman bir kültürden gelen bir Türkü aday göstertmek ve Arap ülkelerinin oylarını bölerek Faruk Hüsnü’nün Unesco Genel Direktörlüğü koltuğuna oturmasını engellemek istedi. Türkiye ise uluslararası teamüllere bağlı kalmayı tercih ederek Arapların gösterdiği adayı destekleyeceğini belirtti. Tartışma hükümetin bu tavrından kaynaklanıyor.

Aslında bu durum Cumhuriyet döneminin genel dış politikasına sağdık kalmak anlamına da geliyor. Türkiye Cumhuriyet Dönemi boyunca hayati boyutta dahi olsa her zaman yaptığı eylemlerin uluslararası meşruiyetini sağlamak, teamüllere sadık kalmak istemiştir. Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Kıbrıs Operasyonu, PKK operasyonları bunlara dahildir.

Yine düşünmek gerekir ki Türkiye Orta Doğu’da aktif bir politika izlemeye çalışırken Mısır’ı ve Arap Dünyasının genelini karşısına almayı, ilişkilerini germeyi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı Genel Kordinatörlüğü koltuğuna bir vatandaşını oturtmayı göze almalı mıdır?

Bence bütün Orta Doğu politikamızı etkileyecek dahi olsa Unesco gibi şerefli bir kurumun başına böyle bir insanın gelmesini engellemek adına Türkiye Zülfü Livaneli’yi aday göstermeliydi. Fakat aksi bir pozisyon alması büyük bir fırsat kaybı mıdır? Bence hiç de değil. Eminim ki CHP içinden AKP’yi İslamcılıkla, Arapçılıkla, bir Arab’ı Türk’e tercih etmekle suçlayanlar çıkacaktır. Onları dikkate almamak gerekir.

Neyseki sonuçta Unesco Gnel Kordinatörlüğü koltuna o koltuğa yakışmayan aday oturamadı. Yerine Irina Gueorguieva seçildi.

Şimdi bakalım Bulgaristan yakaladığı bu büyük! fırsatı nasıl kullanacak?

Ængin - Genç bir kız ağlayarak TSK Genelkurmay Başkanı’na sarılıyor ve ağlayarak Kürt Açılımından korktuğunu bölünmek istemediğini söylüyor. Şimdi kendimi bu kızla dalga geçmemek için zor tutmakla beraber bu kızı bu hale getiren bilgi kirliliğine değinmem gerekiyor.

Bu kız kim: Büyük ihtimalle Büyükşehrin Refah içinde yaşayan kesimine mensup, ortalama bir zekaya sahip, üniversite öğrencisi ya da mezunu bir karakter. En büyük korkularıı ülkeye Şeriat gelmesi ve ülkenin bölünmesi.

Bu korkuları duymakta da haklı aslında fakat Kürt Açılımı dene gelişmelerin ülkeyi böleceğine nasıl ikna olmuş, asıl soru bu.

Bu devlet doğusundaki savaşı meşru kılmak, halk desteğini arkasına almak için o kadar çok uğraş verdi ki sonunda Kürt kelimesi ile bölünmenin eş anlama geldiğini sanan bir nesil yetişti. Bunu hala daha körüklüyor TSK. Televizyonlardan operasyon görüntülerimi mi yayınlanmadı, kimin yaktığı belli olmayan köyler PKK tarafından yakılmışcasına gösterilerek propaganda mı yapılmadı, bu ülkenin yazarları mı meçhul faillere öldürtülmedi…

Kürt Açılımı konusunda halk desteğinin sağlanması olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır oksa bu açılım bugüne kadar tam anlamıyla oluşmamış bir Türk-Kürt Halkı bölünmesine yol açabilir. Öncelikle toplum ikna edilmeli bu köklü reformlara, ardından korkusuzca reformlar gerçekleştirilmeli. Ülke bu yolla çok daha sağlam bir birliğe kavuşabilir.

Ængin – Kenan Evren yargılanması halinde intihar edecekmiş. Birçok kişini aksine ben intihar edeceğine inanıyorum. Zira Kenan Evren’in yargılanması onu ülke tarihine layık olduğu şekilde hain olarak geçirecektir. İşte Darbeci Paşa bunu istemez, intihar ederek kahraman olmaya çalışabilir. Arkasından “İyi adamdı, gururuna yediremedi intihar etti.” denmesini isteyecektir.Yine Kenan Evren bu demeci verirken bir yandan da gururlu bir insan portresi çizerek ne yaptıysa millet için yaptığını yargılanmanın gururunu kıracağını demeye getiriyor. Ciddi bir çırpınış hali içinde kendisi.

Bu arada tabi Deniz Baykal’ın yargılanma konusunda ne kadar ciddi olduğunu da bilemiyoruz fakat şartlar bu çıkışın hem zaman hem de yapıldığı mekan olarak Ergenekon Davası ile ilgili olduğunu gösteriyor. Bu çıkıştan maksat Akp’nin Ergenekon Davası konusundaki temel argümanı olan darbecileri yakalamak, darbeleri engellemek amacını, Kenan Evren’i öne sürerek etkisizleştirmek istiyor. Kenan Evren’in yargılanma yolunu açacak düzenlemeleri yapmayan Akp’nin samimiyetsizliği ortaya çıkacak, Ergenekon Davasındaki temel argümanı bu şekilde çürümüş olacak. Deniz Baykal’ın düşüncesinin bu yönde olması büyük ihtimaldir. Baykal buradan kendi pozisyonunu da sıfatlarına “Darbe Krşıtı” sıfatını ekleyip gçlenerek çıkıyor. Bundan sonra onun için Ergenekon Davası’na köstek olan darbe yanlısı siyasetçi yargısıyla yaklaşma daha zor olacak.

“Malumdur efendim, İran’da bir süredir bir şeyler oluyor. Sırtını Rusya, Çin ve diğer ‘3’üncü dünya ülkelerine vermiş görünen Ahmedinejad’in karşısında birden reformlardan bahseden eski başbakan, batı yanlısı Musavi belirdi. Önce ortaya çıkan büyük umut ve sonrasında adilliği tartışmalı bir seçim süreciyle İran epeyi karıştı. Sokaklar da şimdilerde bu iki liderin taraftarlarının yoğun çatışmalarıyla kan-revan içinde. Bu kan revan içerisinde de oligarşinin yeni bir karanlık kolu belirdi. Devrim muhafızlarına alışmıştık ama onlardan daha informal ve kuralsız olan ‘Besic Milisleri’yle tanışmış olduk bu vesileyle. Sanki bir 3. dünya fıkrası gibi ama ne zaman bir muhalefet oluşsa hemen yanında da öldüresiye! rejim savunucusu olan ‘mahelle gençleri’ bitiveriyor.

Besic milisleri de bunlardan biri işte. Tarihin şahit olduğu en ‘pis’ paramiliter yapılanmalardan biri olmakla birlikte Ahmedinejad’e desteği üst seviyede olan bir yapı.
Kalaşnikof, sopa, zincir ve ustura en temel silahları. Nida’yı öldürürken olduğu gibi keskin nişancı tüfekleri de kullanan bu zavallılar, işsiz güçsüz garibanlardan seçilip üç kuruş parayla bir eline silah diğerineyse Kur’an verilen tiplerden oluşuyor. Öldürürken, döverken, işkence ederken bunu Allah için yaptığını düşündüklerine de hiç şüphe yok…

Öte yandan da tam bir kalıba sokulamayan Musavi yandaşları var. Her ne kadar İran’da bir şeyleri kökünden değiştirmeye niyetli gözünü budaktan sakınmayan ve özellikle kadınlardan (malum en çok baskı gören grup) oluşan insanlar gibi gözükseler de mevzubahis İran olunca katıksız bir şekilde bunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü her ne kadar söylemleri oldukça keskin görünse de, verdiği mücadele için ölmeyi göze alsalar da, bütün tehditlere ve uyarılara karşı sokağı iktidara teslim etmiyor olsalar da, verdikleri mücadelenin basit bir iktidar mücadelesi ötesi olduğunu düşünmek zor. Çünkü akla gelen ilk soru: Hamaney’in kayıtsız şartsız sahip olduğu iktidarın altında Ahmedinejad olsa da ne fark eder, Musavi olsa ne fark eder? oluyor.

İşte İran’daki durumlar bu şekilde devam ediyor. Ortadoğu’nun buğulu topraklarında ne zaman bir karışıklık olsa bizler de endişeyle takip etmeye başlıyoruz. Kimisi, ülkemize sıçraması olası bir savaş tehdidinden, kimisi ekonomiyi bozacak bir krizden, kimisi İslamileşmekten korkarken, high politics’ten nasibini alamamış bazı saftirikler de ölecek/kötü muamele görecek insanlar için endişe ediyor.

Asef Bayat’ın onlarca defa değindiği gibi İran dinamik bir toplum, derin kültür mirasına sahip olan bir toplum. Şimdide bu dinamikler tüm gücüyle sokaklarda birer dinamit gibi patlıyor. Her gün bir açıklama, her gün bir kınama ve ülkemizden de alışkın olduğumuz gibi isyan ettikçe ‘hain’leşen insanlarla dolu tüm bir ülke. Geçmişteki başarısız reform girişimleri insanın içindeki beklentiyi azaltıyor. Geçmişte, Hatemi iktidarının yarattığı büyük hayal kırıklığı da aslında yukarıda belirtilen cumhurbaşkanı kim olursa olsun asıl yönetim mekanizması Ayetullahların elinde olacak olması, bu umutsuzluğun en önemli sebeplerinden. Tüm bu nedenlerle de her ne kadar Musavi yandaşları büyük bir mücadele gösteriyor olsa da, topyekün bir devrim olmadan özgürlüklerine kavuşmaları zor gözüküyor.

Her şeye rağmen binlerce insan inandıkları şeyler için, özgürlük demokrasi için yanı başımızda hayatlarını ortaya koyuyorlar. Evet, İran’daki katılaşmış totaliter yapı yakın zamanlarda bir demokratik/modernleşmeyi mümkün kılmayacaktır. Görünen odur ki sokaklarda daha fazla kan kacak, İran’ın protest ruhu daha fazla dışarı akacak ve İran yönetimi kendi yanında olmayan her şey için tüm dünyayı suçlamaya devam edecektir. Ama şunu da unutmamalıyız ki, mücadele etmeden, çalışmadan, istemeden de hiçbir hak kazanılamıyor. Hiçbir hareket başarıya ulaşamıyor. Onca umutsuzluğun ve baskının içinde bu büyük halk hareketi için canını ortaya koyan insanları saygıyla selamlamak ve mücadelelerine gönülden destek vermek bizim de vicdan borcumuz olmalı”

 ortegus

3 Haziran ‘63…
 
Malumdur…
 
Evinde uyanmaya alışamayan bir adamın evinden çok, hatta belki yıldızlar kadar uzakta öldüğü gün.
 
Dev gibi bir çınarın gölgesini hak eden masmavi gözleriyle, elli okkalık yüreğini vatana veren hasretiyle…
 
Sahiplenmedik, sahiplenemedik… 3 haziran olmasa aklımıza bile tek tük gelir… Bi de onun sözlerini kendi şarkılarına güfte yapmasalar tabi… Slogan vardır, bilen bir de Livaneli’nden Zülfü iyi bilir: ‘Nazım Para için Yazmadı’…
 
Çok ekmeğini yediler.
 
Biz de çok gördük aslında Nazım’ın faydasını; onunla açıldık sevgiliye çoğu zaman, ya da en azından onunla tattık gurbette olmasak bile gurbetin acısını (aslında bu acıyı sadece tattığımızı zannettik) vs vs vs…
 
Usta yaşasaydı…
 
Yaşamasaydı…
 
Kısa olsun…
 
Aklımızda değilse bile dilimizdesin…
 
Sağolsunlar…
 

ortegus

Komplo teorilerine öyle çok prim tanıyan, onların peşi sıra giderek, abidik gubidik saplantıları olan biri olamadım hiç bir zaman. Aslında olsam da fena olmazdı, heyecan olurdu belki hayatımda biraz daha. Mesele mayınlı arazilerin temizlenmesi meselesi… Mayınlı arazinin varlığını da tartışmak istiyor aslında bu bünye ama konuyu dağıtmaktan çekinirim. O nedenle esas meseleye hızlı bir giriş yapmak yerinde olur:

 

Mayınlı arazilerin temizlenmesi ve İsrail’e 49 yıllığına kiralanması meselesi!

Neymiş efendim: Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında, 49 yıl boyunca bu araziler bir İsrail firması tarafından kullanılacakmış. Muhalefet partileri bu konuda karşı cephedeki koltuklarına kuruldular ve bu plana komplotif kaygıları yüzünden karşı çıkıyorlar. Ha bende karşı çıkıyorum ama başka nedenlerim var ki bu yazının esas nedeni de tam olarak budur aslında. Uzun tartışmalar sonrasında ortaya çıkan tasarıyla iktidar partisi geri adım attı ve bahsi geçen arazilerin İsrailli firmalara peşkeş çekilmesi inadından vazgeçmiş görünüyor. Ancak mayınları temizleme işi yine büyük olasılıkla yap-işlet modeliyle yandaş bir gruba ihale edilecek ama milliyetçi nüvelerle kuşanmış olan muhalefetimizin arzuladığı İsrail’i kapı dışında tutma işi şimdilik görünürde sağlanmış olacak. Gerçi İsrail’in ne denli kapı içi bir müttefik olduğu en şapşal bünyenin bile malumudur.

 

İktidar, temizlenen arazinin bölgede yaşayan köylülere tarım arazisi olarak verilmesine şiddetle karşı çıkıyormuş. Bu nedenle arazinin halka dağıtımı kesinlikle düşünülmüyormuş. Onun yerine arazilerde gerçekleştirilmesi düşünülen yatırımlar sonucunda ortaya çıkacak istihdam sorunu için kullanılacakmış bölge halkı!

 

Bunca yıldan beri babalarını, kardeşlerini ve dahi bilumum akrabalarının ölümüne neden olan bu mayınlı arazilerin bu insanlara yar edilmemesinden daha düşünceli bir davranış olabilir mi gerçekten? Şimdiye kadar ekmekleri uğrunda başkalarının kaçak mallarının hamallıklarını yaptıkları için tam da o topraklarda ölen bu insanlar, bundan sonra yine bu topraklarda yatırım yapacak olan ekmek ve emek kaçakçılarının köleleri olacaklar. Sevinmek mümkün değil elbette ama insan üzülemiyor bile. Çünkü bu konuda iktidar ve muhalefet öyle bir işbirliği içindeki, tasarı hangi haliyle kabul edilirse edilsin, bölge halkına yine de faydası olmayacak gibi.

 

Hükümet, Ekonomi konusunda ne kadar yetkin insanlarla dolu olduğunu tam da krizin orta noktasındayken nerdeyse bütün ekonomi bakanlarını değiştirerek herkese ispat etmişti zaten. Ancak bu durumdayken bile peşkeş çekilecek ne kaldı derdine düşülmüş olmalı ki parlak bir akla, ekonomiye kazandırma bahanesiyle bu atıl alanlar gelmiş olmalı. Ya da başta tam tersini söyledim ama insanın aklına geliyor işte; acaba birileri buraya göz koydu da onun için mi bu alanlar şimdi gündeme geldi?

 

Var olan ekonomik sistem içinden bakıldığında bu alanlar üretime ve istihdama yönelik oldukça önemli bir açılım sağlayabilecek durumda. Ayrıca özellikle bahsi geçen bölge halkının yoksulluğu ve ezilmişliği gün gibi aşikâr iken, bu insanların başına yeni yarı feodal yarı kapitalist tam sömürücü ‘yatırımcıları’ dikmek bu insanlara yapılabilecek pis bir şaka olsa gerek.

Ængin - Youtube üzerinde şu an kaç tane kapatma kararı var artık bilmiyorum. Belli ki RTE de bilmiyor. Yasakları da salladığı yok. Zaten kendi sitesine de site yasaklı iken Youtube reklamı alıyordu.
İnternette sansür konusunda ne düşündüğümü gayet net anlattım önceki yazılarımda. Bu yazı sansürle ilgili değil, yasakları bizzat delen yürütmenin yasaları özgürleştirmemesiyle alakalı.

Parlemeter demokratik sistemde yasama ve yürütme kuvvetlerinin pratikte bir ayrılığı yoktur. Çoğu ülkede yasama ve yürütme iç içe geçmiştir. Başbakanlık hem yasamanın hem de yürütmenin en güçlü makamıdır.
Başbakan’ın görevi yönettiği toplumu daha ileri götürmek, değişen koşullara uyumunu sağlatmaktır.

youtube.jpg
Sansür ve internet farklı çağların kelimeleri, bir arada olduklarında ortada ne internet kalıyor ne de sansür. İnternet özgürlüğünü yitiriyor, sansür ise hemen aşılabilir bir engelden öteye gidemiyor ve ortaya bir ucube çıkıyor. Başbakanın bile deldiği yargıdan çıkmış sansür kararları, güvenilirliği zedelenmiş bir yargı, siniri bozuk internet kullanıcıları, imajı ve dolayısıyla marka değeri yerlerde bir ülke… olarak da yan etkiler.

Peki bu durumda ne beklenir Başbakan’dan? Sansüre müsade eden yasanın ilga edilmesi ve yerine internet ile bağdaşır duzenlemelerin konulması yolunda hükümetini çalıştırması.
Fakat biz daha çok bekleriz bunu. Muhtemelen Başkaban Youtube’a irerken sansüre neden olan yasa aklına bile gelmedi. Zaten birilerini ülkeden kovmakla, gitmezlerse pompalı tüfekle tehdit etmekle meşgul.

Acaba yaran Youtube yorumlarından kaçını RTE yapmıştır. Rumuzu nedir?

*Aktunnel: Ekşiden alınmış bir espiridir.

Ængin – Bugün öğleden sonra ortaya çıkan hadisedir, artık anlamakta güçlük çekilmemekte, sadece umursanmamaktadır. Bazı adresler halen çalışmakla birlikte çoğu bloga ve blogspot ana sitesine ulaşılmıyor.

Altında mahkeme kararı bulunmadığından dolayı uygulamanın mahkeme kararından ziyade türk telekomun tasarrufu olma ihtimali daha kuvvetli. Zaten aslında kapamaların çoğunu türk telekom yapıyor başvuru üzerine.

İnsanların en özgür oldukları yer internete ve onun da en formatsız, en rahat bölgesi olan bloglara neden dadanılır, neden korkulur?

Sözlüklerde bazı yazılarımı “hakaret içerikli” argümanıyla silen yöneticilere artık kızmıyorum. Başlarının üstündeki demoklesin kılıcı pamuk ipliğine asılı duruyor.

Hakimlere de lafım var. Yasa emrediyor kapatıyıyorlar çoğu durumda aslında geçerli bir açıklama değil, olay hakimin yorumunda bitiyor çoğu zaman, fakat genel zihniyet yasakçı olduğu için çıkan kararlar genel olarak yasaklama yönünde oluyor.

Ülkeden nefret ettiriyorlar, her yerden bir kuşatılmışlık duygusu vuruyor. İnternet yasak, gazetelere sansür, dergilere kapatma, muhalefete cop, işkence bazen ölüm, kıyafete sınır…

İnsanların kendilerini ifade etmelerini sağlayan bütün kanallar bir bir kapatılıyor. İnsan kandine yabancılaşıyor, zaten amaç da bu herhalde. Sessiz, konuşmayan, kendini ifade etmeyen huzurlu bir toplum yaratmak.

Sorun ne anayasa ne de hükümet. Sorun asker-millet zihniyetinde. Sen önemli değilsin, senin varlığın, kişiliğin, duyguların, düşüncelerin, heyecanların, malların senden daha büyük bir varlığa her an kurban edilebilir. Ağzını bile açamazsın. Açarsan zaten vatan hainisin.

Dışardayken insan burayı özlüyor, herhalde sebebi bu yoğun kuşatılmışlığa karşı duyulan sinirdir, öfke baldan tatlı geliyor. Türkiye’de iken de dışarıdaki ferahlığı özlüyor. Türkiye’de yaşayan hiçbir türlü iflah olamıyor Stockholm değil, Türkiye sendromu bu.

Burası barış istemenin vatan hainliği sayıldığı bir ülke, zira barış zamanı asker-millet özgür halka dönüşüverecek, bazı ayrıcalıklar gidecek.

Her haltı yiyorlar işte bu ayrıcalıkları korumak için. O duvara atılabilecek en ufak çakıla misli ile karşılık veriyorlar. Göstericileri gözaltına alıyorlar, barış isteyenleri vatan haini ilan ediyorlar, interneti yasaklıyorlar. Bu kuşatılmışlığı, sansürü, yasakları, engellemeleri  yapan devlet değildir . Alışkanlıktan devlet deriz. Devlet görünümündeki zorbalar topluluğudur. Devletin tekelindeki yetkileri keyfen uygularlar, ülkedeki insanları -bu noktada devlet yoksa vatandaşlık da ve onun yüklediği hak ve ödevler de yok- boyunduruk altına alırken hiçbir utanma, sıkılma, hicap duymazlar.

Blogspot’u yasaklayan diğer bir ülke ise Pakistan. İnternet yasaklarının yaygın ülkeler zaten ya askeri diktatörlükler ya da otoriter rejimler. Türkiye, Pakistan, Çin, Kuzey Kore, İran… Bu liste bizim dünyadaki yerimizi de gösteriyor.

Bu ülkedeki herkesin zararına çalışıyorlar. İhanet ediyorlar.

Ek: Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı ile kapatılmış blogspot ve blogger. Tabi Ne gerekçe var ortada ne karar özeti. Gerekçe için 2 ay bekleriz daha.


Opium

 

Freni tutmayan araba misali kontrolden uzak bir gidişat içerisindeyiz. Bir yerlere gidiyoruz ama bilemiyoruz neler olacağını başımıza daha neler geleceğini. Başbakanımız yavaş yavaş totaliterliğin dozajı nasıl artırılır dersi veriyor sanki. Alıştırarak, her seferinde bir sonraki baskıcı adımı atarak ilerliyor. Öyle ki, vatandaşlara bir grup gazeteyi okumamayı salık vermesinden çok da fazla vakit geçmemişti ki, önemli bir devlet kurumunun bu öneriyi uygulamaya başlamış olduğunu öğreniverdik. Başbakanın kadim destekçisi, onun demokrasi yolundaki baş takipçisi “genç siviller” bile başbakanlarına tavır almış gibi gözüküyor şimdilerde. Oysa ne de güzel muhalefetimdin sen benim be sivil abim diyesi geliyordu insanın bir zamanlar. İnsanın başının derde girmeden de muhalif olabileceğini, muhalifliğin ne kadar da renkli bir şey olduğunu öğrenmiştik biz onlarla…

 

            Şimdi ekonomi de çöküşteymiş. Borsa diplerde, dövizse zirvedeymiş. İşsizlik artacak diyor maliyeden sorumlu bakanımız. Ben de keşke ekonomi bozulmadan şu Ronaldinho’yu getirebilseydi Es Es’e diyorum. Hem bizim de gözümüz gönlümüz bayram ederdi hem de bu transfer aşkına yıllar sonra “sağ” bir partiyi birinci yapmış olan Eskişehir’in ödülü verilmiş olurdu. CHP’yi, DSP’yi sol parti saydığımdan değil hani bu kadar aleni dönüşü şaşırmış olmamdandır benim asıl hezeyanım. Babacan demiş geçenlerde, AB yolunda atılan adımlarda, yapılan reformlarda herhangi bir sapma yok diye. Bana artık komik gelmiyor bu anlamsızlık çünkü can sıkmaya başlıyor bir noktadan sonra bu kadar fazla ironi. Sıkça duyduğumuz/yaşadığımız trajikomik kelimesi de fazlasıyla can sıkıyor artık, çünkü bu kadar trajedi içerisinde yaşarken tebessüm edecek hali kalmıyor insanın. Geçtiğimiz günlerde bir film festivalinde alınan bir ödül, gözaltında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın annesine adanmış, aynı kişinin ölümü için adalet bakanı da özür dilemişti. Oysa konuyla ilgili görevlendirilen polis müfettişleri herhangi bir kötü muameleyle karşılaşmadıkları şeklinde bir rapor sunmuşlar. Böylece de devlet bu olay için boşuna özür dilemiş oldu. Her şey boşuna değil miydi zaten? 7 Tipli de boşuna ölmüştü geçenlerde haberimiz oldu dava sonuna eremeden zaman aşımına uğramış diğer birçok faili meçhul gibi…

 

            Dedik ya freni tutmayan bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru, internet asayişinin Adnan Hoca’dan, ekonominin Kemal Bey’den, AB işlerinin Babacan’dan, ülkenin genel halinin Recep Tayyip Erdoğan’dan sorulduğu ülkemde freni patlamış bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru.

Ængin - Anayasa Mahkemesi nihayet gerekçeli kararını açıkladı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinin özünü oluşturan metinleri ile karşı oy yazıları aşağıdadır.

“…Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasayı değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Kaynağı Anayasa olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasaya uygun olarak kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı bu yetkisini 175. maddede belirtilen yöntemle kullanırken, yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerektiği açıktır.

Anayasa’nın 4. maddesinde “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı, kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir.

Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi yasama organının yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olduğu bir alanda yasama faaliyetine hukuksal geçerlilik tanımak da mümkün değildir.

Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasanın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.

Anayasa’nın 175. maddesine göre kullanılacak Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Anayasanın 148 inci maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif … şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, yukarıdaki açıklamalar ışığında, “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi de içerir.

Yürürlükteki Anayasamızın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olma niteliği itibariyle doğal olarak değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu durumda Anayasa’nın 4. maddesi dâhil olmak üzere her bir maddede yapılacak değişikliklerin siyasal düzende değişikliklere ve kurucu iktidarın yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol açması mümkündür. O halde Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin yasama organı için çizdiği sınırların aşılma olasılığı göz ardı edilemez.

Dolayısıyla Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır.

Açıklanan nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin, 5735 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya uygunluğunu inceleyebileceğinin ve söz konusu maddelerin Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerine aykırı olup olmadığı, aykırı olduğuna karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır…”

Anayasa Mahkemesi buraya kadar ne diyor kısaca özetleyelim: Anayasa Mahkemesi Görev ve Yetkilerinin düzenlendiği Anayasanın 148. maddesinin anayasa değişikliklerini denetleme yetkisini sadece ve sadece şekil denetimi ile sınırlı tutan 1. ve 2. fıkaralarını lafzından farklı yorumluyor ve diyor ki: Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri olan ilk 4 maddesine aykırı hükümler içeren anayasa değişikleri şekil yönünden sakattır. Zira ilk 4 maddenin değiştirilmesi talep edilemez. Değiştirilmesi talep edilemeyen maddeleri dolaylı olarak değiştirmek iptal sebebidir. Anayasanın değiştirilebilir maddelerinde yapılan değişiklikler ilk 4 maddeye aykırı oldukları takdirde şekil yönünden sakattırlar.

Tabi bu durumda Anayasa Mahkemesi dolaylı olarak ilk 4 maddenin Anayasanın diğer maddelerinden üstün maddeler olduklarını yani asıl anayasanın bu ilk 4 madde olduğunu da açıklamış oluyor. Bu da demek oluyor ki Anayasa mahkemesi her türlü anayasa değişikliğini, şekil yönünden denetim kisvesi ile hem esas hem de şekil yönünden denetleme yetkisi tanıyor kendisine, 148/1 ve 2 fıkaralarının tamami ile aksi yönde olarak.

“…Toplumsal sorunların Anayasa’nın açık hükümleri çerçevesinde ve demokratik barışı ve uzlaşıyı esas alan yöntemlerle çözümü yerine, dinin, din duygularının veya dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmek suretiyle kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir…
…Açıklanan nedenlerle dava konusu Yasa’nın 1. ve 2. maddeleri Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir…”

Anayasa mahkemesi yukarıdaki ilk cümlede açık olarak esas yönünden denetim yapmıştır. Ki bu cümle bütün gerekçenin temelidir.

Karşı oy veren Haşim Kılıç:
Usul Yönünden:

“…Çoğunluk görüşü, kurucu iktidar ile ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya düşmekte, kanun yapan yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu iktidar arasındaki farkı görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından gerçekleştirilmiş olmakla birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik olarak birbirinden farklı bir işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı değiştirme işlevi TBMM tarafından yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96. maddesi uyarınca Anayasa’nın hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken, diğeri Anayasa’nın yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla, nitelikli çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı değiştirme” işlevidir.

Bu gerçeğe karşın, yapılan Anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın iptalinden hiçbir farkı kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal değerlendirmelerin dayanağı varsayımlar veya öznel kabuller değil, demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok daha ileri bir düzeyde sınırladığı ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış gibi, şekil denetiminin 1970’li yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında yeniden devreye sokulmasının meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve siyasal yaşamın dinamizmine uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü oluşturan normları değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve değişikliklere her zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin somutlaştırılması diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu somut düzenlemelerle anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir anlatımla ilk üç maddenin dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik bir yapı kazandırılarak siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet temelleri güncelleştirilmiş olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir dönüşüme tabi tutulmadığı takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın gelecek kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmakla, esasen kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde Anayasa değişikliklerini iptal etmesi üzerine, 1971 Anayasa değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu, “kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımında yapılabileceğini kabul etmiştir. Elbette yapılan incelemede sözkonusu iradenin Anayasakoyucu iradesi olduğu saptandığı andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan niteliğiyle bunun esastan denetime tabi tutulması mümkün değildir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 1975 yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini “biçimin esas yönünden incelenmesi” adı altında sürdürmesinin ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971 Anayasası’nda öngörülenden öte sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982 Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi yapabileceği bu denetimin ise (a) teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c) ivedilikle görüşülme koşuluna uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu hiçbir farklı yoruma elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yeralmaktadır

Anayasakoyucunun tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında çoğunluğun “içerik yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi” tarzındaki usullerle ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü başlık altında yapılan inceleme, yapılan Anayasa değişikliğinin anlam ve kapsamını belirledikten sonra, bunun Anayasa’nın 2. maddesindeki ilkelere aykırı olduğunu tesbitten ibarettir. Esas denetim de zaten bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu İktidar Anayasa Mahkemesine esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Bu durumda “1982 Anayasası Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu cevapsız kalmaya mahkum olmaktadır.

Diyerek kanımca anayasa değişikliklerinin denetiminin nasıl yapılması konusunda çok temel bir yazı yazmış, ardından da geçmiş uygulamalar konusunda kurucu iktidarların her seferinde neden bu denetimi 2 kere yeniden ve sınırını her seferinde daha da belirginleştirerek yaptığını açıklayarak karşı oy yazısını usul yönünden temellendirmiştir.

Esas Yönünden:
(Usul sorununun aşılması üzerine bu bölüme ilişkin karşıoy yazılmıştır.)…

Çoğunluk görüşü laikliği, eleştirel akla dayalı bir süreç olan aydınlanmanın bir ürünü olarak tanımlamış, bu ilkenin bilim ve sanatı esas alan Rönesans ve dinsel çoğulculuğu esas alan Reformasyon ile ilişkisini isabetle vurgulayarak, çağdaş dünyaya egemen olan temel parametreleri benimsemiştir. Ancak esasta ulaştığı sonuçlar çağdaş dünyadaki sonuçlarla temelde çatışmaktadır. Hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır. Aynı propoganda etkisine sahip siyasal simgelere ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise duyulmamaktadır. Üniversiteler propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekanlardır. Toplumsal yaşamda çoğu zaman bulunamayacak aydınlanma, sorgulama, karşılaştırma, kabul ya da ret olanaklarını üniversiteler sunabilmektedir. Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa’da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversiter gereklere uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.

Çoğunluk gerekçesinde, 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile Anayasa’nın 42. maddesine eklenen “kanunda açıkça yazılı olmayan” ibaresinden, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin herhangi bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Oysa bu ifadenin temel amacının, yasakoyucu dışında hiçbir organın temel hak sınırlamasına tevessül etmemesini sağlamak olduğu unutulmaktadır. Yani 13. madde de yasakoyucuya ait olan bir yetki biraz daha vurgulanarak ifade edilmektedir. Diğer yandan yukarıda ifade edilen varsayım devam ettirilmekte, ülkede bireylerin dinsel özgürlüklerinden kaynaklanacak hak ihlalleri ve kamu düzeninin bozulması karşısında hiçbir yasal düzenlemenin bulunmadığı ve buna dayalı olarak da tüm devlet organlarının eli ve kolunun bağlı olduğuna inanılmaktadır. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi başlı başına bu gereksinimleri karşılayacak niteliktedir. Genel nitelikli diğer yasalardan söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.

Öte yandan çoğunluk görüşünün temelini oluşturan hususun iptal edilen düzenlemenin lafzı olmayıp, gerekçesinde yer alan “başörtüsü” ifadesi olduğu gözden kaçmamaktadır. Hiçbir bağlayıcılığı olmayan yasa gerekçesinde yer alan bir kavramın, Anayasa’nın temel tercihlerini ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden olması, hukuk bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır.”

Sacit Adalı Karşı Oy Yazısında:

“…

Şekil bakımından denetleme esasa girmemeyi öngörmesine karşın, Anayasa değişikliğinin gerçekte neyi amaçladığının ortaya çıkartılması kaçınılmaz olarak esas denetimine girme mânâsına gelmektedir. Anayasa normunun anlam ve kapsamı da, Anayasa’ya uygun yorumla ulaşılan sonucun doğuracağı esastan iptal yahut uygun bulunma neticesi de birer esas denetim parametreleridir. Bu itibarla, normun muhtevası hakkında bağlayıcı kararla ulaşılması, heyetin çoğunluğunun şekil yönünden değil esasa girerek karar verdiğini gösterir ki, bu, yetkisi dışında görünmektedir. Çünkü 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerin salt biçim yönünden incelenmesi hâlinde, basitçe, ortada 148. maddenin şartlarına aykırılık bulunmadığı belirtilerek dosyadan el çekilmesi gerekecekti. Halbûki, şeklî aykırılık tartışmaları aşılmış, yapılan düzenlemenin 2. maddeyi dolanarak veya dolaylı olarak değiştirdiği yorumlarına girmekle normun bizzat ve kaçınılmaz tarzda esastan incelenmesine geçilmiş olmaktadır.

Bundan sonra her türlü gerekçenin gayet rahatlıkla içine girebileceği derecede geniş anlamları olan demokrasi, lâiklik, sosyallik kavramları uyarınca ve bunlarda Anayasa Mahkemesi’nce her zaman farklı yorumlamaya gidilebileceği ihtimaliyle artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahî getirilmeyecektir.

Bu sûretle, bırakalım Anayasa’yı yeniden yapmayı, en küçük değişiklikte dahi karşısında değiştirilemez üç madde bulunacaktır.

Anayasa’nın yeniden hazırlanması da yalnızca ve sadece aslî kurucu iktidarın işi olacak, tâli kurucu iktidardan artık hiç bahsedilmeyecektir…

Kanunlar ve anayasalar abesle iştigal etmez. Anayasa’nın 4. maddesiyle ilk üç maddedeki değişiklik yasaklanmakta iken, eşitliğin ve eğitim özgürlüğünün vurgulanmasından öte gitmeyen 10. ve 42. maddelerdeki değişikliğin 4. madde kapsamında olduğunu ileri sürmek (fevkalâde) zorlama bir yorum olmaktadır…

Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahâne etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine binâ edilir…”

Genel olarak
“5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” esas yönünden denetlenerek iptal edildi diyebiliriz sanıyorum. Gerekçeli kararın tamamı buradadır.

Next Page →