Uğur

Bir dönem ibda-c isimli yasadışı İslami örgütün dergisi olan taraf dergisinin sloganıydı bu. Taraf olmaya çağırıyordu insanları, tarafını seç yoksa dışarıda kalırsın diyordu. Şimdide öyle bir zamandayız işte. Hem de artık bunu iddia eden yasadışı bir örgüt falan da değil. Politik alanın her karesinde hissediliyor bu anlayış. Ya CHP/ulusalcı/Atatürkçü/laik olursun bu yolda ya da AKP/liberal/muhafazakâr/anti-laik sindir. Benim bu yaptığımsa insaflı bir ayrım zira Fethullahçı olmak da içten bile değil ulusalcılara yapacağın en küçük bir eleştiride. Kısaca tarafını seç bertaraf olma!

Diktatörlük yok Türkiye’de ya da var da ben bilmiyorum. Aslında ikincisi daha inandırıcı geliyor kulağa. Her kim bir hâkimiyet sağlarsa toplumun herhangi bir kesimi üzerinde bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışıyor kendi küçük iktidarını. AKP’nin ağzında sakıza dönmüş olan demokrasiyse koca bir yalandan ibaret sadece. Ya CHP’nin ulusalcı sultasına girersin bu yolda ya da seninki AKP’nin tavrı/düşüncesi tam olarak ne olduğu belli olmayan etki alanıdır.

Ne yazık ki, hayır ben bu ikisinden de değilim diyemezsin. Çünkü yoktur öyle bir şık. Diğerleri şıkkını ortaklaşa kararla kaldırmıştır Erdoğan ile Baykal. Bilirsin ki bu ikili pekiyi anlaşırlar ortada ikisinin de işine gelen anti-demokratik bir çıkar mevzusu olunca. Durum böyle olunca da ortada ulusalcılarla, muhafazakârlar kalır. Başka bir deyişle de ortalık bunlara kalır. Evet, aslında ulusalcılar, kendini muhafazakâr diye tanımlayanlardan bile daha muhafazakârdır ama senin yerinde olsam bunu söylemezdim durup dururken. Çünkü bu basit gözlem irtica yanlısı bir Fethullahçıya dönüşmek için yeterlidir onların gözünde.

Bu yolda insanlar çılgınlar gibi kendi partilerini/görüşlerini desteklemek zorundadır. Eleştiri yasaktır, gözlem yasaktır yaşamak ve desteklemek hastır. Bu yüzdendir ki cumhuriyet mitinglerini de, AKP’ye açılan kapatma davasını da, Ergenekon göz altılarını da göbeğimi kaşımakla geçiştirdim ben. Bertaraf olmaya niyetim yoktu çünkü benim. Hayvan sevgisiyle ilgili naif yazıların adamı kovalardı beni sopasıyla, gözlüklü bol boşluklu yazıların bol boşluklu insanı beni diline dolardı bir rejim muhalifi portresi altında. Ya da AKP yalakası falan ilan edilirdim bir anda maazallah gerici olurdum da hiç ileriye gidemezdim.

Birkaç soru var benim de o zaman zihnimde. Sormadan nasıl öğreneceğim? Eleştirmeden nasıl düzelteceğim? Sorgulamadan nasıl geliştireceğim? Sorgulamayı yasaklayan bu zihniyet her dakika yerinde kaldığını da görür umarım bir gün. Kendisini eleştireni sorgusuz sualsiz düşman belleyenler, tarafını seçmeye ve ona itaat etmeye zorlayanlar, tarafını seç yoksa bertaraf olursun demeye getirenler savundukları ilericilik kavramının ne kadar gerisinde kaldıklarını umarım bir gün anlarlar. İnsanları inanmadıkları iki saçmalığın tarafı haline getirmeye çalışan bu zihniyetler; o özenle korumaya çalıştıkları tahtlarından düşecekler bir gün ve ileride geçmişin başarısız ufak diktatörleri olarak hatırlanacaklar. Ve umarım çok uzak da değildir, sormanın, sorgulamanın, anlamanın ve ilerlemenin suç olmadığı bir Türkiye.

Hakan

Bağlantıyı kurmak için fazla düşünmeye gerek yok. Kıyaslama yapmak, paralellikleri fark etmek için fazla düşünmeye gerek yok. Sadece bir dakika mantıklı düşünmek lazım. 1997′de yaşanan Susurluk olayları ve ardında oluşan süreci gözümüzün önüne getirelim. Ve bugüne, Ergenekon’a, ve sonrasında yaşananlarla kıyaslayalım. Sadece bir dakika yeterli değil mi?

Ne olmuştu 97′de? Bir kamyon, bir arabaya çarpmıştı ve arabadan kimi isimlerin (Abdullah Çatlı, Sedat Bucak, Mehmet Ağar) şaşırtıcı(?) birlikteliği çıkmıştı. Arka plandaki ittifakı görmekte kimse zorlanmamıştı. Devlet-Mafya-Aşiret kolkola girmişti. Ülkeyi karanlığa hapsetmeye niyetli olan bu ittifak, kısa sürede inanılmaz boyutlarda bir halk tepkisiyle karşılaşmıştı. Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık eylemleri, milyonları sürüklemiş; Şevket Kazan’ı “mum söndü oynuyorlar” seviyesinde bir açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. Bu olayda kilit nokta, olayın tesadüfen ortaya çıkması ve mevcut hükümetin olayın üstüne gitmektense bunu örtbas etmeyi tercih etmesiydi.

Şimdi neler oluyor peki? Ergenekon’dan söz ediyorum tabii ki. 2009′da darbe planlayan, kolları Danıştay saldırısına, Hrant Dink suikastine kadar uzanan bir yeraltı örgütü ortaya çıktı. Her geçen gün bu planlara yenileri eklenmeye, örgütün yeni bağlantıları ortaya çıkmaya devam ediyor. Ama gelin görün ki, Ergenekon’un çökertilmesini, açığa çıkartılmasını vs. bir yana bırakın, yapılanlar sanki “karşı devrimin” bir ayağıymış gibi gösterilmeye, Ergenekon operasyonunu düzenlemenin “suçu” AKP’ye yüklenmeye çalışılıyor.

Veli Küçük Farkı ne bu ikisinin? İkisinde de kirli bağlantıları ortaya çıkan çok tanıdık simalar var. İkisinde de anti-demokratik yollardan ülkenin kaderiyle oynamaya çalışan bir yapılanma var. Ama birinde medyayı da arkasına alan halk bu olayın üstüne giderken, diğerinde “ya bizdensin ya onlardan” seçimine zorlanıyor, Ergenekon’un aydınlatılmasını isteyen -Taraf başta olmak üzere- medya kuruluşları ve çeşitli simalar AKP yardakçılığıyla suçlanıyor. Görüyoruz ki altyapıda fark yok ama sonuçlar, kamuoyundaki yansımalar farklı. Peki öyleyse, soruyu değiştirip soralım, nedir bu iki sonucu farklı yapan?

Susurlukta çete deyim yerindeyse ilahi bir adalet neticesinde açığa çıkmıştı, Ergenekon’da geniş çaplı ve sistemli bir operasyon mevcut. İlkinde hükümet yetkilileri Susurluk’u araştırmak bir yana örtbas etmek isterken, şu an AKP Ergenekon konusunda gayet açık bir tutum sergiliyor. Bugün yaşadığımız akıl tutulmasının sebebi bu mu? Toplumca Ergenekon’un üstüne gitmemiz için AKP’nin Ergenekoncu olması mı gerekiyordu? Veya bu örgütün ortaya çıkması için operasyon yerine yine ilahi bir adalet mi beklemeliydik? Benim nazarımda, Susurluk, Ergenekon, Atabeyler ve benzerlerinin herhangi bir farkı yok. Olmaması da gerekir zaten. Bu tür yapılanmalar, toplumca kurtulmamız, üstüne gitmemiz, karşısında durmamız gereken çarpık demokrasimizin tümörleridir. Bu yüzden, bu örgütlere karşı çıkarken demokrasinin de savunucuları olmamız şart. Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık eylemi seneler öncesinde kaldı, bir yenisinin anlamı yok. Ben herkesi daha düşünsel bir aktiviteye, sürekli aydınlık için 1 dakika mantığa davet ediyorum.

Uğur

Radikal Gazetesine bir şeyler oluyor bu aralar. Ya ülkedeki genel ulusalcı atmosferden, kabaran milli hislerden fazlasıyla etkilenip gaza geldiler ya da diğer Doğan Medya kuruluşlarında gözlendiği gibi imana geldiler. İmandan kastım da bir din haline getirilen kemalizmdir. Yanlış bir anlaşılma olmasın. Şimdilerde Radikal’de de böyle bir hava esiyor, fazlasıyla şaşırtıyor.

Genel olarak liberal sol bir çizgi tutturmuş olan bu gazete, bugüne kadar olaylara sağduyulu yaklaşımıyla dikkat çekmişti. Her ne kadar bağlı bulunduğu büyük medya holdingi nedeniyle gereken muhalif basın anlayışını hiçbir zaman sergileyememiş, emek haberlerini her daim görmezden gelmiş olsa da; ciddi ve popülist olmayan duruşuyla Radikal diğer gazetelerden ayrılıyordu. Şimdilerde ise gazeteyi okuyanlar gözlerine inanamıyor. Egenekon haberlerini Radikal; medyayı AKP yanlısı ya da düşmanı olarak ayırarak veriyorlar. Hürriyet’ten görmeye alıştığımız bu partizan gazetecilik anlayışı anlaşılan, AKP’yle olan savaşını derinleştiren Aydın Doğan’ın direktifi. Gerçi biraz daha alttan, biraz daha derinden yapabilseymişler bu kadar çiğ kokmazmış ama kendi bilecekleri iştir.

Radikal ulusalcılığa doğru yaptığı bu yönelimi ne kadar devam ettirir bilinmez ama bunu uzatırsa, yakın zamanda gazetenin sol ya da muhalif isimlerinden olan; Yıldırım Türker, Ahmet İnsel, Perihan Mağden, Nuray Mert gibi yazarların ayrıldığını görürsek şaşırmayalım. Yazılarını ulusalcı çizgiye çekiceklerini sanmadığım bu isimler için yapılacak hamle yeni bir alan aramak olacaktır herhalde. Artık yerlerini de bol boşluklu yazılarıyla Yılmaz Özdil doldurur. Umarım ki Doğan medyası zaten düşük trajı olan bu gazetesini partizan amaçları için kullanma fikrinin pek de iyi bir düşünce olmadığını anlar da en azından aklıselim yayın anlayışıyla bildiğimiz Radikal aramıza geri döner.

Uğur

Ülkenin demokrasi havarisi olan AKP, kuşkusuz demokrasi sevdasıyla çıkmıştı bu yola. Tek istedikleri Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir ülke olmasıydı. Onlar yasakların kalkması, özgürlük rüzgârının bu coğrafyanın her köşesinde yayılması, bu özgürlük rüzgârının bayrakları dalgalandırması için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar.

———- ———- ———- ———- ———- ———

Kara mizahın, mizah yapmanın en kolay yolu olduğu bu topraklarda, siyasilerin sadece kendi mesajlarını kullanmak bile bunun için çoğu zaman yeterli oluyor. Hepimiz bir mizah dünyasının içerisinde yaşıyoruz, sadece söylenenler, sadece yaşananlar bile kara mizahın ta kendisini oluşturuyor. Üstat Aziz Nesin bizlere veda edeli epeyi zaman oldu ama onun öykülerini aratmayacak bir AKP öyküsü yükseliyor şimdi bu topraklarda. Demokrasi sevdalısı olan Tayyip Erdoğan ve partisinin sadece canı istediği zaman demokratik olmasının öyküsü bu.

İlk olayımız bundan 5 yıl kadar önce başlamıştı. Siyasi yasaklı olan parti liderinin, yasağının kaldırılarak bu ayıba son verilmesi söz konusuydu. Liderimiz okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış ve siyasi yasaklı olmuştu. Onu bu durumdan kurtarmak için hemen değişiklikler yapıldı. Ama yasadaki değişiklik sanki sadece “Recep Tayyip Erdoğan’ı” tanımlıyordu. Evet, bir demokrasi ayıbı örtülüyordu ama bundan muzdarip olabilecek herkes için değil sadece Tayyip Erdoğan için. Eğer Tayyipsen sen de yararlanabilirdin bu haktan. Tayyip değildiysen, yasalar karşısında boynun kıldan ince olmak zorundaydı. AKP’nin ilk iktidarı boyunca buna benzer değişiklikler birbirini izledi. TÜBİTAK başkanının seçimine dair olanıysa belki de en absürt olanıydı. Başbakan ben seçeyim diye tutturmuştu TÜBİTAK’ın başındakini, nitekim öyle de oldu. Neyse efendim, bu demokrasi havarileriyle ikinci hükümet dönemlerine geldik. Masada türbana özgürlük duruyordu. Evet, üniversiteler de türban yasağı bir özgürlük ve demokrasi ayıbıydı ve düzeltilmeliydi. Ama AKP’ye göre üniversitelerde türbandan başka bir özgürlük sorunu yoktu. Mesela bu türban yasağı saçmalığını başımıza saran YÖK hiç de bir sorun teşkil etmiyordu. Söylemde özgürlük, içinde samimiyetsizlik gizliydi. Başında Yusuf Ziya Özcan gibi bir cevherin oturduğu YÖK’ün kime zararı olabilirdi ki? Tıknaz maliyecinin de dediği gibi ‘YÖK Başkanı tabi ki istediklerini yapacaktı, hele bir yapmasın!’ Onlar uslanmaz demokrasi sevdalısıydılar, bu yolda da canları hangi değişikliği yapmak isterse onu yaparlardı. Aman dikkat sadece canlarının istediğini yaparlardı.

Şimdi de bu kardeşlerim anayasa içerisinde ufak bir paket değişiklik düşünüyorlar. Zira başları dertte, bir kapatılma davası var üstlerinde. Hukuka karşı üstünlük sağlamanın yoluysa daha üstün bir hukuk yaratmak. Karşılarındaki hukuk, yani kapatılma davası, siyasi ve hukuk dışı; kendi yaptıklarıysa ondan da hukuk dışı. Öyle bir değişiklik planlıyorlar ki sadece AKP’nin kapatılmasının önüne geçilecek. Yanlış olan Parti kapatmak değil AKP’yi kapatmak. Demokrasi onlar için var, onların sadece kendi işlerine gelen şeyleri yapabilmeleri için var. Seçimlerden önce bahsettikleri renkli anayasayı yapmanın yolu da bu olsa gerek gayet renkli bir yöntemle anayasa oluşturmak.

———- ———- ———- ———- ———- ———

Evet demokrasi havariliği böyle yapılır benim ülkemde. Özgürlük rüzgârı böyle dalgalandırır bayrakları, bayrağın renginin sarılı mavili bir ampul olması sadece bir ayrıntı.

Ængin - Böyle bir senaryo içinde asıl hikayeyi anlamaya çalışmak lost’un sonunu anlamaya çalışmaktan kesinlikle daha zor.

“Kürt Dosyası” adlı kitabını eline ulaşan “Kürt Dosyası” adlı gizli belgeleri temel alarak yazarken öldürülen Uğur Mumcu, Umur Mumcu tarafından dosya kendisine gönderildikten 3 gün sonra şaibeli bir uçak kazasında ölen Eşref Bitlis. Tuncay Güney adlı şahsın açıklamaları, Kemal Alemdaroğlu’nun üniversitede yaptıkları, Tuncay Özkan’ın son olaylardan önce Kanal Türk’de üstüne basa basa “AKP falan boş iş bu bahar çok güzel geçecek” demesi… Karmakarışık işler bunlar.

Önce Tuncay Güney’den başlayalım: İmam Hatip mezunu, İsmailağa cemaati üyesi, STV’de program yapmış, Toronto’da bir sinagog’da çalışan bir sebateist(kendisi söylüyor). Bu sahış 2001 yılında evine yapılan baskında (kendisi farklı anlatıyor) “Ergenekon Lobi Örgütlenmesi” adlı bir dosya ele geçiriliyor. Bu dosya daha sonra Ümraniye Baskınında ele geçirilen dosyanın aynısı. Dediğine göre Veli Küçük ve başkaları PKK’ya silah satıyorlarmış.

Şimdi bazı şeyleri birleştrelim: Acaba Uğur Mumcu’nun ve Eşref Bitlis’in öldürülmesine yol açan dosya’da neler vardı? Sakın bu bilgiler olmasın? Çok muhtemel ki o dosyada bu bilgiler vardı. Veli Küçük neden satmasın ki PKK’ya silah. Çift taraflı kar! Hem PKK’dan para kazanacak hem de terör sürdüğü müddetçe karşıklıktan nemalanacak. Tuncay Güney yine röportaj’da Doğu Perinçek’in çok şey bildiğini söylüyor.

Uğur Mumcu öldükten sonra soruşturmadan sonuç alınamayınca Güldal Mumcu, dönemin Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’a soruşturmadan neden sonuç çıkmadığını soruyor, Mehmet Ağar “Bir duvar var, bir tuğla çekersem hepimiz altında kalırız” diyor.

Daha neler çıkacak bu işin altından bekliyoruz.

Hakan

Pek çok kötü espriye malzeme olan “benim babam senin babanı döver” lafını bir de ben kullanmak istemezdim. Ama ülkede bugün yaşadığımız durum tamamen bu lafın makro ölçekte gerçeğe dönüşmüş hali. Çünkü “benim babam senin babanı döver” mantığı içinde güçlü bir adalet algısı da taşır, her ne kadar çocukça olsa da. Çocuklar kendi aralarındaki sürtüşmeleri kavgaya dönüştürmekte pek sakınca görmezler. Bu kavgalar çığrından çıktığında, güçlü çocuk zayıfı fena benzettiğinde örneğin, zayıf arkadaşımız babasını çağırmakta sakınca görmez. Peki güçlü taraf olsa da babanın karşısında aciz kalan çocuk ne yapacaktır? O da babasını çağırırsa? Bu noktada işte o hayati söz devreye girer, kimin babası diğerininkini dövecektir? Çocuklar arasındaki ihtilafın nihai çözümü, biri diğerini dövecek olan babaların kavgasına kalmıştır.

AKP’yle bürokratik elitler arasındaki kavga da, aynı çocuksuluğa varıyor. Demokratik yollar bürokratik cepheyi yıldıramadı. Halka “Hitler de seçimle geldi” veya “Bunlar devleti ele geçirecek, takiye yapıyorlar” argümanlarını sunmak zor olmadı onlar için. Diğer taraftan, bürokrasinin e-muhtıra gibi demokrasi dışı kanalları kullanması da AKP’nin elini güçlendirmekten öteye gidemedi. Geriyeyse bir çözüm yolu kaldı: Kimin hukuku diğerini dövecek? Hukuk çok önemli, çünkü halk nezdinde meşruiyeti çok yüksek, adalet mülkün temeli ne de olsa. Bu yüzden iki taraf da kartlarını akıllıca oynamaya başladı. Bürokrasi, kendi sivil kanadından başka bir şey olmayan Yargıtay’ı harekete geçirdi, AKP de yine nispeten kendi güdümünde olan polis teşkilatını hızlıca devreye soktu. Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu; kavga yargıya taşınmışsa da, aslında sadece form değiştirdi. Hukuk süreci yine aynı paranoyalar temelinde ilerliyor. AKP’ye açılan dava, kanıt diye sunulan, halbuki muhafazakar bir parti için gayet doğal olan kimi konuşma ve uygulamalara dayandırılıyor ve dönüp dolaşıp “AKP’nin aslında takiye yaptığı” noktasında düğümleniyor. Karşı safta da durum benzer. Ergenekon operasyonu gerçekten önemli, ama AKP bunu “bizden olmayan darbecidir” söylemine dayandırmaktan geri durmayarak, liberal/demokrat kamuoyunu kendi saflarında tutma hesabı yapıyor. Kısacası ülkenin kaderi, kimin hukukunun diğerininkini döveceğine kilitlenmiş durumda. Devletin zirvesindeki iki taraf da aslında adalet değil adaletsizlikten daha fazla pay isterken, -daha önce de söylemiş bulunduğum gibi- bundan rahatsız olan herkese üçüncü bir yol açmak düşüyor.

Uğur

 

Gene her şeyin birbirine karıştığı bir gündem sardı sarmaladı bizleri. Şaşmamak gerekiyor, ülkemin araştırmacı-yazarlarının yarısının paranoyak olmasına zira insanı paranoyak yapacak derecede sarmal ilişkiler düzeni yaşadığımız bu demokratik(!) düzen. Hepinizin malumu önce işgüzar başsavcı AKP için kapatma davası açtı. İlk defa karşılaşılan bir şey değildi siyasi iradenin, hukuki müdahaleye uğraması. Bu ülkede her şey önce insanlar tarafından açılır sonraysa ya asker ya da bağımsız(!) yargı gelir kapatır. Ama kapatanlar bir türlü anlayamaz ikinci açılışın daha şaşalı ve de güçlü olacağını. Neyse muhalefet çok sakin ve soğukkanlıydı kapatmaya neden olacak kadar güçlü olan hukuksal gerekçelere dair. Onlar için muhalefet demek ne kadar doğrudur bilemem ama hukuka saygılı tavırları nedeniyle gözlerimi yaşarttıklarını söylemeden geçemeyeceğim. Sonrasında muhafazakâr-anti demokrat ve de sadece türban özgürlükçüleri karşı atağa geçti. Mademki bu ülkede herkes hukuka saygılıydı, biz de işleri hukuk üzerinden yürütelim dediler. Gerçi günahlarını almayayım, belki de bir taciz ritüeli halini alan Ergenekon Çetesi gözaltlılarıyla direkt bir ilgileri yoktur. Ama kesin olan bir şey vardı ki; o da bu gözaltılar karşısında sergiledikleri hukukperver tutum oldu. Bu görüntüleri görünce gerçekten çok duygulanıyorum, içimden aman yarabbi diyorum bir ülkede hukukun üstünlüğü bu kadar mı özümsenir, benimsenir. Yüce Türk adaletine herkesin boynu kıldan ince oluyor, yeter ki bu demoklesin kılıcı rakiplerin üzerinde sallanıyor olsun. Ertuğrul Günay’ın son hukuka saygı kuşağında gösterilen demeci tam da bu anlayışı yansıtıyordu. Partisinin fundementalist piyasacı anti sosyal reformlarına karşı sessiz kalan bakanımız, hukukun üstünlüğüne saygısını göstermekte gecikmedi. Bazen siyasallaşabilen yargıya, doğru! İşler yapıldığında ne kadar da güvenebileceğini gösterdi.

Aslında çok da fazla konuşmaya, üzerinde düşünmeye gerek yok. Tam anlamıyla, al birini vur ötekine durumu yaşanıyor ülkemizde. Ne muhafazakâr-İslami ne de muhafazakâr laik cephenin elle tutulabilecek bir yanı yok. AKP merkezi çizgisinde kalmak için bir sebep ortada göremezken, CHP de insani safı çoktan terk etmiş gözüküyor. Her gün bu topraklarda akıl almaz olaylar yaşanıyor ve bu akıl almaz olaylar sonucunda kaybeden sürekli demokrasi ve insanlık oluyor. Hukuku el üstünde tutanlar insan haklarına saygıyı sürekli es geçiyorlar. Hem de bu konuda o kadar rahatlar ki herkesi gözünün önünde 83 yaşındaki bir gazeteciye 20 yaşındaki militan muamelesini yapabiliyorlar. Eskiyi çabuk unutan İlhan Selçuk bunu da çabuk affeder belki ama bu muamele de şüphesiz tarihe bir ayıp olarak geçecektir. Bu kadar gözaltı ve de soruşturmadan bir şey çıkma ihtimalini kimsenin ciddiye almıyor oluşu da durumumuzun ironikliği olsa gerek. Gerçi Ergenekon operasyonları sonucunda da mutlaka yeni gelişmeler yaşanacaktır ama onu görebilmek için de cumhuriyetçi cephenin yeni atağını beklememiz gerekecek galiba. Malumunuz iki cephenin futbol maçıymış gibi karşılıklı yaşanıyor siyasi-hukuksal gelişmeler bu ülkede. Velhasıl sürekli bir şeyler oluyor ve daha da önce söylediğimiz gibi bu mücadelede sürekli kaybeden demokrasi oluyor.

Ængin – Ergenekon operasyonu öyle bir hal aldı ki artık ne, ne kadar inanılırı zaten bilemezken şirazeyi iyice kaçırdık. Birilerinin eli birilerinin cebinde, bir başkası öbürünü çekiştiriyor, bu arada devlet dengesini iyice yitiriyor.

Bu sabah yaşanan gözaltılar çok kafa karıştırıcı cinsten: 83 yaşındaki İlhan Selçuk’un evinin sabah 8′de aranması, apar topar gözaltına alınması işi iyice bulandırıyor. Olay ilk kulağa geldiğinde AKP kapatılma davasına karşı yapılmış bir hamle gibi duruyor. Ertuğrul Günay ve Rte’nin açıklamaları da üstüne eklenince sanki bazı taşlar yerine oturur gibi oluyor fakat İlhan Selçuk’un gözaltına bu şekilde alınması işi bulandırıyor: AKP’ye hazırlanmış bir komplodan şüphelenilmesine yol açıyor. Toplumda AKP’nin misilleme olarak bu gözaltıları yaptığı, 83 yaşındaki birini bile apar topar gözaltına aldığı, diktatöryal eğilimlere sahip olduğu kanısını yaratmak için bir oluşturulmuş bir komplo. İşin içine bir de dün Hrant Dink Cinayeti Davasında duruşmada ifade değiştirip üstlerini suçlayan, cinayetin olacağını bilip de önlem almadıklarını söyleyen askerleri eklersek iş iyice karışacaktır.

Tabi çok başka ihtimaller de söz konusu olabilir fakat ne yazık ki en zayıf ihtimal gerçekten hukuki bir soruşturmanın bağımsız bir sonucu olarak gözaltına alınmış olmaları.

Bu gözaltı bir turnosol kağıdı görevi de gördü. 3 gün önce Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesini eleştirenlere “Hukuka Saygı” mottosu ile cevap verenler aynı Hukukun kendileri aleyhine verdiği karar karşısında bu kararı veren savcı satılmıştır, bu karar siyasidir şeklinde konuşmaktan beis duymuyorlar. Bu durum onların düşünce evreninin2nisan06_cumhuriyet1-776671.jpg sığlığı ortaya koyuyor. Bildiğim kadarıyla sadece küçük çocukalar kendilerini dünyanın merkezi sanarlar, fakat siyaseten de ulusalcılar henüz bu olgunluk seviyesindeler. Gerçi bu tip davranışaları AKPliler de sergiliyorbugün, AKP’ye yakın bir gazetenin okuyucu yorumu kısmında “Koskoca AKP’ye kapatılma davası açılıyor, bir gazeteci gözaltına alınmış çok mu?” tarzı örnekleri okuyabiliyoruz.

Velhasılıkelam toplumca henüz demokrasiyi benimseyemedik. Bu arada Ergenekon Operasyonu gibi ülkenin bağırsaklarını temizlemesini umabileceğimiz bir operasyon iç siyasi oyunlara alet edildi ve ne yazık ki bir fırsat daha elden kaçtı. Unutulmamalı ki hukuk hepimize lazım. Bu yaşanan durum bize bunu kanıtladı. Hukukun olmadığı yerde orman kanunları geçerli olur. Bugün Türkiye’de olduğu gibi.

Devletin tepesindeki pembe dizileri andıran iktidar savaşında henüz kazanan yok fakat kaybeden daha ilk rauntta belli oldu: Demokrasi. Tehlikenin Farkında mısınız?

Hakan – Devletin ne olduğuna, nasıl oluştuğuna ve nasıl olması gerektiğine dair çok sayıda teori ve iddia var. Devletin nasıl olması gerektiği sorusu (hatta Bülent Ortaçgil’den sizler için geliyor: “olmalı mı olmamalı mı yoksa hiç değişmemeli mi?”) subjektif bir soru, herkesin kendi dünya görüşüne göre farklı cevapları vardır elbet. Tek ve mutlak bir cevap beklenemez. Nasıl oluştuğu sorusunun cevabını da nedenselliği sorgulanıyorsa sosyolojiden, yapısı sorgulanıyorsa tarih biliminden öğrenmemiz gerekir. Bilinen ilk şehir devletleri için elimizde MÖ 5000 yılına kadar verimiz olsa da iktidar olgusunun tarım toplumuna geçişle hatta daha önce başladığını iddia etmek çok da büyük bir iddia olmaz. Hem nasıl ortaya çıkmış olursa olsun, hiçbir devletin bugünkü gibi bireylerin kendi aralarında ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen bir yapı oluşturmak için ortaya çıkmadığını söylemek güç değil. Modern devletler bugünkü şeklini alalı çok da uzun bir süre olmadı, ki bugünkü şekilden söz etmek pek de doğru değil; neticede devletler dinamik bir yapıya sahipler artık. Bu vesileyle devletlerin geçmişten günümüze aldığı formları sistem düşüncesi bazında değerlendirmek ve kompleksiteye ilişkilendirmek istiyorum.

Sosyal sistemler üç ana başlık altında kategorize edilebilir: Mekanik, organizmik ve sosyal sistemler. Devletin mekanik yapısı çok da uzakta değil, burjuva devrimleri öncesinde yatıyor ve tarihin derinliklerine kadar uzanıyor. Mekanizm, bir sistemin kurulmuş saat gibi tıkır tıkır işlemesini, ama (yine bir saat gibi) kendisinin ve parçalarının hiçbir erekselliğinin olmayışını, aksine nedenselliğinin oluşunu anlatır. Biraz açmak gerekirse, mekanik bir sistem, herhangi bir amaca hizmet etmez, sadece kendisini kuran veya organize edenin kurma sebebi neticesinde çalışır. Saat örneğindeki gibi. Bir saat ne kendisi için çalışır, ne de akrep ya da yelkovanı için. Bir saatin kendi başına amacı yoktur. O sadece kendisini kuran kişiye saati söylemek için vardır. Burjuva devrimleri öncesi devlet de böyleydi. Ne devletin kendisi ne de onun parçaları (halk, yönetim aygıtları vb.) herhangi bir amaca hizmet etmiyor, sadece devletin kendilerini mecbur kıldığı şeyleri yapıyor, kelimenin tam anlamıyla fonksiyonlarını yerine getiriyorlardı. Devlet aristokrasinin (veya Türkiye özelinde düşünürsek hanedanın) malıydı ve varoluş sebebi aristokrasiye (hanedana) hizmet etmekti. Özellikle toplum, tebaadan ibaretti ve toprak yapısı değiştikçe değişen, kolay vazgeçilebilir bir unsurdu.

Burjuva devrimleri sonrası bu algı önemli bir değişim geçirdi. Devletin mekanik yapısı, yeni yönetici sınıfın kendi dinamiklerine tersti. Esas güç kaynağı olan toprağın yerini paraya bırakması ve din temelli devletin (ki din temelli oluşu devletin varlığını doğrulama aracından başka bir şey de değildi diye düşünüyorum) yerini ulus-devletin alması, bu değişimde başat faktörler oldu. Birincisi artık ulus, değişmez ve vazgeçilmez bir bütün olarak algılanmaya başlandı. İkincisi, burjuvazi aristokrasiden çok farklı bir şekilde sınıfsal geçişkenliği yüksek tuttuğundan toplumun hemen her ferdi de devlet denen organizmanın yaşamsal fonksiyonlarından birini yerine getiren bireyler olarak ortaya çıktı. (Erken dönem CHP’nin sınıfların değil iş bölümünün olduğu toplum iddiası da burdan gelir ya zaten.) İlkel burjuva demokrasileri de bireylere bu yaşamsal fonksiyonlarını legal olarak vermişti. Ama kabul etmek gerekir ki burjuvaziye dahil olmayan bireyler bilinçli değildi, yönetici sınıfın karar mekanizmasında şeklen yer alsalar da -ki bu da hep geçerli olan bir durum değildi- burjuva demokrasisi aslında açıkça burjuva diktatölüğüydü. Ayrıca,feodalizmin mezarını kazan burjuvazi; devletlerin de doğum/ölüm yaşayabileceğini; Marx’ın deyimiyle kendi mezar kazıcılarının da yükselmekte olduğunu gördü. Ayrıca bir devletin sonu sadece içsel dinamiklerin değil, diğer devletlerin burjuvazisiyle olan rekabetin sonucu yüzünden de gelebileceği için devletin yaşaması, yönetici sınıfın çıkarına hizmet etmesinden öncelikli bir hale geldi. Bonapartizmin yükselişini de bu şekilde açıklayabiliriz. Kısacası artık burjuva devrimleri öncesinin mekanik devleti, artık organizmik bir devlet haline gelmişti. Devlet artık kendine dair bir amacı olan, ayrılmaz ve yaşamsal parçaları olan dev bir organizmaydı.

Devletin, özellikle de batılı devletlerin bugünkü sosyal sistem haline gelişi çok uzak bir tarihte değil, hemen hemen ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşmeye başlayan bir süreç. Bilinçli bireylerden oluşan toplumlar artık devlet içi fonksiyonlarını devletin amacı için gerçekleştirmiyor. Bireylerin artık kendi amaçları var ve bu amaçları doğrultusunda devletle ve birbirleriyle ilişkilerini şekillendirebilecek durumdalar. Yani devletin güdümündeki toplum, artık kendi amaçları doğrultusunda devleti şekillendirebilir hale geldi. Devletler de, sadece amacı olan parçaların (bireylerin) oluşturduğu bir yapı olmaktan çıkıp, kendisi de bir amacı olan daha büyük bir bütünün (NATO, AB, BM) parçası haline geldi. Bu yönüyle devletler artık bir organizma değil, sosyal bir sistemdiler.

Sonuç:

Sonuç olarak devlet yönetimi artık analitik düzlemden çıktı; çünkü her bir bireyin tercihleri, amaçları, diğer bireylerle ve toplumla ilişkisi devlet için önemli bir hale geldi. Toplumu bireylerden, bireyleri de toplumdan bağımsız inceleyemez ve düşünemez durumdayız. Çünkü sosyal sistemler, komplekstir; her bir parçası sistemin bütününün kaderini derinden etkiler. Aynı şekilde her bir parçası da, bütünden bağımsız bir halde fonksiyonlarını yerine getiremez, erekselliğini yitirir. Böylesi bir sistemde, optimuma ulaşmak için bireylerin tercih şanslarını arttırmak gerekir. Çünkü tercih çeşitliliğinin olmadığı toplumlar bir sinerji ortaya koyamaz, bireyler birbirlerinden farklı değerler üretemez. Böylesi bir sistem mekanikleşmeye mahkumdur. Bu da, bireylerin amaç ve araçlarına doğrudan müdahale demektir ki birey-devlet arasında onulmaz yaralar açar. Bu yüzden, sosyal sistemlerde, demokrasinin ve özgürlüklerin alabildiğine genişletilmesi şarttır. Bunun gerçekleşmesi için de merkeziyetçi anlayışın hızla terk edilmesi birincil koşullardandır. Çünkü toplumun amacı, bireylerden her birinin ayrı ayrı amaçlarının etkileşiminden doğan bir sonuçtur; günümüz toplumlarında yukarıdan dayatılan bir toplum yapısına yer yoktur.

Ængin - konuya demokratik olmayan bir laik rejim mümkün mü gibi kolay bir soruyla girelim. Mümkündür, bir rejim laik olabilir fakat diğer noktalarda demokratik olmamaktadır. örneğin saddam rejimi laik bir rejimdi, çin rejimi de; ancak demokratik oldukları söylenemez. çünkü laikik demokrasi olmasa da yaşayabilmektedir. zira laiklik en basit anlamı ile din işlerinin devlet işlerine karıştırılmaması ve insanların istedikleri dini, inanışı, felsefeyi seçmekte özgür olmasıdır; ama yine aynı insan oturacağı yeri seçmekte, oy vereceği partiyi seçmekte serbest olmayabilir.

Asıl soru, içinde laisizmi barındırmayan bir demokrasi olabilir mi sorusu: tartışma buradadır. Çözüm demokrasi ve laisizmin temel tanımlarını ard arda yapmakta.

Demokrasi, vatandaşların devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. eşit hak kavramı çok geniştir ve akla gelecek her türlü hak konusunda aynı durumdaki insanların aynı haklara sahip olmasını ifade eder. pek tabi bu haklardan biri de kişinin istediği inanca bağlanma hakkıdır ki laiklik de tam da budur; demokrasinin bileşenlerinden biridir.

laisizmin demokrasinin temel bileşenlerinden biri olduğu düşüncesine getirilen eleştirilerin en dişe dokunur olanı “devletin dini özgürlükler konusunda yaptığı kısıtlamalarla aslında demokrasinin özgürlükçü ruhuyla çeliştiği düşüncesidir”. bu eleştiriye göre devlet laik rejimi korumak adına insanların dininin gereklerini ifa etme özgürlüklerini sınırlayabilmektedir ve bu durum demokrasi dışı uygulamalara yol açmaktadır. hepimiz biliyoruz ki kişilerin özgürlük alanının sınırı diğer kişilerin özgürlük alanıdır. bir kişi dininin gereklerini ifa etmek adına başkalarının özgürlüklerine dokunursa bu durum tabiki demokratik devlet tarafından önlenecektir. bunun dışında ise devlet kişilerin inançlarının gereklerini ifa etme özgürlüklerine dokunamayacaktır.

bu kısmın sonucu olarak demokratik rejimlerin laik olmasının işin doğası gereği olduğunu; fakat laisim nedeni ile yapacağı kısıtlamaların özgürlüğün özüne dokunması ve nihayetinde demokratik toplumun gereklerine aykırı uygulamalara girmesi durumunda da rejimin demokratik olmaktan çıkacağı açıktır.

kısanın kısası her demokratik rejim laiktir; ancak her laik rejim demokratik değildir.

Türk lasizmini değerlendirirken liberallerin yaptığı gibi Avrupa laisizm uygulamalarına bakarak değil onun kendi yapısına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. zira hıristiyanlık ve islam farklı özelliklere sahip dinlerdir ve islam çok daha fazla oranda dünyevi hükümler içerir. bu sebeple türk laisizm uygulaması kendine hasdır. örneğin islam’da miras hukuku terekeden erkeğin iki payına karşılık kadına bir pay verilmiştir ve çok açık olarak demokrasiye aykırıdır. Böyle durumlarda mümin çok sert bir laik duvara çarpmaktadır. zira demokratik ve laik rejimde, kişiler cinsiyetlerine göre ayrılamaz ve bu ayrım sebebiyle farklı haklara sahip kılınamaz. peki bu durumda laik devlet ne yapacaktır? kendi yasalarında eşit uygulamayı düzenleyecek ancak kişilerin kendi inançlarına göre de dağıtım yapmasını engellememek için ona özgürce paylaştırabileceği bir miktar verecektir ki bu miktar medeni kanununda hiç de az değildir, yani bu örnekte türkiye doğruyu yapmıştır. türban örneğiyle devam edersek; bu konuda aihm’nin bir kararına göre halkın ezici çoğunluğunun aynı dinden olduğu bir toplumda o dinin özel simgelerinin kamusal alanda taşınması o simgeyi taşımayanlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. bir nevi türbanlı vatandaş sırf o simgeyi kamusal alana sokarak türban takmayan kişiye-isteyerek veya istemeyerek fark etmez- son dönemlerde mahalle baskısı kavramıyla belirtildiği üzere ben senden daha müslümanım demektedir. demokrasi bir vatandaşın bu duruma düşmesine kesinlikle izin veremez. Sorunun çözümü AİHM gibi sokak-kamusal alan ayrımını yapmak ve kamusal alan içinde de hizmet alan hizmet veren ayrımına gitmektir.

Türk laiklik uygulaması Avrupa uygulaması gibi değildir. Avrupa uygulaması demokrasi ile bağdaşabilirken Türk uygulaması yukarıdaki verdiğimiz 2 örneğe rağmen bir türlü demokrasi ile barışamaz. Sebebi Hıristiyanlık’ın aksine İslamiyetin bir toplum modelini -ümmet- geitrmesidir. Ümmet aynı dinden olan insanları kapsayan ve millet kavramını reddeden bir kavramdır. Millet ile ümmet yan yana barınamaz. Türk laik uygulamasının sorunu tam olarak burda başlar: Milletin yokluğunda. Laiklik ümmete karşı uygulanabilir değildir zira dini dünya hayatından soyutlar, ümmeti ise bir arada tutuan dindaşlıktır. O zaman yapılacak tek şey ümmeti dönüştürmektir. Burada devreye milliyetçilik girecektir elbette. Laikliğin koluna girmiş bir milliyetçilik.

Görüldüğü gibi Türk laikliği dinin devlet kontrolü altına alınmasıyla ve milliyetçilikle birlikte uygulanmak zorundadır. Bu bağlamda asla demokratik değildir. Fakat tarihi kendi koşullarında değerlendirme ilkesi gereği bunn için Mustafa Kemal’i suçlayamayız. O uygulamalar sayesindedir ki bugün ne kadar şikayet etsek de demokratik olma iddiasındaki, hukuk devleti olma iddiasındaki bir devletin vatandaşıyız. Fakat bugün şartlar değişmiştir ve uygulamalar buna ayak uydurmak zorundadır. Uyduramadıkları takdirde temelsiz kalacaklardır ve her bir adım toplumsal tepki uyandıracaktır, uygulayıcılarını marjinalleştirecektir. Bugün yaşadığımız örnek AKP’nin kapatılması davasıdır.bayrakcami.jpg

Peki, Ne Yapmalı? Öncelikle artık ümmet olmadığımıza göre milliyetçilik ve laiklik arasındaki bağ ortadan kalkmalı. Bu durum laiklikte bir yumuşama getirecektir. Laikliği müdahillikten koruyuculuğa çevirecektir. Laiklik-Milliyetçilik bağından dolayıdır ki her türlü dini kavram ümmete dönüş olarak aldılanıp sert tepki gösteriliyor. İşte türban. Eğer laiklik salt laiklik olsaydı türban sorunu belki sorun bile olmayacaktı. TSK laiklik bahanesi ile siyasete müdahale ettiğinde beslenebileceği meşruluk kaynağı çok daralacaktı. En basiti laiklik geniş kesimler tarafından daha rahatlıkla benimsenecekti.

 

Next Page →