Apr
29
CHP Üzerinden Devlet Analizleri
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
CHP-sol ilişkisi hakkında yazı yazmak beyni en çok dinlendiren yazma faaliyetidir, çünkü konu çok basit olduğundan üzerinde çok düşünmeden de yazsanız genellikle doğru şeyler söylersiniz. Zaten köşe yazarları da genelde yazacak konu bulamadıklarında “Bu Deniz Baykal’la nereye kadar?” veya “Neden sol parti olan CHP Nişantaşı’ndan oy alıyor da varoşlar AKP’ye oy veriyor?” gibi cevabı başından belli sorulara yanıt aradıkları yazılar yazar. Bütün bunlara veya CHP’nin neden bir sol parti olmadığı/olamayacağı gibi konulara da hiç girmeden, CHP kurultayı üzerinden Türkiye siyasetinin küçük çaplı bir değerlendirmesini yapmak şu noktada yapılabilecek en zihin açıcı yazma eylemi olacak gibi duruyor.
Kimse için şaşırtıcı olmayan bir CHP kurultayı izledik. Bu olağan kurultayda Deniz Baykal gayet olağan bir şekilde CHP genel başkanlığını sürdürecek oyu aldı. Haluk Koç, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya aday olmaya yetecek kadar dahi delege desteği bulamadılar. Zaten delege kavramı CHP söz konusu olunca biraz anlam kaybına uğruyor, zira CHP’nin naylon üyelerinin sayısı yeni bir parti kurmaya yetecek kadar var. Buraya kadar her şey normal zaten. Benim bu kurultayda takıldığım -ve Deniz Baykal’ın iktidarda olmayışına sevindiren- iki şey var: Biri kurultay öncesi asılan afişler, bir diğeri de Deniz Baykal’ın kurultay konuşmasından bir cümle.
Kurultay afişlerinden ikisi çok önemliydi: Birinde “Ya göründüğün gibi ol. Ya da olduğun gibi görün” yazıyordu, (ki Mevlana’nın sözüdür ve CHP’nin afişinde cümlelerin sıralaması yanlış yazılmıştır) bir diğerinde de “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” haykırışı(?) göze çarpıyordu. Bunlardan ilki şüphesiz AKP’yi hedef alan ve “takiye” vurgusu yapan bir afişti. Bu afişi görünce insanın aklına ister istemez Einstein’ın “İnsanoğlunun en büyük aptallığı aynı şeyi iki kez yapıp farklı sonuç beklemektir” sözü geliyor. Sorum şu: Olağan kurultayına bile altı yıldır papağan gibi tekrarladığı ve iki genel bir yerel seçim boyunca CHP’yi ikinci parti yapmaktan öteye götüremeyen, dolayısıyla hiçbir işe yaramadığı ispatlanan bir söylemle giden bir partinin aptallık seviyesini hesaplayabilir misiniz? “Şimdi Değişim Zamanı!” sloganıyla seçime gitmiş bir partinin siyasetin her zaman için dinamik bir yapıda olduğunu bilmesi gereken ilk parti olduğunu düşünüyorum. Söylemini ve duruşunu, bu kadar yenilgiden sonra hala değiştirmemekte direnen bir partinin nereye kadar gidebileceği zaten bellidir. Ama bunun da ötesinde, CHP’nin bu tavrı devletin resmi ideolojisinin de boyutlarını ele veriyor. Tabandan gelen talep ve tepkilere göre şekillenmeyen, halka kulaklarını tıkayan, önceden belirlenmiş ve yukarıdan dayatılan politikalarla işleyen bir yapı CHP aynasında Türkiye’nin nasıl bir anlayışla yönetildiğini de gösteriyor bence. Demokrasiyle yönetildiğimizi düşünüyoruz oysa, lafa bakıldığında CHP’de de parti-içi demokrasi mevcut. Bu konuya daha sonra dönmek üzere bir işaret koyalım, ve biraz daha CHP-devlet aynılaşmasını destekleyen kanıt arayalım. Benim ilk öne süreceğim kanıt, sözünü ettiğim “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” afişidir. Bu afiş, -CHP özelinde gördüğümüz- devlet aygıtını asıl elinde bulunduran elitlerin ülkeye bakışını en güzel şekilde gözler önüne seren kanıttır. Dinin, devletin ve milletin sahibi olduğunu iddia etmek, başkalarının bu kavramlar üzerinde hak iddia etmesini de imkansız kılmak demektir çünkü. “Din, devlet ve millet nasıl idare edilir bizden başka kimse bilemez” anlamına gelen bir elitizm örneğidir.

Şimdi koyduğum işarete geri dönecek olursak, biraz daha demokrasi dersi alabiliriz. Tek aday olarak girdiği genel başkanlık seçimini kazanan Deniz Baykal, yaptığı konuşmada “Türkiye elden gidiyor, yol ayrımında. Ben kendi yol arkadaşlarımla mı uğraşacağım?” diyerek demokrasiden ne anladığını (ve ne anlamadığını) açıklamış oldu. Bunun ötesinde, Türkiye’de demokrasinin neden işleyemediğini de güzelce göstermiş oldu.Çünkü Deniz Baykal şunu demek istiyor: Ülkenin durumu kötüye giderken elimde tuttuğum gücü zayıflatacak hiçbir şeye tahammülüm yok. Bu tıpkı, Türkiye’de bir şeylerin değişmesi için ne zaman bir girişim olsa askeri veya sivil bir bürokratın çıkıp “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu tür eylemler….” şeklinde konuşmasını andırmıyor mu? Demokrasinin ikinci planda oluşu, ilk planda her zaman çıkarların yer alışı (CHP için parti çıkarları, elitler için ülke çıkarları) Türkiye’de alışık olduğumuz bir anlayış biçimi. Özetle, bu kurultaydan Türkiye için çıkarabileceğimiz çok ders var. Birazdan okuyacağınız cümlelerde CHP’nin yerine “Türkiye” koyun. Fark eden bir şey var mı?
“CHP’nin başında her şeyin en doğrusunu bildiğini iddia eden birileri var. Doğru olmadığı defalarca kanıtlanmış şeyler yapıyorlar ama kendilerini CHP’nin sahibi olarak gördükleri için geri adım atmak gibi bir niyetleri de yok. Onların yanlışlarını düzeltmenin demokrasiden başka aracı yok, ama CHP’de yine CHP’nin çıkarları adına demokrasiye asla yer verilmiyor.”
Peki ne olacak bu CHP’nin hali?
Apr
28
Edward Said
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
uğur
1935 yılı Kudüs doğumlu büyük entelektüel, düşünür, akademisyen 10 yıllık lösemi mücadelesinin ardından 2003 yılında dünyaya gözlerini kapamıştı. 20 yy düşünce sistemini derinden etkileyen, oryantalizm’in yaratıcısı, Edward Said sadece bu eseriyle bile 20 yy’ın en önemli düşünürlerinden biri olmayı hak ediyor. Yayınlanışından çeyrek asır geçen; Said’in, doğunun modern Avrupa düşüncesi ve edebiyatındaki yerini incelediği bu büyük yapıt tek başına üstadı 20 yy’ın en önemli düşünürleri arasına sokmaya yetebilecek güçteydi. Yayınlanışından geçen bunca süreye rağmen hala üzerinde sürdürülen tartışmalar ve eserin kendi alanında bir alt disiplin yaratmış olması da bunun en güzel kanıtı.
Hayatı boyunca hiçbir kalıba girmeyi kabul etmemiş ve hep bildiğini, inandığını söylemiş bu adamın şeceresine bakmakta onu anlamak için gereklidir. Müslüman Filistinlilerin dünyadaki en önemli ve birikimli temsilcisi olan Said bilinenin aksine bir hıristiyandır. Batı emperyalist düşüncesinin en önemli karşıtlarından olan üstadın tamamiyle batı eğitimin inden geçmiş olması da bir diğer ilginç ayrıntıdır. Akademik eğitimini ABD’de tamamlayan Said’in bu kıtaya ayak basması kendi deyimiyle sürgün hayatının başlaması olmuştur. “bir ülkeyi sevmenin ne demek olduğunu hala hissedebilmiş değilim.” diyen üstat, yıllarca uzak yaşadığı vatanı Filistin’e olan özlemini çalışmalarında ve İsrail-Filistin sorununu uluslar arası alana taşıma çabalarında gösterdi ve bu sorunun yerel bir mesele olmaktan çıkıp, evrensel platformda tartışılan bir sorun haline gelmesine katkıda bulundu. Yazarın bu konudaki sert çıkışları, batı dünyasındaki muhafazakâr çevreler tarafından hiçbir zaman hoş karşılanmad
ı. Hatta Said’in sözünü sakınmadığı eleştirileri adının “terör profesörü”ne çıkmasına neden oldu. Oysa said siyasal şiddeti bütün biçimleriyle eleştirdi ve bu yüzdende Arap dünyasının da tepkisini çekti. Bu da onu savunduğu değerler arasında bir yalnız adam kıldı. Hayatı boyunca hiçbir kalıba sığmamış bu adam için, eldeki sonuç pek de şaşırtıcı bir şey değildi. Arap dünyasındaki entelektüel eksikliği, insan sömürüsünü, özgür düşünce ortamı bulunmamasını kıyasıya eleştiren said, Filistin meselesine tamamen dışarıdan bakacak şaşkın bir batılı düşünür değildi, ondandır ki her zaman için yüreğinde hissettiği bu uluslar arası sorunda çaresiz Filistinlilere “mazlumlar, zalimlerin huzurunu kaçıracak araçlar kullanmalıdırlar” diye sesleniyordu.
2003 yılında ölen düşünürün, adını dünya kamuoyuna duyuran son olay, Lübnan’da yaşadığı taş atma eylemi oldu. Burada sembolik olarak boşluğa taş atılan taş. Siyonist medyanın elinde çok çirkin bir ilaha dönüştü. O zamana kadar İsraillilerin uyguladığı zulmümü es geçen batı medyaları Edward Said’in boşluğa attığı taşla çok derinden ilgilendirdiler. Hatta olayı, akademisyenlikten atılması gerektiğine kadar vardırdılar. Bu çirkin saldırılar, 65 yıllık çınarı devirmeye tabii ki yetmeyecekti ve yetmedi de.
Entelektüel kimliğiyle, farklı düşünce tarzıyla, rahatsız edici sorgulayıcılığıyla, ‘düşünce’ adına nice miras bırakan usta düşünür. Ortadoğu’da çözülemeyen Filistin meselesi, batının sürekli dayattığı kültür emperyalizmi ve doğunun karşı karşıya olduğu yozlaşma tehlikesine karşı durabilmek, çözüm üretebilmek ve biz okuyan öğrencilere yol gösterebilmek adına hala çok büyük bir önem taşıyor.
Apr
22
Keşke Bu Ülkeyi Bölmek İsteyenler Olmasa!
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Kendini aklama kalıbı. Biz bunları bunları yaptık ve bunları ve onları da tiktik, hatta şu işlere de bulaştık, sonra oradakilere de işkence yaptık, bunları işten attık dedikten sonra hepsini birden aklamak için kullanılan cümle. “Keşke bu ülkeyi bölmek isteyenler olmasa”. İçeriğinden hiçbir şey anlaşılamayan bu anlamsız ve muğlak cümle o kadar kuvvetli ki bir kısım ulusal duyguları aşırı hassas zevat tarafından sürekli olarak yaptıklarının aklayıcısı olarak kullanılıyor.
Bölmek isteyenler kim sorusunun evabı yok mesela. Böylece cümle herkese karşı kullanılabilir oluyor. Bölmek ne demek bu da belli değil. Böylece her durumda
kullanılmaya müsait hale geliyor cümle. Herkese ve her şeye karşı kullanılabilir bir cümle. Eğer dünyada bir ordu bu cümlenin kuvvetinde aynı anda karadan ve havadan ateşlenebilen ve aynı anda hem hava hem de karada her türlü hedefi vurabilen bir füzeye sahip olsaydı kimse o orduyla baş edemezdi herhalde. Bu cümle de güçlü dedik ya işte bu şekilde güçlü. belli bir hedefi yok, her durumda kullanıbilir ve başarısı garanti. Bu cümle kullanıldığı an karşı taraf vatan haini bir pislik oluyor, katli vacip statüsüne geçiyor.
bu cümlenin kullanım alanı o kadar geniş ki mesela binlerce kişilik bir kalabalığın ortasında sırf o binlerce kişiden biri olduğu için 15 yaşındaki bir çocuğun kolunu kırıverirsiniz ve bir anda “keşke bu ülkeyi bölmek isteyenler olmasa” olur; bir memur bir anayasa paneline atılır ve işten atılır, işte keşke bu ülkeyi bölmek isteyenler olmasa.
bu cümle öyle bir cümleki anayasaya paneline katılmayı, gösteri yürüyüşü yapmayı, bayram kutlamayı, düşünmeyi, konuşmayı bir anda bölücülük sayabildiği gibi çalışma hakkı, gösteri hakkı, vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı hakkı, düşünce özgürlüğü hakkı… gibi hiçbir hakkı da iplemiyor, yok sayıyor. ama doğru be yahu keşke bu ülkeyi bölmek isteyenler olmasa.
Cümle içinde bir de pişmanlık, insaniyet öğesi taşırmış gibi yapıyor. Aslında bunları yapmak istemezdik anlamı da vermeye çalışıyor ve karşı tarafta bunları yapanların da insan olduğunu gösterip empati kurdurtmak istiyor. Yani aslında bu ulusal hassasiyetleri çok hassas olan abiler, babalar aslında bütün bunları yapmak istemezlermiş, yaptıklarının haksız olduğunun bilincindelermiş, aslından en bir insan hakları savunucusu onlarmış da ah işte bu ülkeyi bölmek isteyenler olmasaymış.
Apr
21
CHP, Umut Oran? CHP Umut Olabilir mi?
Filed Under güncel, siyaset | 2 Comments
Ængin – Ne seninle ne sensiz bir partidir CHP. Her ne kadar anti-demokratik uygulamaları savunsa da, Atatürkçülük adı altında faşizmi savunsa da, bu güdüşle seçim kazanmak bir yana meclise girebilmesi bile zor gözükse de Türkiye’nin en önemli partisidir CHP. Yok Atatürk kurmuş, yok en eskiymiş, yok cumhuriyeti CHP kurmuş gibi geyikler bir tarafa bırakıldığında CHP’nin toplumun önemli bir kısmının nezdinde “ilerici” bir parti olduğu gerçeği vardır. İşte bu gerçektir CHP’yi bu kadar önemli, bizleri/beni bu kadar umutsuz kılan. CHP’yi “ilerici” olarak gören o kesim kendi iddilarının aksine düşünmeyen, sorgulamayan, okumayan kesimdir -gerçi Türkiye’de başka bir kesim de yok fakat işte CHP seçmeni de çok farklı değil- tek farkı şehirli ve Avrupai yaşama entegre olmuş/olmaya çalışıyor olmalarıdır. Ve Türkiye’deki hemen herkese göre CHP “SOL” partidir. Ne dersek diyelim insanları böyle olmadığına ikna edemezsiniz. O zaman tek seçenek kalır: Toplumun algılarını kabullenip CHP’yi sol bir parti haline getirmeye çalışmak, sol olamasa bile bu faşist çizgiden çıkarmak. Zira özellikleri yukarıda yazılmış bulunan CHP seçmeni parti faşizme kaydıkça partiye “Dur kardeşim nereye böyle?” diyecek bir seçmen değil. CHP öyle de olsa, böyle de olsa CHP’ye oy verecek olan bir seçmen.
Bu durumda CHP bu kadar oyu parsellemişken yeni kurulacak bir partnin CHP’den bir şekilde oy çalması pek ihtimal dahilinde değil. Bu yüzden CHP özgürlükçü, sosyal demokrat bir çizgiye çekilebir mi sorusuna ciddi ciddi yanıt aranmalı.
Umut Oran adına bir genel başkan aday adayı çıktı sahneye. Toplumun Ali Babacan için söylediği gibi “Genç, Dinamik”, ve söylediklerine bakıldığında demokrat gibi duruyor. Bu bile bir heyecan. CHP’de büyük ihtimalle seçilemeyecek de olsa birileri genel başkanlık yarışında demokrat söylemlerle yarışıyor. Ya da işe tersinden bakarsak bu durumun konuştuğum birçok demokrat kişiyi heyecanlandırması ülkedeki demokratların umutsuzluğunu da gözler önüne seriyor.
Yine de düşünmeden edemiyor insan, demokratlaşmış, olması gereken yere gelmiş, ülkeye 1920lerde çağ atlatan parti 2010larda tekrar çağ atlatmaya hazırlanıyor. Olmaz ya. Umut fakirin ekmeği işte.
Apr
11
Siz Gerçekten AB’ye Girmek İstiyor musunuz?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Siz gerçekten Avrupa Birliğine girmek istiyor musunuz?
Böyle sormuş AB Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso, Deniz Baykal’a. Deniz Baykal da yapıştırmış cevabı, “tabi olum ya ne sanıyordun!” diye.
Gerçekte sorulan soru da buna benziyor. Baykal’ın verdiği cevap da buna benziyor. Muhalefet olayının lideri, anlatmış Türkiye-AB müzakere sürecini ta 1960’lara kadar gidip. Eminim Barroso da düşünmüştür içinden, “ee bu ne ki şimdi?” diye. Deniz Baykal bundan 50 yıl önce Avrupa Birliği başvurusu yapan partinin genel başkanı olmayı AB sürecini desteklemek için yeterli sayadursun biz de bakalım bir bu işler nasıl dönüyor diye.
Öncelikle aklımda dönüp duran soru şudur. Sevgili Baykal bu soruya karşılık neden peki siz bizi Avrupa Birliğine almayı düşünüyor musunuz? Diye sormadı. Ben bu sorunun cevabını çok merak ediyorum. Hem de iki yönden de merak ediyorum. Baykal da merak etsin isterdim, hem de pat diye de güzel cevap olurdu soruya soruyla karşılık verilen cinsinden.
Bu sorunun cevabını merak ediyorum, çünkü Türkiye’yi ne yapacaklar gerçekten merak ediyorum. Ordumuzdan yararlanacaklar diyecek oluyorum ama NATO sayesinde zaten tepe tepe kullanıyorlar. İnsan gücümüzden yararlanacaklar diyorum, fakat bu seçenek hiç mantıklı gelmiyor kulağa. Ortadoğu nimetlerine ulaşabilmek için bir kapı olarak kullanacaklar diyorum. ABD varken havalarını alacakları gerçeği aklıma geliyor. ABD’ye karşı oluşturulabilecek dengeleyici bir kutup için kilit bir devlet olabiliriz diye düşünüyorum. O da saçma çünkü bizim AB’ye girmemizi en çok destekleyen devlet zaten ABD ve yardakçıları. E nedir o zaman?
Ben sorumun ilk yönünün cevabını bulamadan bir de Türkiye yönünden bakayım. İlk olarak AB’ye 1963 yılında başvuru yapmışız. AB’yi oluşturan Roma Antlaşmasından 5 yıl sonra. İngiltere’nin AB’siz bir Avrupa düşlediği yıllara denk geliyor bu zamanlar. 3 ayaktan oluşan AB yapısının daha hiçbir ayağı belli değilken. Kısaca o zaman ki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu daha henüz emekliyorken. Bize hemen bir yol haritası çizmişler. Öyle, “bir soluklan hele evlat.” falan dememişler. Sonra karşılıklı anlaşmalar yapılmış. Hani Türkiye’nin pek bir vurgu yaptığı Ankara Anlaşması bunun en önemli örneklerinden mesela. Gel zaman git zaman bayağı bir ilerlemişiz. AET de tamam alacağız sizi yakında modundaymış. Ve de sadece ekonomik meseleler konuşuluyormuş. Anti parantez Yunanistan’la da paralel gitmiş görüşmelerimiz. Neden sonra Türkiye’de darbe patak vermiş Türkiye’nin de AB tekerleği patlayıvermiş. Yunanistan tam üye olmuş biz de gelişmeleri TV karşısında izlemişiz. Sonra biz, dünyada neler oluyor diyecek kadar kendimize geldiğimizde Berlin duvarı yıkılıvermiş. Sovyetler çökmüş. AET önce AT sonra da AB oluvermiş. AB isim değiştirmesi her ne kadar bizi pek ılgalamamışsa da bu aslında spill-over effect dedikleri şeyin politikaya taşması demekmiş. Yani AB bizden artık politik şeyler de istemeye başlamış hatta Türikiye’ye en kısasından gölge etme yeter demeye başlamış.
AB ile olan kısa 50 yıllık hikâyemiz bundan ibaret. Aslında geçen bunca süre boyunca AB o kadar değişti ve evirildi ki her seferinde de bizden başka şeyler istemeye başladılar. Ama yine de 1980 sonrasındaki tavırlarında en belirleyici şey ‘isteksizlik’ oldu. Bugün bir gerçek olarak da karşımızda duruyor bu. Türkiye AB için ne kadar uygunsuz ise AB’de Türkiye’yi içine almak için bir o kadar isteksiz. Sanki karşılıklı birbirlerini ekmeye çalışan iki satıcı arkadaş gibiler. Bir yandan sözler veriyor diğer yandan da arkalarından konuşuyorlar birbirlerinin. Biri yapacağım diyor yapmıyor, diğeriyse istedikçe kendinden geçiyor daha fazla şey isteyiveriyor. Velhasıl bu iş uzayıp böyle gidiyor.
Şimdi başa dönelim ve Barruso’dan bozma Barrosso‘ya Deniz Baykal şiarıyla soralım, Kardeşim Türkiye’yi AB’ye almayı gerçekten istiyor musun?
Apr
7
Postmodern CHPli Aysun Kayacı ve Kanaltürk Anketleri Işığında CHP Seçmen Profili
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Aysun Kayacı geçen hafta gündeme damgasını “Benim oyum neden dağdaki çobanın oyuyla eşit olsun!” cümlesiyle damgasını vurdu. Bunu reklam yapmak için söylemediğini saflığına vererek düşünüyorum. Aslında Aysun Kayacı tarihte hiç dillendirilmemiş ya da uygulanmamış bir sistemden bahsetmedi. Her Parlemento seçiminde herkes oy kullanamadı tarih boyunca, eski Yunanda sadece özgür erkekler, Fransa’da bir dönem aile reisleri fazla oy kullandı, bir dönem üniversite mezunları fazla oy kullandı, Osmanlı’da ve birçok yerde oy kullanabilmek için mülke sahip olmak ve belli bir oranın üstünde vergi veriyor olmak gerekiyordu. Bu sistemler genel olarak 20. yüzyılda son buldu. Yerini eşit oy ilkesine bıraktı. Türkiye’de eşit oy sistemi 1934 yılında Mustafa Kemal tarafından kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi ile uygulamaya girdi.
Geçen gün Ceviz Kabuğunda Kanaltürk izleyicilerine bu konu sorulmuş. Cevap olarak Yüzde 80 civarında oy herkesin oyunun eşit olmaması gerektiği yönünde gelmiş. -Gerçi Aysun Kayacı’yı destekleyen Pınar Kür’ü gördükten sonra beklenebilecek bir sonuçtu- Gelen mesajlar da genel olarak profesörle çobanın oyu neden eşit olsun minvalindeki mesajlarmış. Ben sonradan öğrendim ve ne yazık ki şaşırmadım.
Bir önceki yazımda Kemalistlerin Kemalist olamadığımdan bahsetmiştim. Gün geçmiyor ki beni haklı çıkarmasınlar. Atatürk egemenliği sultandan alıp halka veriyor, 1934
herkese eşit oy diyor, aradan birkaç 10 yıl geçiyor ve “Atam İzindeyiz!ciler” yani Postmodern CHPliler ezici çoğunlukla herkesin oyu eşit olmasın diyor. E tabi ideolojik temelsizlik böyle noktalara sürüklüyor insanları, Atatürkçülüğü salon toplantıları ile sınırlayan, farklı düşünceye izin vermeyen bir yapı eninde sonunda kendi de düşünemez oluyor ve giderek geriliyor. İşte o yüzden kemalizm hala Türkiye için modern bir ideoloji fakat Kemalistler!(Postmodern Kemalistler) Türkiye’deki en büyük gerici gücü oluşturuyorlar.
Aysun Kayacı’nın saflığı sayesinden dile getirmeye cesaret ettiği görüşü en azından çevremden bildiğim kadarıyla birçok Kemalist paylaşıyordu, bu son Kanaltürk anketiyle de teyit edilmiş oldu. İşte bu görüştür ki iktidar için her şeyi yapacak görüştür. Demokrasi onlar için de istenildiğinde inilebilecek bir tramvaydır bu konuda başkalarından farkları yoktur.Onlara Ergenekoncu yapan, darbeci yapan işte bu düşünce tarzıdır. Bu düşünce tarzı kemalist kişilik bozukluğudur. Yani kendini bu ülkenin tek sahibi sanma ve demokratik yollardan seçilemeyince hakkı yenildiği duygusuna kapılmak, ülke elden gidiyorculuğa başlamak ve bunu engellemek için de ergenekon örtüsü altında amerikan kucağına bile oturabilmektir.
Apr
5
İlhan Ağabey; Türk Solunun Simge İsmi
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Medyadan takip edebildiğimiz haberler kadarıyla bundan tam 1 hafta önce rahatsızlığından dolayı hastaneye kaldırıldı İlhan Ağabey. Ondan öncesini hatırlayanlar da pek tabii ki sabaha karşı 4 sularında evinden alınışını ve de zorlu bir sorgu sürecinden geçirilişini hatırlayacaklardı. Duayen gazetecimizin Amerikan Hastanesi’ne yatırılmış olması da hakkındaki haberlerin içinde yatan ayrıntılardan biriydi. Pek önemli bir ayrıntı değildi ama böylece tehlikenin ‘fazlasıyla’ farkında olan İlhan Ağabey’in zor günler için iyi bir birikim yaptığını da öğrenmiş olduk. Emektar bir gazetecinin düzgün bir kazancı olmuş olması zaten hepimizi mutlu edecek bir şeydi ama sıkı bir Amerikan karşıtlığının bayrağını taşıyan birisinin hatta böyle bir akımın liderinin hastalanınca ‘Amerikan’ Hastanesini tercih etmesi şaşırttı. Aslında şaşırılmaması gerekirdi di mi ya; İlhan Ağabe
y esnek adamdı, kendi işkencecilerini, bombacılarını, Molotofçularını bir hamlede affedivermişti. Sürekli muhalefet yaptığı bir Kültür emperyalizmine hastalandığında kendini teslim etmiş olması da onun için pekâlâ mümkün olabilirdi. Haberdeki diğer bir ayrıntıysa Türk solunun simge isimlerinden biri olarak bahsedilmesiydi kendisinden. Bu da beni bir süre derin düşüncelere gark ettirdi. İlhan Selçuk, Türk solunun simge isimlerinden biriydi. Bunda bir yanlışlık ya da bir terslik vardı. Bir yerlerde anlamsızlaşıyordu bu hitap, bu sıfat. Ne yazık ki anlamsızlık bilginin yanlış olmasından değil bizzat doğru olmasından kaynaklanıyordu ve bu da her şeyi daha da bulanıklaştırıyordu.
İlhan Selçuk’un sol içinde sivrilmeye başlaması şüphesiz ki Yön Dergisi’yle olmuştu ve sonrasında da Devrim Dergisi gelmişti. Hani şu darbe çığırtkanlığı yapmasıyla meşhur olan Devrim Dergisi. Bu derginin yazarlarından, Hasan Cemal daha sonraları askerden darbe yapması için medet umdukları o günleri ve asıl darbenin 12 Mart’ta kendi kafalarına inişini tebessümle anacaktı. Ama gelin görün ki İlhan Ağabey çabuk unutuyordu. Yoksa çabuk affediyor mu demeliydim? Çünkü o, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala askerden medet ummaya devam ediyordu. İlhan Ağabey gazetesi aracılığıyla bir şeyler yapmalı diyordu. Ne yapılması gerektiğiyse yine satır altlarında gizliydi! Böyle gereksiz ayrıntılar insanın zihninin içinden bir anda fırlayıveriyordu işte gazete haberlerine birazcık dikkat edince.
Daha sonrasında Yıldırım Türker, gazetesindeki köşesinden İlhan Selçuk’un simgelik durumu için, “ille bir simge olacaksa, demokrasi düşmanlığının, darbeci militarizmin, vahşi jakobenliğin simgesi olduğu daha rahat söylenebilir.” yazacaktı. Ben de soracaktım, İlhan Selçuk Türkiye’deki ayrımcılık, insan hakları ihlalleri, hukuk dışılık, çarpık düzen için ne yaptı? diye. Hukukun gidişatını hukuk dışı yollardan değiştirmekten medet ummak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Demokrasi adına bir taş koymak yerine sürekli demokrasinin önüne taş koymak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Başında bulunduğu gazeteyle beraber olmayan bir Türkiye gündemi üzerinden insanları en ihtiyaçları olmadığı şekilde kışkırtmak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Türkiye’den kopup giderken, kendisiyle beraber bir kitleyi de kopartıp götürmek ve Türkiye’yi AKP karşısında alternatifsiz bırakmak dışında ne yapmıştı İlhan ağabey?
Türkiye’de solun simge ismi olmak için ne yapmıştı İlhan Ağabey?
Gerisi boşluk, aynı Türkiye’deki solun durumu gibi. Aynı İlhan Selçuk’un Türkiye’deki solun simge ismi olması gibi…
Apr
2
Kemalistlerin Kemalist Ol(a)maması
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin - İdris Küçükömer bu ülkede sağ sol sol da sağdır demişti. bu tezat bu konuyla alakalı her konu için geçerli. öyle ki Türkiye’de kemalistim diyenler aslında anti-kemalistler.
Birkaç örnek verelim:
1) Mustafa Kemal vatandaşlık bağını hukusal temele dayandıran ve bildiğim kadarıyla bunu anayasaya koyan ilk liderdir, bugün kendilerine “kemalist” diyenler 301′i savunuyor, her türlü etnik çeşitliliğe karşı çıkıyor.
2) Atatürk 1924′de yasa çıkartıp askerlerin siyasete karışmasını engelliyor, ya asker olursunuz ya milletvekili diyor. bugün kendilerine “kemalist” diyenler tsk olsun da çamurdan olsun anlayışındalar. tek güvendikleri, inandıkları kurum tsk. darbeye bile sıcak bakanlar var. hatta çok daha ileri gidip 1 milyonu aşkın bir sivil kalabalık önünde, o kalabalığın gücünü, iradesini, orada oluş amacını hiçe sayarcasına “tabiki kemalist ordu konuşacak” şeklinde konuşabilen “kemalist!” üniversite hocaları var. halk konuşuyor orda sana ne oluor demek istiyorum kendisine buradan.
3) Atatürk ömrü boyunca çok partili rejim için çabalamış, tabi şartların gerektirdiği vesayet rejimine aykırı olmayacak şekilde. fakat ortada bir istek var: o da çok partili rejim. bugün kendini “kemalist!” addedenler kemalizm için parti kapatmak için ellerindden geleni ardlarına koymuyorlar. örneğin gün itibari ile toplamda halkın toplam yüzde 51 oyunu almış partiler hakkında kapatma davaları derdest.
4) Ulu önder bu ülkenin bir hukuk devleti olmasını istedi. o yüzden çok hukuklu düzene son verdi. modern yasaları iktibas etti. ülkenin her köşesine adliye sarayları kurdurttu. sırf ülkede hukuka güven oluşsun diye.
bugün ise “kemalistler!” hukuk devletinin yan yana asla var olamayacağı, hukuk devletinin tam anlamıyla karşıtı olan derin devleti- ergenekon çetesini koruyorlar, kemalizm adına!
Bütün bunları kemalizm adı altında yapıyorlar ya, hiç utanmadan, sıkılmadan. gerçi niye utansınlar, onlar bu ülkenin asli sahibi, bizler onların tabiyetindeyiz. Böyle düşünüyolar. Yıldırım Türker “Kemalist Kişilik Bozukluğu” teşhisinde ne kadar haklı.
