Uğur

 

Tarihin gördüğü en önemli realist liderlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan ve bir zamanların tebaası vatandaşlığa geçtiğinden beri, Türkiye Cumhuriyetinde değişmeyen bir gerçek var oldu. Bu da Osmanlı’nın son dönemindeki reform hareketleriyle başlayan ve yeni cumhuriyetle devam eden reformların tepeden inme karakteristiğiydi. Aslında pek de şaşırılmaması gereken bir gerçek olarak tepeden inme reformlar, realist politika geleneğinin temelini oluşturur. Zaten burada bahsedilmek istenen şey cumhuriyet sonrası dönemdeki reform hareketleri değil, Türk insanın politika içinde hangi derece talepkar olduğu ve 80 küsur yıllık cumhuriyet tarihinde neyle, ne talep ederek yönetildiğidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olan demokrasi reformlarının önemine vurgu yapanlar, özelliklede cumhuriyetçi seçkinler, seçme ve seçilme konusunda halka tanınan haklardan, gururla bahsetmeyi hiç es geçmezler. En çok değinilen reformlardan biri olan kadınlara seçilme konusunda tanınmış ve tüm dünyada ilklerden biri olan seçilme hakkı, genç cumhuriyetin aydınlanmacı kimliğine ithafken her zaman için güçlü bir argümanı ouşturmuştur. Aslında Türkiye Cumhuriyetin’de yönetenler ve yönetileler arasındaki bozuk ilişki de buradan başlar. Çünkü kadınlara tanınmış o “seçilme” hakkının ne kadar yerinde ve ne kadar hakkı verilerek alınmış bir hak olduğu pek tartışılmaz. Çünkü, tepeden inmeci bir anlayış çerçevesinde, istenmiş ve verilmiş bir haktır bu. Yoksa şu anda zoraki kotalarla bile Avrupalı devletlerdeki kadın parlamenter oranının yarısına yaklaşamıyor olmamızın bu konuyla yakından uzaktan alakası yoktur. Türk kadını, seçilme hakkını, bu hakkın gereğini anlayarak koparıp almak yerine, bizzat farkında olmadan kazanmıştır. Kazandığı bu hakkı 80 küsür yıl sonrasında sonuna dek kullanıyor olması da(!) herhalde bundan olsa gerektir. Bu, tepeden inme reform geleneği, onun Türkiye’de yarattığı etkiler ve halkımızın kendi hakları konusundaki talep karlığına yönelik küçük bir örnektir sadece. Bize olan tek faydası ise Türkiye’de yönetilenler üzerinde hakim olan düşünce ve anlayışa daha doğru bakabilmek için örnek sağlıyor olmasıdır.

“Her toplum hak ettiği ölçüde yönetilir.” Bilindik bir sözdür, dahası doğruluğu da bilindikliği kadar kesindir. Kendi yöneticilerini bir şekilde kendi seçen ya da kendi başta tutan topluluklar, onlara gösterdikleri muamma ölçüsünde kendi refahlarını tahsis ederler. Türkiye’de de bu böyle olmuştur. Yıllarca bir kıratın peşine takılmış. Kendi gibi konuşan birini görünce tereddüt etmeden oy atmış olan vatandaşlarımız. Her zaman için bu ölçüde bir karşılık görmüştür yönetici sınıftan. Ve dahası gördüğü karşılıktan oldukça memnun olacak ki hemen hemen hep aynı gelenek ya da biraz modifiye edilmiş hali gelmiştir karşımıza. 80 küsur yıllık Türkiye cumhuriyeti tarihinde muhafazakâr-liberal geleneğin baskınlığı başka bir şekilde açıklanamaz herhalde. Arada cılız kalan CHP iktidarlarını bir yana bırakırsak. Hemen hemen birbirinin kopyası politikalarla gelen DP, AP, ANAP, DYP ve son olarak da AKP Türk siyasetine damgasını vurmuştur. Büyük bir oy gücüyle iktidara gelen AKP de selefleri gibi halkı pohpohladı, halka kuru övgüleri düzdü ve yönetilen halk da her zaman için, yolsuzluklar, haksızlıklar, adaletsizlikler silsilesi altında var olmaya çalıştı. Tıpkı daha önceki yaptığı seçimleri ve onların sonuçları doğrultusunda yaptığı gibi.

Peki, Türkiye’de yönetilen insanı böyle bir sınır altına tıkalı bırakan ya da seçim yaparken, geçmişsel sorgulamadan bu kadar uzak kılan şey nedir? Yıllarca kötü bir şekilde yönetildikten sonra yine aynı seçimi insana yaptıran motivasyon ne olabilir? Tüm bunlar, sosyologların ve tarihsel araştırmacıların konusu olsa gerek ama benim burada değinmeye çalıştığım şey ise cumhuriyet sonrası dönemde baş gösteren tepeden inmeci reform hareketleri ve Türkiye’deki yöneten yönetilen arasındaki neden-sonuç bağından uzak olan açıklanması zor ilişkidir.

Bu öyle bir ilişkidir ki, eleştirel bakmayı başarabilen insanları iyice umutsuzluğa sürüklüyor. Bunun en son örneği de zaten başlı başına AKP hükümeti, onun bakanları ve onların yönetilen kısma olan tutumları: İnsanlara abicim, ulan diye seslenen bir bakan, onu sessizce izleyen insanlar ve her şeye rağmen yine bu partiye oy verecek olan yönetilenler… Türkiye’de yöneten sınıfa, istediği rahatlığı ve açık alanı bırakmaya devam ediyor.

Son olarak değinilmesi gereken, tüm bunların cumhuriyet sonrası dönemle tam olarak ilgisi ne olabilir acaba? Ve ikisini ilişkilendirmek ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Aslında bu ayrıca tartışılması ve üzerine düşünülmesi gereken bir problem. Çünkü bundan 70 sene önce gelişen olayları, şimdi elimizde bulunan şartlar altında değerlendirmeye çalışmak, tarihsel yorumlama açısından büyük bir yanılgıya düşmek demek olacaktır. Diğer yandan, getirilen anlayış açısından o dönemde yaşananların etkisi de inkâr edilemez boyuttadır. Dönemin tepeden inme politikaları, yönetilenleri üsten gelen reformlara alıştırmış ve hak arama mercisini içlerine gömmelerine neden olmuştur. Daha sonraki dönemlerde ise insanlar daha fazla özgürlük adına ayaklandıklarında, kendileri, babaları tarafından seçilmiş olan yöneticiler tarafından, o da yetmezse, cumhuriyetin kurucusu ve de bekçisi misyonunu üstlenmiş ordu tarafından durdurulmuştur. Buradan, kendi adlarına çıkartılacak ders ise ülkelerinde reform yapılacaksa; bunun üsten yapılacağı olmuştur. Ve bunca zaman boyunca yaşananlar da bizi günümüzün yöneten-yönetilen ilişkisine getirmiştir. Ama yine de unutulmaması gereken bir şey vardır ki çıplak güç her zaman için yenilgiye mahkûmdur. Yönetenlerin, politik etikle açıklayamadığı davranışları da er geç cezasını bulacaktır. Türkiye’de bu sistem her ne kadar biraz yavaş ve zor işliyor olsa da, politikanın kaçınılmaz gerçeği budur.

Ængin – Binbir hengame içinde bir Vakıflar Yasası tartışması izliyoruz. Açıkçası bu konulardaki tartışmaları iş kora korken izlemem, izlesem de sıkılırım. Ancak iş bittikten sonra eğer ileri sürülmüşse sonunda ortada kalan mantıklı söylemleri okumayı, dinlemeyi tercih ederim. Bu konuda da aynı alışkanlığa devam ettiğimden dolayı Vakıflar Yasasının içeriğinden haberim yok. Zaten eleştireceğim konu yasanın içeriği değil. Yasayı eleştirenlerin öne sürdüğü argumanlar.

Ne diyorlar sıralayalım: “İstabul’un ortasında Vatikan Kurulucak”, “Gayri-Müslüm Vakıfları eşitlik değil, imtiyaz peşinde”, “Burası Müslüman bir ülke”, “Topraklarımızı yabancılara sattırmayız”… evet karşı çıanların söylemlerinden kim oldukları anlaşıldı.

Neyse Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan’ı bazen hatırlamak gerekir. Ne diyor o anlaşmanın 40 ve 42/3 maddeleri.

Madde 40: Müslüman-olmayan azinliklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakimindan hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni islemlerden ve ayni güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardir. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayir kurumlariyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer ögretim ve egitim kurumlari kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularinda esit hakka sahip olacaklardir.

Madde 42/3: Türk Hükümeti, söz konusu azinliklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarina tam bir koruma saglamayi yükümlenir. Bu azinliklarin Türkiye’deki vakiflarina, din ve hayir isleri kurumlarina her türlü kolayliklar ve izinler saglanacak ve Türk Hükümeti, yeniden din ve hayir kurumlari kurulmasi için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara saglanmis gerekli kolayliklardan hiç birini esirgemeyecektir.
Merak etmeden duramıyorum * Bu vakıflar yasasına karşı çıkan CHP-MHP güruhu hiç bu Lozan maddelerine göz atmışlar mıdır diye.

Uğur

 

Türkiye’de medya? Sizce bu bir soru mu? Yoksa mantıksız bir cevabın başlangıcı mı? Türkiye’de medya demek mantıksızlığın, lakaytlığın ve “sadece duygusal” bir taraflılığın başlangıç noktasını oluşturuyor. Hepimizin bir şekilde dâhil olduğu bir düzen bu, çünkü; beğenmesek de seyrediyoruz haberleri. Düzgün bir gazete yok desek de göz atıyoruz gazetelere. Peki, birey olarak, bu çerçevenin ne kadar içerisinde yer alıyoruz? Biz ne kadar dâhiliz, beğenmediğimiz haber bültenlerine, magazin programlarına ya da biz ne kadar talepkarız onların üzerinde? Yıllar yılı, seyredilmek istenen program anketlerinin rakipsiz bir numarası “belgesel”lerin acaba Mehmet Ali Erbil’in cıvık programlarına karşı ya da acun ılıcalı fenomenine karşı bir reyting zaferi var mı? Sorunun cevabını çok düşünmeye gerek yok, cevap kendi halinde bir “hayır”.

İçindeyiz biz de bu düzenin bir şekilde ve içerisinde olmaya devam ediyoruz, hiçbir etkide bulunmadan, hiçbir şey kat/a/madan. Sürekli eleştiriyoruz, medyayı, onun yarattıkları ve yine devam ediyoruz onlara prim vermeye onları seyretmeye. Çünkü biz de kabullenmişiz bir şekilde, kafamızı kurcalamadan izliyoruz yavaşça. Hatta çokça da kahkahalar atıyoruz, program diye bize sunulan rezilliğe, ama hiç düşünmüyoruz, farkında olduğumuz bu şaklabanlık gösterisinin karşısında saatlerimizi tüketen bizler de alet olmuyor muyuz, parçası olmuyor muyuz tüm bu olanların, diye. Hiç itiraz etmeden seyrediyoruz, onlarda hiç çekinmeden yayınlıyorlar. Çoktan kaybedilmiş bir kale gibi adeta medya, bizler için. Yaptığımızsa, harabede ara sıra kalıntı aramaktan çok da farklı bir şey değil.

Peki, gazeteler ya da diğer yazılı yayınlar. Onlarda bu kadar kötü durumda mı? Önce gazetelere bakalım isterseniz. Onlarca gazete var bizde de, her ülkede olduğu gibi. Ve yine her ülkede olduğu gibi, ciddi olanları var, cıvık olanları var. Ama diğer ülkelerden farklı olarak, bizim gazetelerin ciddi olanların satış oranları diğerlerine oranla yerlerde sürünüyor. Bir gazetenin içinde az resim, bol yazı olmaya görsün gazetenin tirajları da yerleri süpürmekle meşgul oluyor. Hoş ciddi diye bahsedilen gazetelerin, süper şeyler, bulunmaz entelektüel kaynaklar olduğu falanda yok ya. Sadece okunabilecek düzgün yorumları, sansasyonel ya da milliyetçi basit kışkırtıcılıktansa daha bir aklı başındalığı barındırıyorlar içlerinde. Öte yandan bu gazetelerin birkaç medya devinin elinde toplanmış olduğu da yapabilecekleri muhalefet yâda o muhalefetin olabileceği inandırıcılık adına çokça şey anlatıyor bizlere.

Diğer yazılı yayınlarımızın da gazetelerden çok farkı yok aslında, en önemli ayıraç, özgür, bağımsız yayınların daha fazla olması bu süreli yayınlarda. Ama okunurluk nedir, diye soracak olursanız, yarı çıplak bayanların bol renkli fotoğraflarının sayfalarını süslediği ciddi haberin, c’sinin uğramadığı örnekleri satış konusunda yine uzak ara öndeler tabi ki. Yani biz yine ciddi yayınlar istiyoruz ve yine biz cıvık yayınlara paralarımızı döküyoruz.

Kısaca medya ve bizlerin medyadan talep ettiğimiz şeylerin dökümü bunlar. Oldukça basit bir dilde ve oldukça basit bir şekilde her şey ortada. Ara sıra piyasaya çıkmaya çalışan bağımsız, düzgün yayınlar ve holding destekleri olmadığı sürece onların hızla eriyip kaybolmaları… Türkiye’deki medyacılığın değişmez hikâyesi bu. Bizlerse bu durum karşısında kendimizi kandırıyoruz istediklerimiz, beklediklerimiz ve talep ettiklerimize ettiğimiz rağbet ekseninde. Sürekli fazlasını istediğimizi iddia ediyoruz, oysa en azıyla yetiniyoruz. Ciddi yayınlara küçücük ilgilerle sahip çıkmazken, birbirinden cıvık yayınlara deli oluyoruz. İşinin ehli medya emekçileri programlarını yayınlatabilmek için kanal kanal gezip gecenin geç saatlerinde garip bir yayın akışı yakalayabilirken, biz fütursuzca tekrarlıyoruz, en çok belgesel seyretmeyi seviyoruz!

Medya da rahat bizlerden, artık verilen haberlerdeki yorumun nesnelliğini bıraktık. Verilen haber diye bir şey bulamıyoruz. Ana haber bültenlerinde Reha Muhtar ekolü adeta bir habercilik dersine dönüşmüş, onu idrak edemeyenin zaten işi yok TV camının içerisinde. Tartışma programları da aynı keza, yine kaçınılmaz bir “Reha Muhtar effect” var. Tartışılan şey önemli değil, düşünceli akıcı bir şekilde bilimsel olarak aktarıp, karşı tarafı saygıyla dinlemek önemli değil. En önemli şey, mikrofonu hiç bırakmamak, sürekli daha fazla bağırmak, ucuz milliyetçi propagandalarla insanların keyfini okşamak… Zaten en sonunda Reha Muhtar sazı eline alır:

-Hani benim alkışım?!

Uğur

 

Gergin bir konu Kürt Meselesi; ama gerginlik yaratılarak çözülebilecek bir konu değil ne yazık ki. Şimdi bu operasyonun başlatıldığı haberleri kulağımıza çalındığından beri siyaset bilimiyle ilgilenmiş olanların aklına mutlaka ki saptırma teorisi gelecektir. Gündemin belli bir meselede tıkandığı anda nasıl birden değiştirilebileceğini açıklar bu teori. Önce Irak’a hava harekâtları ve unutularak bilmem kaçıncı sıraya ötelenen AB reformları. Daha sonraysa birden patlak veren türban sorunuyla Kürt sorununun birden unutulması. Ve son olarak da neden sonra türban sorunu iyice krize bağlamışken bu müdahalenin yapılıyor olması. İnsan ister istemez düşünüyor, sürekli sapan ya da saptırılan gündemimizi. Siz de düşünün size de yardımı olur.

Neyse başa dönelim, bu sorun öncelikle gerginlikle çözülemez dedik. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde bu şekilde çözülemedi. Teker teker bakın örneklere, olaylara, sorunlara… Ülkemizde on yılları aşkın bir süredir devam ediyor bu illet. Bu on yıllar boyunca, on binleri aşkın insanı öldürdü bu illet. Mesele ne AB ne de ABD, bu Türkiye ve Kürt meselesi. Kendi içimizde yaşadığımız ve kendi içimizde çözmemiz gereken bir mesele. Eğer bu operasyon gerekliyse yapılır ki yapılıyor zaten. Askeri güç kimi zaman kaçınılmaz gerekliliktir, bunu kimse ret edemez. Ama askeri gücün kaçınılmaz olduğu kadar kesin olan bir diğer şeyse çıplak gücün etkisinin belli bir yere kadar olduğudur. Defalarca dendiği üzere bu sorunu asıl çözecek adım, siyasal/toplumsal/ekonomik reformu içeren bir kombinasyondan geçer. Bu reformu yapmak da önce siyasi irade sonrasındaysa samimi yöneticiler ister. Askeri çözümse sadece bunun için gerekli zemini oluşturacak bir ön adımdır. Eğer ki bu operasyon başarılı olur ama yine ve yine gerekli adımlar atılmaz ve güneydoğu insanı ülkeye kazandırılmazsa; cumhuriyetin ilk döneminin genel kurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın kendi ifadeleriyle Kürt toplumu bir tehdit olarak algılanmaya devam ederse, yapılan bu müdahaleler tıpkı öncekiler gibi bir işe yaramaz ve biz daha çok operasyonları, canlı bombaları tartışırız.

Tüm bunlar yaşanırken yapılması gereken şey sakin olmaktır. Kimseyi dışlamamak, yalnız hissettirmemektir. Unutmamalıdır ki birlik kenetlenmeyle gelir, ayırmak ve ötekileştirmekle değil. Ötekileştirdiğimizden sonsuz sadakat beklemekse sadece çocukça bir hayal olarak kalacaktır. Diğer yandan, devlet de umarım bu mücadelede şehit, gazi düşecek askerlerimize döndüklerinde hak ettikleri değeri verir. İşleri bitmiş birer bozuk silah gibi onları kenara bırakmaz da, bizim de toplumdan dışlanan gazi haberleriyle içimiz bir kez daha burkulmaz. Tabi ki keşke hiç bir askerimiz şehit, gazi olmasa da bizler de bunları düşünmek zorunda kalmasak.

Ængin – AKP iktidarı dönemince sürekli meşruiyet akp-mhp.jpgeleştirilerine maruz kaldı, sürekli gizli gündemlerinin olduğu suçlamalarına maruz kaldı, demokrat olmamakla suçlandı. Fakat AKP bu suçlamalardan her zaman sıyrıldı. Bunu sağlayan kendisini liberal demokrat tanımlayan cenahtı. AKP meşru değil dendiğinde Atatürkçülükten güç alarak kendilerini her şeyi yapmaya muktedir görenler ne kadar meşru diyenler onlardı; Gizli gündem suçlaması karşısında AB Sürecini öne süren onlardı; AKP anti-demokrat dendiğinde bunu diyenlerin aristokrasi özlemini yüzlerine vuran da onlardı. Onlar olmasa AKP kendisini bu şekilde kabul ettiremezdi. Fakat işleri biraz farklılaştı artık. İlk hükümet döneminde bu liberal demokratlara gözü gibi bakan AKP, ikinci seçim zaferinden sonra popülüzmün kucağına attı kendini. Türban konusunda MHP ile anlaşması AB Sürecinde ve 301′in kaldırılması sürecinde bir ilerleme olmayacağını, Kürt sorununun çözümünün başka bir bahara kalacağını gösterdi. MHP ile ortaklık yapan bir parti bu konularda adım atamaz. Bu durum liberal demokratları ciddi bir biçimde hayal kırıklığına uğrattı. -Bu durumla alakalı iki yazı: Ece Temelkuran ve Ümit Kurt

Bu hayal kırıklığı bazı taşların yerinden oynamasını beraberinde getirecek. Muhtemelki AKP artık arkasında liberal demokratların desteğini hissedemeyecek vve yine muhtemelki bazıları AKP’yi çok sıkı eleştirmeye başlayacak. Bu durum sandığa nasıl yansır bilemiyoruz fakat AKP’nin işlerini zorlaştıracağı çok açık. Artık AKP bürokrasi elitlerinin saldırıları konusunda eski desteğinin bir kısmını yütürdü. Sürecin devamının nasıl geleceğini zaman gösterecek.  AKP’nin hesapları türban çözümü! sayesinde oylarını arttırdığı yönünde ama buradan gelen artıyı siyaset arenasında yaşayacağı yeni zorluklarda tıkanmasıyla kaybedecektir.

Uğur

 

Laikliğin kitabını hal ve tavırlarıyla yazmış olan yüce Baykal sonunda bunu da yaptı, üslubunu ‘din’ üzerinden kurmaya başladı. Kendisi, din üzerinden türbanın gerekliliği/gereksizliğini tartışırken aslında olması gerektiği laik devlet duruşundan saptığının farkında bile değildi. Öte yandan hiçbir zaman tam anlamıyla olmadığı sol duruşunun yerinde yeller eseli epeyi bir zaman geçmişti. onun sol duruşu geçmişten tatlı bir esinti olarak kalakalsın medya da ultra milliyetçi anti-sosyal demokratlarımızı önümüze hala sürmeye devam ediyor. Artık CHP’nin ya da DSP’nin sol parti olmadığını söylemekten aklıselim insanlar bıktı ama medya onları yelpazenin soluna koymaktan bıkmadı. Şimdi dürüst olmak gerekirse, mecliste iki tane sol görüşlü parti olduğunu varsaymak, bazen benim de hoşuma gidiyor. Öte yandan bu varsayımın kulağa hoş geldiği gibi içinin de boş kaldığı kesin. Velhasıl önüm, arkam, sağım solum her tarafım sağ benim. Soluma bakınca da sağımı görüyorum, sağıma bakınca da… İslamcı sağ, Türkçü sağ, Atatürkçü sağ, ulusçu sağ her tarafımız sağduyulu! insanlarla çevrilmiş durumda. Eninde sonunda, devlet mekanizması içerisinde meşru zemin kazanmış olan tüm ideolojilerin aynılaştığını ve ‘sağ’a öykündüklerini savunanlar eminimki, Türkiye örneğini gördüklerinde de teorileriyle pek bir gururlanacaklardır. Nasıl ki modernleşme teorisinin model devletiysek, yepyeni bir teoriye de halihazırda önayak olabiliriz; her şey ‘sağ’dır; sol bir yanılsamadır, teoremi yapmaya niyeti olanlar varsa teorilerini geliştirmek mutlak surette bizim ülkemizi gözlem altına almaları gerekiyor.

Gözlemledikleri ülkemizden nasıl bir izlenimle ayrılırlar orası biraz muallâk tabi. Bence Recep Tayyip Erdoğan’ın formunda olduğu bir döneme rast gelebilirlerse, başbakan merkezli yeni bir teori üretmeleri içten bile olmaz. Zira onlarda Erdoğan’ı izlerken, sadece değişmez, değişirken dönüşürler. Hem liberal, hem muhafazakar olup, sol tandanslı ikiyüzlü sömürü siyasetinin nasıl yapılacağını pek bir güzel öğrenirler. Sol olmayan ve sol oyu alamayanların neden ısrarla kendilerini sol olarak tanımlamaya çalıştıklarınaysa pek şaşırırlar. Hatta, gözlemlerini sürdürürken şansları yaver giderse, ordu üzerinden siyaset yapan yegâne partilerin nasıl emekli general, şehit yakını vs kovaladıklarına bile şahit olabilirler. İşin sonunda varacakları noktaysa, bu ülkede bırakın solun aslında sol olmadığını, hiçbir şeyin görüldüğü gibi var olmadığı olacaktır. Her ne kadar Matrix gibi yaratıcı senaryolar bizim ülkemizden çıkmıyor olsa da, ne olduğu belirsiz bir Matris evreninde yaşadığımız da şüphe götürmez bir gerçektir. PKK terörünün uzun bir süre gündemi meşgul ettiği bu evrende, şimdilerde ise türban tartışılmaktadır. Türban sorununun ayyuka çıkmasıyla beraber artık PKK sorunu ‘yok’ olmuştur. Bu sorun hakkında kimin ne düşündüğü, ne kadar zarar gördüğü ya da bu sorun yüzünden kaç kişinin öldüğü değildir mesele. Mesele neyin gündemi ne derece meşgul edebilip, insanları ne kadar uyutabildiğidir. O yüzdendir ki Türban meselesi kamoyunun meşgul edebildiği sürece PKK terörü ve yarattığı sorunlar dikkate almaya değmeyecek kadar önemsizdir. Uzun süredir vizyona girmesi beklenen “AB yolundaki Türkiye” senaryosuysa Hollywood’taki greve takıldığından bir süre daha vizyona giremeyecektir. Hollywood grevi aşılsa bile aşılması gereken; milli güvenlik, ulusal çıkarlarımız gibi engelleriyle epeyi bir süre daha beklemesi gerekecektir. Zaten bizim Matrisimizde demokrasi/insan hakları/düşünce özgürlüğü/hukukun üstünlüğü gibi şeyler pek de matah şeyler değildir. Olmasa da olur, hatta olmasa daha iyi olur cinsten şeylerdir.

Bütün bunlardan mütevellit, saptırma teorisi üzerine çalışan bilim adamları da en kısa sürede ülkemi ziyaret etmelidir. Zira bir ülke gündeminin bu kadar hızlı, kolay, kökten değiştirilebileceğini, görünce onlar bile gördüklerine inanamayacak ve eminim ki gelişerek değişecektirler! Bir de Türkiye’nin bilime/insanlığa evrensel bir katkısı olmamıştır derler, peh!

Ængin – Son günlerin çok moda bir sözü, vatanın tehlikede olduğu durumlarda gerisinin önemsiz olduğunu anlatıyor: “Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır”. Çok doğru bir söz; fakat sık sık yanlış anlaşılmalara sebebiyet veriyor. Sebebi cümlede bir zamirin kullanılmış olması: “Gerisi”

Nedir o gerisi? Neleri kapsar. Bu sözü doğru anlamak için cümledeki gerisi zamirinin ne anlama geldiğini iyi anlamak zorundayız. Bu cümleden tam olarak anlaşılamadığına göre, Mustafa Kemal’in bunu söylediği Kurtuluş Savaşı Devrinde neleri göz ardı edip teferruat saydığına, neleri ise çok önemsediğine bakmamız gerekiyor.Atatürk Cephede

Örneğin yasalar, örneğin o yasaların yapıldığı TBMM yani geniş anlamda “HUKUK”. Bunlar Mustafa Kemal’e göre teferruat mıdır? Hiç sanmıyorum. Atatürk mecliste onca muhalifi olmasına rağmen her zaman meclisin kararları ile hareket etmiştir. Tarihten birkaç örnek verelim: Meclis Başkomutanlık Yasasını uzatmak istemediğinde Atatürk’ün önünde 3 seçenek vardı. Ya orduya emir verecek ve meclisi kapattıracak, ya meclisin iradesi karşısında geri çekilecek ya da meclis içi mücadelesini sürdürecekti. O 3. yolu tercih etti. Ne orduyu kullanarak meclisi bastı ne de geri çekildi, mücadele etti, mecliste mücadele etti. Ve kazandı. Başkomutanlık Yasasını meclis kararı ile uzattı. O Başkomutanlık Yasası eğer çıkmasaydı belki savaş kaybedilecekti, işte bu kadar önemli bir yasaydı, ölüm kalım meselesiydi. Fakat Atatürk yine de bu işi meşru hukuki yollardan halletti. Yoksa basitti, 2 tane muhalifi vurdurturdu, bunu da devletin bekası ve Türklük ve Müslümanlık için yapıldığını söyletirdi tetikçisine. Aynı bugün yapılanlar gibi.

Yine bu davranışı Kurtuluş Savaşı sırasında sık sık görüyoruz, 1. Meclisin sürekli bir yasama faaliyeti içinde olması bunun en iyi göstergesi. Peki Atatürk istese elindeki orduyla meclisi susturamaz mıydı? Sustururdu hem de çok kolaylıkla.

Peki yasalar, meclis ve dolayısıyla hukuk Atatürk tarafından hiçbir zaman teferruat sayılmadığına göre teferruat olan ne? Yine onun davranışlarına bakarak anlayacağız. Atatürk savaşlar boyunca hem kendi canını hem de askerinin canını gerektiğinde tehlikeye atmaktan korkmadı. Çanakkale’de askerlerine ölmeyi emretmesi, kendisinin her zaman çağdaşlarının aksine ön cepheye yakın durması bize Atatürk’ün söz konusu vatan olduğunda canının, canımızın teferruat olduğunu bize anlatmasıdır. Söz konusu vatansa, canımız, rahatımız, paramız, zevklerimiz, mallarımız her şey teferruattır, teferruat olmayanlar ise genel olarak Hukuk kavramının içine giren kavramlardır.Kurtuluş Savaşında Boyunca TBMM Yoğun Olarak Çalışmıştı

Peki bugün kendilerine “Kemalist” demeyi çok seven faşist zevat neyi savunuyor. Ergenekon mu dediniz? Tabi tabi, bu vatan için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir değil mi? Ulusalcı olduğu iddiasındaki biri ötekini susturmak için derine iniyor, hukuku teferruat sayıyor, çiğniyor ve ondan sonra utanmadan Kemalist olduğunu iddia ediyor. İnsanda biraz utanma olur.

Atatürk bize muasır medeniyeti işaret ederken –devlet bazında- herhalde Hukuk Devletini hedef göstermişti, derin devleti değil.

Ængin – İdeolojilerin zamanla aslından farklılaşması tarihte sık sık görülmüş bir olaydır, biz de 12 Eylül darbesi buna verilebilecek net bir örnektir.

Asker Fetişisti Faşistlerin Kendilerini Kemalist Sanması ne yazık ki 12 Eylül sonrası yaşanan bir sendromdur ve Kenan Evren’in uyguladığı apolitizasyonun olmazsa olmaz tamamlayıcısıdır. Uygulama halkın ve özelde gençlerin apolitize edilmesi, apoitize olmamakta direnen sınırlı sayıdaki 12 EYLÜL REJİMİ İÇİN TEHLİKELİ olanlara karşı da gayet politize ve mobilize bir FAŞİST Gençlik yaratılmasıdır. Bu FAŞİST GençlikOkuma Tembeli Türk Gencinin Aidiyet Arzusunun Sonucu kendisini Atatürkçü-Kemalist sanacak, bu şekilde algılanmasına çalışılacak ve bu yolla meşruluk sağlanacaktır. Bu yolla hala her şeye rağmen gerçekten Kemalist kalabilenler kendilerini bu Kenan Evren çocukları yüzünden farklı tanımlamak zorunda kalacaklardır. Örneğin bir Kemalist faşist damgası yememek için Kemalist olduğunu saklayacak ya da Kemalist sıfatı ile başka bir sıfatı birleştirerek kullanacaklarıdır. Liberter-Özgürlükçü Kemalist, Marksist Kemalist, demokrat Kemalist vs. Bu şekilde de Atatürk üzerinde tekel kurularak bu FAŞİST-KENANİST Gençlik süper meşru bir duruma getirilecektir, hepimiz biliriz ki bu ülkede meşrulaşmanın en kolay yolu Atatürk ile özdeşleşmeye çalışmaktır; fakat onu kendine benzeterek, çoğu zaman söylemediği lafları bile söylemiş gibi göstererek.Asker Fetişisti Gençler

İşin pis tarafı bu gençlerin kendilerini gerçekten Kemalist sanacak olmalarıdır; Kemalizm ile uzaktan yakından alakaları olmamasına rağmen.

Bugün bunu yaşıyoruz. Bu süper meşru, Kemalist görünümlü serbest salınımlı Faşist Gençlik Ergenekon’u savunuyor, gerektiğinde inkar ederek, Veli Küçük gibileri Vatansever ilan ediyor ve 1990ların Susurlukta deşifre olanları savunmak için “Bu vatan için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” diyen Tansu Çiller’den daha da komik duruma düşüyor.

Derin Devlet hukukun dışında olan devlettir, sorgulanamaz, dokunulamaz, ancak istifra ettikleri sorgulanır. Derin Devletin olduğu yerde hiçbir vatandaşın can güvenliği yoktur, dedik ya hukuk dışındadır, hukuki müeyyide alanının dışındadır diye. Böyle bir ülkede Atatürk’ün bize amaç gösterdiği hukuk devletinden bahsedemeyiz herhalde. Hukuk devleti herkes için uygulanabilir kurallar olduğu müddetçe vardır.Ülkücü Faşistler İş Başında

Atatürk’ü öyle bir anlarlar ki şaşırmamak elde değildir. Atatürk’ün Bursa Nutkunu kime karşı verdiğinin farkında bile değillerdir. Bursa Nutku devletin ceberutlaşması halinde gençlerin buna karşı durması için gençlere gösterilmiş bir yoldur ama bu fetiş Kemalist gençlik bu nutku ceberut devleti demokratlara karşı savunmak –aslında açık açık saldırmak- için kullanırlar, bunun böyle olduğunu söylerler. E tabi Atatürk de onların tekellerinde, kim onlara karşı çıkabilir değil mi?

ADD’nin forumundan iki adet link: ADD Forumu Ergenekon Çetesi ADD Forumu Youtube

Kenan Evren’in yarattığı bu gençlik yüzünden bir ülkeyi ileri taşıyacak yegane güç olan gençlik ne yazıkki ülkeyi ilerlemekten alıkoyuyor. Bunu yaparken Atatürk’ü kullanmasına ise herhalde Kenan Evren kıs kıs gülüyordur.

Ængin – Medyanın 4. Güç olduğu hep söylenir ama bu eksiktir, aslında 1. Güçtür. Toplumu manupüle etmek için eldeki en etkili silah medyadır.

Son yıllarda TSK rüşvet yiyen emekli paşalarla, yetki alanındaki ilçeleri çapraz ateşe alan albaylarla, Doğuya giden hakim-savcıların kapısının önünde bomba patlatan generallerle gündeme geldi sürekli. Tabi bu TSK’nın imajını ciddi ölçüde hırpaladı. Üstüne bir de 27 Nisan Muhtırasına rağmen gelen AKP zaferi eklenince TSK gerek güvenilirlik gerekse de bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kaldı.Uyuşturucu Kaçakçısı

Bu meşruiyet sorunu nasıl çözülecek, tabiki toplumu TSK lehine manüpüle ederek. Hangi yolla? Medya yoluyla. Al sana Pars Narkoterör.

Pars Narkoterör’de sadece teröristler Kürtçe konuşuyor. Mesaj açık Kürtler kötüdür ve uyuşturucu kaçırıp PKK’ya yardım eder.

Pars Narköterör’de ülke eyaletlere ayrılmış, bunu yapan kim? Tabiki uyuşturucu kaçakçısı Kürtler!

Pars Narkoterör’de emekli bir paşa var, rüşvet suçundan ordudan atılmış. Fakat diğer emekli paşalar gibi ordu içinde hala etkin. Bu etkinliği kullanan kim? Uyuşturucu kaçakçısı terörist Kürtler! Bu emekli paşa atılgan bir binbaşına rüşvet öneriyor ama atılgan binbaşı kabul etmiyor. Bir de bunu üstlerine iletiyor. İşte yazının en cafcaflı yeri, üst ne diyor. Türk Televizyon Tarihine TSK yalakalığı olarak geçecek sözler: Bu tip şerefsizlerin her yerde bulunabileceğini, bunları açık etmenin ise orduya zarar vereceğini, TSK düşmanlarının bu tip açıkları beklediklerini, gördükleri an saldıracaklarını söylüyor ve bu durumu ordu içinde çözelim diyor. Yani diyor ki, TSK’nın yaptığı yolsuzlukların üzerine gidenler vatan hainidir, TSK’nın içi pek temizdir ama böyle şerefisizler çıkıyor, onları da biz halledelim. Bu konuşmayı yapmadan önce yaptığı Adriyetikten Çin Seddine girişi de zaten nasıl vatansever! olduğunu gösteriyor paşamızın. Hukuk mu, Hukuk Devleti mi? O da ne?

TSK’nın AİHM’ye giden bir dosyası vardı. Komutan, teröristleri takip ediyor fakat teröristler bir köye sığınmayı başarıyor, komutan ise köyü kuşatıp çapraz ateşe alıyor. 6 sivil bu çapraz ateş sırasında ölüyor. Pek tabi olay yerine savcı geliyor. Hukuk devletiyiz ya! Komutanın ifadesini alıyor ve dosyayı kapatıyor. Öyle ya bir subayın ifadesinden daha güvenilir ne olabilir bir hukuk devleti için. Bu olay AİHM’ye gidiyor ve Türkiye adil yargılanma hakkı vermemesi yüzünden mahkum oluyor. Bu olay da sizi de atik binbaşının dağa emniyet kapalı çıkmasıyla yalanlanıyor. Sırf köylüyü vurmamak için emniyet kapalı çıkıyor dağa.

Bir de ordu içindeki bir yapılanma var: adı Pars sanırım bu yapılanmanın, arkasında fona yerleştirilmiş bir Azerbaycan’dan Atlas Okyanusuna Osmanlı Haritası bulunan bir liderleri olan. Vatan savunması için kurulmuş. Ne kadar da Ergenekon Çetesine benziyor. Zaten iki de bir de mehtem marşı çalıyor dizide. Bizi Kuzey Irak’ı işgale mi hazırlıyorlar ne?Osmanlı Sevdalısı Derin Devlet

Ergenekon demişken bir bakalım: Kim var bu ergenekonun içinde bir emekli paşa, çeşitli rütbeden askerler. Paşa Adriyatikten Çin Seddine paşası, rütbeler dağılmış dizide. Bu kadar benzerlik! Ben mi paranoyağım?

Bir de eski bir bakan var. Özelliği Kürt olması. Tahimin edilebileceği gibi bu da uyuşturucu kaçakçısı. Sen hem adamları bakan yap hem de yemek yedikleri kaba… Olacak şey mi. Bu Kürtlerin hepsi hain canım! Denen şu: Bu ülkede Kürt Bakanlar da oldu ama onu da hainlik için kullandılar. Pes doğrusu.

Değinmemek olmaz. Bir de dizinin tanıtımları dönerken sürekli bir yoldan akan uyuşturu trafiğinin 150 milyar dolarlık ahacminden bahsediliyor ve bunun 5 milyar doları PKK’ya geçse diye devam ediyor, sonra da TSK’nın silah alım bütçesinin 3,5 milyar dolarcık gibi az bir rakam olmasından yakınıyorlardı. Peki soruyorum acaba kaç milyar doları TSK’nın sadık yardımcısı köy korucularının eline geçiyor? Acaba köy korucuları bu kolay ve çok parayı kaybetmemek adına kaosu sürdürmek için kaç köy basıyor? Bunlara da cevap ver Pars! Bir de tarihi vurgu vardı o tanıtımlarda. Hasan Sabbah’a atıf yapılıyordu, tarihin tekerrür ettiğin söylüyorlardı. Tabi aslında bu Kürtler çok pis varlıklar canım, 1000 yıldır böyle, su Orta Asyadan bir kısrak başı gibi uzanan şanlı vatanımızda bir türlü rahat edemedik zaten pis Kürtler yüzünden. Sizin o mavi kanınız yok mu? Siz çok asilsiniz.

Bir de dizide sürekli çalan mehter marşı yok mu, işte o an bitiyorum.

Türkiye herkese yeter, amacı birlikte yaşamak olan, yaşamak olan herkese, fakat kaostan fayda sağlayanlar bunu engellemek istiyor. Korucular köy basıyor, PKK sürekli saldırıyor, televizyonda Pars Narkoterör adlı bir safsata gösteriliyor.

Kısaca yapılan şu: İki taraf varmış gibi gösteriliyor. Uyuşturucu kaçakçısı Kürtler ve Osmanlı Sevdalısı Vatansever Türkler, bunlardan biri olmak zorundasınız, eğer iyilerden yana değilseniz dizineki vatansever paşanın dediğin gibi TSK’yı yıpratmak için fırsat bekleyen demokratlardan oluyorsunuz. Dizinin sloganı “Vatana İhanetin Anatomisi” şeklinde. Dizinin tek doğrı yanı bu. Dizideki kötüler ne kadar hain ise, iyi gösterilenler de o kadar hain.

Nerede Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını veren ordusu, nerede?

yıldıray

 

“İyi, rahatsızlık vericidir.”

Franz Kafka

Sallanıyoruz, ilk ne zaman bu sallantının başladığını unutalı çok uzun zaman oldu. Garip bir sallantı bu, öncesinde ve sonrasında milliyetçiliğin ırkçı biçimlerini örnekleyen çok fazla olay örgüsüne sahip bir sallantı yaşıyoruz. Kendi anlamını terk edip anti-tezini savunmaktan hiç gocunmayan insanların dünyasındayız. Bu dünya ister istemez anlamsızlığın ve fikrin temellerinin tamamen yok olduğu bir dünya. Anlamsızlığın, kendinden uzaklaşma ve yalıtılma boyutları olarak tanımlanan biçimleriyle yabancılaşmaya doğru sınırsızca ilerliyoruz. Kendimizden vazgeçtiğimiz an eşimizi, kardeşimizi, dostumuzu, çevremizi, toplumu anlamsızlaştırıyoruz. Eric Fromm’un yabancılaşmayı, sosyal ve toplumsal bir olgu olduğu kadar, bireysel bir sorun olarak da değerlendirmesinden takiple, endüstri toplumunda bireyin kendi kendini yönetme ve anlama güçlüğünden ortaya çıkan deneyimlerinin, bireyin kendini güçsüz hissetmesinde etken olduğunun farkına varıyoruz. Varıyoruz varmasına ama endüstri toplumu değiliz. Öyleyiz diyebilecek gazeteciler, siyasiler başımızda ve bir sonraki gün tam tersini demeyeceklerinden emin değiliz. Anlamaya bir yerden başlamak gerekiyor. Kendimizi anlamak bizi özgürleştirecek eylemin ilk adımıdır. Bu sallantı bir diğer insana özgür olduğu hissini yaşatmadan ortaya sona erdirilebilecek bir durum değil. Bir şeye sarılmamız gerekmiyor ayakta durmak için. Milliyetçiliğe, sosyalizme, ulusçuluğa, dine dogmaya dönüşecek her şey için iktidarın her zaman kolaycı, indirgemeci bir argümanı olacaktır. Özgür olmak için türbana sarılmak gerekmiyor.

Bir kelimeye sarılmaya ne kadar meraklıyız. Türban kelimesine sıkı sıkıya sarıldık toplum olarak. Türbandan yana veya karşı olmak kadar saçma bir şey; ayakkabıdan yana veya karşı olmaktır. Paylaşılamayan şey kişisel bir dini seçim ve üzerine taşıyamayacağı kadar anlam yüklenen şey yine bu parçadan başkası değil. Hiç kimsenin sorgusuna veya iznine tabi olmadan yaşanması gereken bir yaşamı katı kurallarla önlüyor ardından, gücünü halktan(!) alan bir güçle kanunlar çıkaran iktidarın türban takılacak lamı cimi yok diktasıyla karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu noktada türban anlamını yitiriyor. Hiç kimse çıkıp bunun basit bir biçimde bireysel dini gereksinimlerini yerine getiren bir kadının kendisine ait seçimi olduğunu iddia edemez. Bu artık orak ve çekiçtir. Bu gamalı haçtır. Post-modernizmin erittiği her şey gibi bir imgedir ve iktidarın meşruiyeti dahilinde bir anlamsızlığın başlangıç noktasıdır. Türban’a özgürlük istemek anlamsızlıktır. Türban zaten özgür olmalıdır. Bu kimse için tartışılacak bir konu değilken demokrasi havarisi kesilen liberal-muhafazakar akp’nin ikiyüzlü davranışı ile özgür hale getirilebilecek bir nesne değil.

Şimdi bu sallantılı gündemin orta yerinde birden insanların okullara ve kamu kesiminden çalışma yerlerine ayakkabısız girmeye başladığını varsayalım. İlk defa karşılaşıldığında şaşkın bir gülümseme ve alaycı bakışlarla karşılanacak bu davranışın, (temelsiz ve tesadüfi) bir biçimde bir kısım kitle tarafından anlamlı ve önemli bulunup sahiplenildiğini düşünelim. Sayısı hızla artacak olan ayakkabısız hareketinin yarattığı anlamsızlık yüzünden çok kısa süre içerisinde resmi dairelere ayakkabısız girilmeyi yasaklayacak bir kanun, kararname ve her neyse ne bir şey çıkacaktır. Bu hareket neye dayanırsa dayansın rasyonel olarak algılanmayacak ve ayakkabısız girenlere sokaklarda özgürce ayakkabısız dolaşmaları ama toplumu yazılı biçimde ortak paydaya alan yerlerde bu şekilde dolaşmamaları –sıkıca- öğütlenecektir. Bu saçma örnekleme daha olası bir başka saçma türev de olası bir sigara dinidir. Sigara içmeden yaşanamayacağına inanan insanların modern çağda ortaya çıkaracakları bir hareketle bir dine dönüşmesidir. Sigara içmeden yaşayamam! (Türban takmak zorundayım!) ön savı ile oldukça kuvvetli bir kitle olması muhtemel bu insanlar kendileri için kutsal gördükleri bu eylemi her yerde rahatça yapabilmenin yolunu zorlarsa eğer, onlara kanun “sigara sağlığa zararlıdır içemeyeceksin, senden başkaları rahatsız olabilir” katılığı ile yaklaşırsan karşılığında ne alırsın?

Özgürlüğü zorla sağlayabileceğini düşünen ilk kişi kimdir acaba? Recep Tayyip Erdoğan veya Yusuf Ziya Özcan olabilir mi? Deniz Baykal olabilir mi?

Baş örtüsünü rahat bırakmalı bütün bu aklıevvel insanlar. Eğer laiksen laik gibi davran. İslamcıysan İslamcı gibi. Sosyalistsen sosyalist gibi davran. Ortaya özgürlükçü bir yalancı olarak çıkma.

İşte bu dönemin sallantısı da bu. Çözülmek için değil daha da karışmak, bu akıl karışıklığından faydalanarak insanları özgürlükten uzaklaştıran bir sallantı. Tıpkı bazılarının yersiz milliyetçi pompalarıyla düşman edilen insanlar gibi anlamsız. Tıpkı bazılarının göstermelik iftarlarında paylaşılamayan hissiyatlar gibi sahte. Tıpkı bazılarının timsah gözyaşları döktükleri cinayetlerin failleri çıkmaları gibi gerçek.

Bir gün bu ülkede kara bir topluluk yürüdü. İçi kanayan milyonlara karşı vurunca el kadar kalan bir topluluk yürüdü. 93’te bir yerleri kanadı bu ülkenin. Doğruyu savunan insanlarının yok oluşu, iz bırakmadan kayboluşu oldu yerdeki kan, 07’de kalabalık sokağın ortasında, delik bir ayakkabıdan sızdı bu kan. İktidarın aletlerinde acıya dönüşen her çığlıkta bir damla oldu bu kan. Yüzbinlerce evde işsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik içinde ahlakı kaybetmek oldu bu kan. Suçsuz günahsız yere sebebi açıklanamayacak düşmanlıklar yüzünden ölen insanların toprağında kara bir iz oldu bu kan. Ve bir gün kara bir topluluk yürüdü bu ülkede. Binlerce bayrak fetişistinden de farklı, binlerce evde bu bayraklılara nefret besleyen insanlardan farklı bir kalabalık yürüdü.

Türban mı?

Özgürlük mü?

Birbirini anlamaya çalışmaya yüreği yeten var mı? İyi olmaya yüreği yeten var mı?

Next Page →