Hakan

Amazon ormanlarında yaşadıkları keşfedilen Envira yerlileri dünyada şaşkınlık yarattı. Peki dünya onları rahat bırakacak mı dersiniz? Bundan daha önce de İran’ın güneydoğusundaki Kerman eyaletinin dağlık arazisinde ilkel bir yaşantı süren küçük bir kabile daha bulunmuştu. İran hükümeti hala “cahiliye” devrinde yaşayan bu insanlara islam sancağını götürdü mü bilemeyiz tabii ama, bana Brezilyalı Envira yerlilerinin bundan sonraki hayatları -bulundukları coğrafyanın sürekli karnaval havasını yansıtırcasına- boyadıkları vücutlarından daha renkli olacakmış gibi geliyor. En iyi ihtimalle, modern dünya onları uzunca bir süre uğramamak üzere rahat bırakır. Ama yine de onlar bizi, biz onları görmüş bulunuyoruz artık, bunun geri dönüşü yok. Modern dünyanın bu yerlilere yüzünü ilk olarak bir helikopterle göstermiş olması ne kadar anlamlı değil mi? Gökyüzünde süzülen helikopterin içindeki modernler, ilkellere nasıl bir gururla “yukarıdan” bakıyorlardı kimbilir, düşünsenize. Yukarıdakilerin helikopterleri ve fotoğraf makineleri vardı, yerlilerin ok ve mızraktan başka bir şeyi yoktu ellerinde. Sonuçta yerlilerle helikopterdekiler arasındaki tek fark teknolojiydi. Ama bu -belki de medeniyet basamaklarında birkaç bin yıl önde oldukları için- modernlerin onlara yukarıdan bakması için yeterliydi de. Haberi fotoğraflayanın da, okuyanların da yaşadığı şaşkınlık, elbette bu çağda hala nasıl bu kadar ilkel yaşanabileceği üzerineydi. Bu şaşkınlık az önce söylediğim o en iyi ihtimali, yerlileri rahat bırakma ihtimalini pek bir zayıflatıyor kuşkusuz. Biraz da diğer ihtimalleri düşünelim. İddia ediyorum, eğer önümüzdeki günlerde yerlilerle ilgili birkaç ayrıntı daha ortaya çıkar ve haber yeterli popülerlik kazanırsa, bu yerlilerle ilgili bir-iki film çekilir. Senaryolar da şu şekilde olur tahminimce:

Birinci Film: Amazon Tutsağı
(Hollywood yapımı 3. sınıf aksiyon. IMDB notu 5.6 falan)
ABD’li bir antropoloji uzmanı yerlileri araştırmak için bölgeye gider. Daha sonra bir aksilik ötürü dış dünyayla iletişimi kesilir ve araştırmacımız da o bölgede mahsur kalır. Ama antropolog olduğu için yerlilerin dilini çat pat öğrenir ve onlarla birlikte yaşamaya başlar. Bu arada yerli kızlardan biriyle arasında da ufaktan bir yakınlaşma doğar. Ama bilmediği bir şey vardır, yerliler onun şeytani bir varlık olduğuna inanmıştır ve bir dahaki dolunayda kurban edecektir. Bu arada kaybolan antropologu kurtarmak için ABD’den bir ekip de yola çıkar ve Amazon ormanlarını taramaya başlar. Acaba dolunaydan önce yetişebilecekler midir? Veya sonradan kabile reisinin kızı olduğunu öğrendiğimiz antropologun sevdalandığı yerli kız kabilenin kurallarına karşı gelip antropologun kaçmasına izin verecek midir?

İkinci Film: Geliyorlar

(Filmin sloganı: “Yüzyıllar önce kaybetmişlerdi. Şimdi geri istiyorlar.”)

Koyu renkli afişinde korkunç bir yerlinin yüzü olan bir film hayal edin. Konusu da şöyle: “Envira yerlileri keşfedilir ve helikoptere ok ve mızraklarla saldırmaları vs. dünya çapında ilgi uyandırır. Bundan birkaç gün sonra Endonezya’dan yeni bir kabile keşfedildiği haberi gelir. Onlar da karşılaştıkları modern insanlara acımasızca saldırmaktadır. Ertesi gün Sibirya’da da keşfedilir yeni bir kabile. Mısır, İzlanda derken dünyanın dört bir yanı saldırgan ilkel kabile haberleriyle sarsılmaya başlar. Yoksa bu kadim kitaplarda anlatılan kehanetin gerçekleşmesi midir? Efsaneye göre binyıllar önce tanrı günahkarları cezalandırarak onları yer altına, ormanların derinliklerine ve daha pek çok izbe yere sürmüştür. Ama öyle bir gün gelecektir ki günahkarlar saklandıkları yerden çıkacak, binyıllar önce terk ettikleri dünyayı ele geçirmek için korkunç bir savaş başlatacaktır. Bu savaşı kaybetmelerinin tek yolu da Amazon ormanlarında saklı olan kutsal bir taşı bulup yok etmektir. Bu görev Amerikan ordusunda görevli Teğmen Steward McHein’e verilir. Ama bu sanıldığı kadar kolay olmayacaktır…”

Geyik bir yana, modernitenin lütuflarından da lanetlerinden de izole yaşayan bu kabile; artık öyle ya da böyle moderniteyle tanıştı. Belki biz onları bir daha hiç rahat bırakmayacağız, belki de bıraksak bile gökyüzünde gördükleri o korkunç şey bundan sonra o yerlilerin yaşantısını derinden etkileyecek. (Ne bileyim, belki de binlerce yıl o “kutsal kuş”un yeniden görünmesini bekleyecekler, bunun için tanrılara insan falan kurban edecekler) Post-modern dünyamıza kafalama giren bu renkli yerlilere şimdiden geçmiş olsun. Hoşgelmişler.

Hakan

Darbe olsa ve meclis feshedilse “şimdi ne olacak?” sorusu bu kadar yakıcı olmazdı belki de. Ama feshedilen çarşı olunca, belirsizlik egemen oluyor ister istemez. Çarşı’dan sonra Beşiktaş ne olacak? Tribünler ne olacak? Hatta diğer taraftar grupları bile aynı sorunun muhatabı kanımca. Çeyrek asırlık bir oluşumdan söz ediyoruz sonuçta. Futboldan ve futbol içi politikadan anladığımı söyleyemesem de, söz konusu yılların emeğiyle yaratılmış bir kültür, buna paralel oluşan bir yaşam biçimi, futbolun sadece futbol olmadığının en güzel örneklerinden biri olunca söyleyecek bir çift sözü oluyor insanın.

Burada öncelikle üzerinde düşünülmesi gereken şey, feshedilme olayı. Bir taraftar grubunun kendini feshetmesi herhangi bir derneğin veya platformun feshedilmesine benzemez. Sonuçta o taraftar grubu, bir grup kişinin toplanıp kurumsallaştırdığı ve sonrasında örgütlenerek büyüdüğü bir oluşum değil. Ortaklaşa emekle günden güne yaratılan ve zaman içinde yeniden üretilen bir kültürdür taraftar grubu. Oluşum süreci yapay ve dayatılan bir süreç değildir. Bu yüzden feshinin de bu derece yapay olması pek bir yere oturmuyor bu mantık çerçevesi içinde. Yani eğer Çarşı belli bir yaşam biçimi yarattıysa, “çarşı’yı feshediyoruz” demekle bu kültürü yok edemezsiniz. Çarşı’nın eğer gerçek anlamda sonu geldiyse, bu Alen’in aldığı kararla değil Çarşı’nın sönümlenmesiyle olmalıydı. Demek ki işin içinde benim bahsedecek kapasitede olmadığım futbol içi politika var. (Yanlış anlamaya mahal vermemek için politikadan kastımın ideolojik anlamda olmadığını belirteyim.) Ama politik sebepler bir yana, bu fesih kararından Çarşı’nın sönümlenmesine dair de kimi ipuçları elde ediyoruz diyebilirim.

Yazının başlığı bu noktada anlam kazanıyor. Ve Türkçe’nin bana sağladığı olanaklar doğrultusunda “pazar” kelimesini çift anlamlı kullanabiliyorum. Çarşı’nın pazara dönüşmesinin ilk akla gelen anlamı; Çarşı’nın markalaşması ve metalaşması oluyor şüphesiz. Medyanın ağzına sakız, boş spor yazarlarının yazısız kaldıklarında değinecekleri bir konuydu Çarşı. Yeraltı kültürüyle temellenmiş diyebileceğimiz bir yapıya sahipken, popüler kültürü besleyen bir kurum haline getirilmişti. Buna sebep olan şey de sanırım “pazar”ın ikinci anlamına denk düşüyor. Bir popüler kültür odağı olarak Çarşı, tüketim anlayışının kurbanı oldu; Çarşı’nın marka değerinden etkilenen Beşiktaşlıların uğrağı haline geldi. Ve önceden söylediğim gibi, Çarşı kemik bir anlayış üzerinden kitleselleşen bir kurum olamadı (daha doğrusu bu özelliğini koruyamadı), temel felsefesi olan isyankarlığı, Beşiktaş’a gözü kara sevdalanmayı vs. Çarşı sempatizanlarına benimsetemedi. Hatta, bu gayrıresmi Çarşılıların Çarşı kültürünü değiştirip şekillendirmesine izin verildi. Bir yanda Gündoğdu marşının Beşiktaş versiyonunu söyleyenleri görüyorduk, diğer yanda “Hz. Muhammed S.A.V.” ibaresi içeren pankartlar, hem anarşizm sembollü bayraklar vardı hem Türk bayrakları, “Mustafa Kemal hariç herkese karşı” pankartını bile gördü kapalı tribün. Tek ve güçlü sesli Çarşı, her sesin birbirine karıştığı bir perşembe pazarına dönüştü. Bu nedenle, Çarşı “büyümek”ten ziyade, “şişti.” Ve bu pompalamayı da bir yere kadar kaldırabilecekti, demek ki bugüne kadarmış.

Bundan sonra ne olacak sorusunu hala yanıtlayabilmiş değilim, ama umudum yaratıcı tezahürat ve pankartlarıyla (küfürleri bile ayrı bir yaratıcıydı Çarşı’nın) taraftarlığa başka bir boyut getirebilen, bir takımın nasıl sevilebileceğini cümle aleme öğreten Çarşı ruhunun bu fesih kararıyla yok olmayacağı yönünde. Evet belki şu an kapalının üstünde kara bulutlar var, ama biliyoruz ki yağmurlu bir günde aşık olmuştu Çarşılılar Beşiktaş’a, kara bulutlar korkutmaz onları.

Ængin – Faşist kavramını son zamanlarda, son zamanlarda kavramını kullandığımız kadar sık kullanıyoruz. Ülke ve dünya çok hızlı değişiyor ve her şey “son zamanlarda” olup bitiyor, yeni sonuçlar doğuruyor son zamanlarda. Faşizm iste bu son zamanların en etkili akımı adı konmadan yayılan ve uygulanan.Ve işte bu dünyadaki bütün faşsitlerin ötekini dışlama ortak noktasına eklemli bir ortak noktası daha var, ötekini yok saymayan,dışlamayanları yani ılımlaları öteki saymak, iç düşman, iç mihrak saymak. Ve iş bu noktaya geldiğinde iki düşman faşist hareket bir anda ortaklaşabiliyor. İki taraftan birindeki ılımlıların güçlenmesi iki faşist tarafı birden tehdit edebildiği için iki düşman birden ılımlılara karşı iki müttefik oluveriyor. Buna da faşizmin gizli eli demek lazım herhalde.

DTP TBMM’ye girdiği vakit kendi adıma çok umutlanmıştım. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un diyalogdan, barıştan yana söylemleri, biz Türkiye partisiyiz söylemindeki ısrarları, askeri değil siyasi çözüm istiyoruz açıklamaları; bu sırada Leyla Zana gibi Kürt Faşistlerinin partiden uzakta tutulmaları ve giderek marjinalleşmeleri 1169464676.jpgçok ciddi bir umut ışığı yakıyordu. Fakat işte bu noktada faşizmin gizli eli müdahale etti ve siyaseti yeniden düzenlemeye başladı. Önce Türk tarafı milliyetçilikle gazladıkları kitlelerin tepkisinden çekindikleri için “PKK’ya terör örgütü desinler” ön koşulunu ortaya attılar. DTP tabanı da zamanında Türk ve Kürt faşistleri tarafından milliyetçilikle yüklenmiş olduğundan bunu demelerine imkan yoktu. Ardından Kürt faşistlerin hamleleri geldi, önce parti başkanlığına şahinlerden Demirtaş getirildi. Ardından partili şahinlerin Türk basınında boy boy PKK kamplarında resimleri yayınlandı, 3-4 yerel yönetici saçma açıklamalar yaptı ve ortam gerdirildi, ılımlılar bu yolla köşeye sıkıştırıldı ve en son olarak da Ahmet Türk Ankara’da olmadığı sırada kendisinden habersiz bir şekilde şahinlerden Ayna grupbaşkanvekili seçildi. Bu olay üzerine Ahmet Türk istifa etmek zorunda kaldı.

1195268959.jpg

Çok umut vadeden DTP’nin 9 aylık bilançosu budur. Sonuçta kaybeden ılımlılar değil tüm Türkiye halkı ve Orta Doğu’da yaşayan tüm Türk ve Kürtlerdir. Kazanan çatışmalar üzerinden rant sağlayan faşistlerdir.

Peki kim bu faşistler? Biraz altını dolduralım. PKK ile savaştan rant sağlayan kimler ise onlardır. Savaş sürdüğü müddetçe daha çok ödenek alan, bu yolla kolay oy toplayan, bu yolla halktan haraç toplayan… herkes.

Hakan

Yalnızlık, yabancılaşma, şehirde/taşrada sıkışıp kalmışlık, iletişimsizlik ve daha bir sürü can yakıcı konuya değindiği, her sahnesi bir fotoğraf karesi olan filmleriyle Türk sinemasının yüz aklarından olan Nuri Bilge Ceylan, 2008 Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülüyle döndü. Atom Egoyan ve Clint Eastwood gibi önemli rakiplerini geride bırakarak hem de. Ama ödülü kazanmasından çok (zaten kendisi artık kazanınca sevindiren değil kazanamayınca üzen bir yönetmen olmuş bulunuyor diye düşünüyorum) Türkiye’yle ilgili kurduğu cümleyle kazındı daha çok akıllara: “Bu ödülü yalnız ve güzel ülkeme adıyorum.” Çok kapalı bir söz olduğu çok açık. Yalnızlık ve güzellik gibi kavramlar kişiden kişiye pek değişmez, hatta hemen hemen herkesin yalnızlık ve güzellik tanımları birbirine benzer diyebiliriz. Ama sözün sahibi yalnızlık temasını filmlerinde derinlemesine inceleyen ve estetik anlayışıyla çok farklı bir yerde duran Nuri Bilge Ceylan olunca, “yalnızlık” vurgusu Türkiye’nin uluslararası camiadaki yalnızlığından, aynı şekilde “güzellik” vurgusu da ülkemizin pastoral güzelliğinden çok daha farklı şeyler ifade ediyordur diye tahmin ediyorum. Elbette benimki de bir tahminden ibaret. En nihayetinde dünyanın en prestijli film festivallerinden birinde en iyi yönetmen ödülü almış birinin o anki duygularını tahmin etmek kolay değil. Ama öyle ya da böyle, bu söz söylendi ve o an ödül törenini izleyen televizyon karşısındaki herkes önce Nuri Bilge Ceylan’ın adını (Sean Penn’in telaffuzunda biraz problem olsa da) sonra da Türkiye’nin yalnız ve güzel bir ülke olduğunu duymuş oldu. Kahin olmaya gerek yok, bu film de Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmeyecek. Tıpkı ikisi de yalnızca 35000 seyirci tarafından izlenen Uzak ve İklimler gibi, bu filmin kaderinin de aynı olacağını söylemek hiç de zor değil. Bunun temel sebebi kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan’ın daha çok kalburüstü sinema izleyicileri tarafından tercih edilen bir yönetmen olması. (Bir sanat dalı için “kalburüstü sanatsever” tanımı yapmak çok ironik olsa da, bu maalesef bir dünya gerçeği.) Oturup Recep İvedik’le Nuri Bilge filmlerinin kıyaslamasını yapmak çok anlamsız bu yüzden. Ama başka bir mukayeseye girişmek istiyorum, ki sanırım daha can alıcı, o da “kültür elçiliği” kavramı üzerinden olacak. Türkiye -yalnızlığından olsa gerek- kendini dünyaya tanıtma konusunda en hevesli ülkelerden biri. Mesela yurtdışına futbolcu gittiğinde Türkiye liglerindeki maçlar kadar heyecanlı izlenir “lejyonerlerimizin” maçları. Onların takımı kazandığında kendi takımı kazanmış kadar sevinenler çok. Veya futbolu değil de, kültürün daha çok öne çıktığı müziği ele alalım. Tarkan’ın Fransa’da görece popülerleştiği yıllarda dillere dolanmıştı Tarkan’ın kültür elçisi olduğu. Yabancı müzik dinleme oranı gittikçe yükselen bir ülkenin şarkıcısıydı o ve Fransızlara Türkçe şarkı dinletiyordu. Bizde bir şarkıcıya yakıştırılan sıfat toplumsal belleğe kazınır, (”diva” Bülent Ersoy gibi, “minik serçe” Sezen Aksu gibi), Tarkan’da sanırım Fransa’da unutulup gitmiştir ama Türkiye’de hala akıllarda yer etmiş durumda kültür elçimiz oluşu. Tabii bu alanda tek değil, Sertab Erener de Eurovision başarısıyla bir senelik kültür elçimiz oldu; “everyway that I can”le yatıp kalktık neredeyse. Ancak kültürel anlamda nihai başarılara ulaşan iki isim, Orhan Pamuk ve Nuri Bilge Ceylan hiç göremedi aynı ilgiyi. İngilizce şarkıyla kazanılan eurovision’un kabarttığı milliyetçi duygular kadar olamadı Nobel ödüllü bir yazarı orijinal dilinde okuyabilmenin verdiği coşku (Aksine o milliyetçi duygular Orhan Pamuk’a akıllı olmayı niyaz ediyordu son görüldüğünde).Veya en iyi yönetmenin elinden çıkan filmleri altyazısız izleyebilecek olmanın hazzı da duyulmadı ki, Nuri Bilge Ceylan’ın Türkiye’de takdir ve hayranlıkla anılan bir isim olmasını beraberinde getiremedi. Sonuçta ne olursa olsun, Nuri Bilge yalnız ve güzel bir ülkede yalnız ve güzel bir yönetmen olarak yaşamaya, düşünmeye ve üretmeye devam edecek. Ama o nasıl Uzak’la aldığı Jüri Büyük Ödülü’nü yalnızlığa sürgün edilmiş Yılmaz Güney’e adamayı bildiyse, hiç değilse günün birinde onun değerini anımsayan ve aldığı ödülü Nuri Bilge’ye ithaf eden birileri de çıkar diye düşünüyorum. Umuyorum en azından.

Hakan 

Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.

Uğur

Türkiye’den sık sık “militer bir toplum” diye bahseder siyaset bilimciler ve sosyologlar. Dedelerimizden duyduğumuzsa bizim askeri bir millet olduğumuzdur. Gariptir ki aynı kapıya çıkar bu iki tanımlama da ve onları ayıran nüans ise, ilkinin bir olumsuzluğun altını çizmeye çalışırken, dedelerimizin övünülmesi -gereken- bir şeyden bahsediyor olmasıdır.

Bu toplumun üzerinden Bir Mayıs daha geçti gitti işte ve biz yine hissettik bu sert yapıyı kâh kafamızın üstünde kâh kafalarımızın içinde. En çok acıtanıysa belki de kafalara inen coplardan çok, toplumun eylemcilere karşı aldığı tavır oldu. Eylem yapanlar kaşınmıştı, provoke etmişlerdi ortalığı hatta huzuru bozmuşlardı. Bu ülkede her kim itiraz etse otoriteye karşı zaten bozulan hep halkın huzuru olurdu. Ya da asıl huzuru daimi bozanlar bir şeyler yapar eder ve böyle hissedilmesini başarırlardı.

Bizler bir mayıs sonrasını da ilk kez şiddet görüyormuşçasına şaşkın, ilk kez haksızlığa uğruyormuşçasına hayal kırıklığı altında geçirdik. Oysa iyi biliyoruz ki bu “darbe”ler kafamıza hayatın her anında inmeye devam ediyor. Mesela Tuzla tersanelerinde “köyden” geldiği için kendi beceriksizliklerinden(!) ölen işçilerimiz var. Ölenlerin artmasının sebebi de aslında çalışan sayısının artmış olması. Onların öldüren, ihmalkârlık, sağlıksız çalışma şartları değil sadece ve sadece kendi bireysel eksiklikleri yüzünden ölüyor bu insanlar! Bunu da ben söylemiyorum, bizzat devletin yetkilisi söylüyor. Ona göre güvenlik önlemlerinde bir sorun yok, hatta madenlerde yüzlercesi ölürken tersanede onlarcası ölmüş çok mu? Bu sözler sizin için anlaşılmaz, komik, absürt olabilir ama toplumun genel kesimini tatmin etmeye yetiyor olacak ki, tepkisini koymaya çalışan sendikacılara, işçilere yöneltilen suçlama, huzuru bozmayın, ortalığı karıştırmayın şeklinde oluyor.
Peki, içinde bulunduğumuz bu şiddet ve anlayışsızlık çıkmazını nasıl aşacağız? Bir çıkış var mı hayatımızda demokrasiye doğru uzanan. Mesela İstanbul‘da yaşamın zehir olmadığı Mayıslar görebilecek miyiz? Yöneticilerin kendi iktidar hırsları uğruna, gösterilerin, eylemlerin, demokratik tepkilerin engellendiği günlerin ötesini görebilecek miyiz? Mesela militer bir toplum değil de demokratik bir toplum olduğumuzu görebilecek miyiz? Şimdilik bunlar biraz hayal gibi görünüyor olsa da biliyoruz ki başarmak istiyorsak; bunun için mücadele etmemiz gerekiyor, bunun söylemini oluşturmamız gerekiyor. Bıkmadan usanmadan eşitsizliğe, insan hakları ihlallerine, şiddete, ayrımcılığa karşı bir söylem üretmemiz gerekiyor. Ancak biz değiştirebileceğimize inanırsak bir şeyler değişebilir hayatımızda. Bodrum’daki çevre katliamına, nice Bir Mayıslardaki insan avına, Tuzla’daki emek kıyımına ve nice eşitsizliğe karşı bıkmadan, usanmadan mücadele etmemiz, “doğrunun” dayatılmaya çalışılan “mutsuzluk” değil, toplumun genelinin mutluluğu ve eşit haklara sahip olması olduğunu vurgulamamız gerekiyor. İşte o zaman, belki bir gün siyaset bilimciler ve sosyologlar Türkiye’yi tanımlarken, “demokrasiye evirilen bir toplum”dan bahsederler de, bu konuda dedelerimizden fikir olarak ayrılmış olurlar.

Hakan 

3 Haziran Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümü. Genelde Nazım Hikmet’in mezar yeri tartışmalarının görece gündeme geldiği bir tarih olageldi bu gün, bu sene de öyle olacaktır diye tahmin ediyorum. Anadolu’da bir köy mezarına gömülmek gibi dünyanın en mütevazı vasiyetlerinden birinin 45 yıldır yerine getirilmemesi ayıbı Nazım Hikmet’in kemiklerini sızlatıyor mudur bilemem ama, Nazım Hikmet söz konusu olunca benim içimi sızlatan bir başka konu var ki değinmeden olmaz diye düşünüyorum.

Nazım Hikmet’in sadece yazdıklarıyla değil, kişiliğiyle ve kişiliğine paralel olan yaşantısıyla da Türkiye ve dünya için önemi tartışılmayacak biri olduğunu söylersem ne çok yeni ne de çok iddialı bir laf etmiş olurum. Ancak buna rağmen, ülkemizde Nazım Hikmet’e hak ettiği değeri vermek yerine, başka Nazım Hikmetler yaratılıyor. Bundan şunu kastediyorum; Nazım Hikmet, sanatı, kişiliği ve yaşamıyla herkese örnek olabilecek bir insan olmasına rağmen, kimi özellikleri ön plana çıkartılarak “pazarlanıyor”. Pazarlanmayı tırnak içinde kullanıyorum, çünkü bu eylem illa ki ticari amaçla yapılmıyor. Elbette ticarileştirildiğini gördük, sanki Nazım’la aynı “hürriyet” algısına sahipmiş gibi reklamında kullandı onu malum gazete. “Karıma mektup” şiirinden dizeleri Amerikanvari bir skeçle Digiturk reklamında da kullanıldı zamanında. Ama bunlar, işi zaten pazarlamak olanlardan beklenecek türden hakaretlerdi Nazım Hikmet’e. Tabii tıpkı Deniz Gezmiş’in kimilerinin ulusalcılığına ve kemalistliğine, kimilerininse silahlı mücadele tutkusuna malzeme olarak kullanılması gibi Nazım Hikmet de CHP’sinden illegal örgütlerine farklı siyasi hareketler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanıldı/kullanılıyor. Bu da aynı şekilde, bir insanın metalaştırılmasından başka bir şey değil, ve yine aynı şekilde, bu yapılanlar da yapanlardan beklenilecek türden davranışlar.
Ama bence Nazım Hikmet’e asıl yapılan ayıp, onu gururla taşıdığı siyasi kimliğinden soyutlayarak meşrulaştırmaya çalışmaktır. Onun muhalif yanlarını kırpıp “memleket şairi” olarak sunmaya çalışmak böyle bir şeydir mesela. Veya kavgasını anlattığı şiirleri gözardı edip sevda şiirlerini ön plana çıkarmak da öyle. Tüm bunlar iyi niyetle yapılıyor olabilir, ama yapılanların yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez. Nazım Hikmet zaten en değerli şairlerimizden biridir, eğer hak ettiği değer verilmiyorsa bu Nazım Hikmet’in değil ona bu değeri vermeyenlerin suçudur. Ona değer kazandırmaya çalışmak için adını -hemen hemen kimsede olumsuz düşünce uyandırmayan- “memleket” veya “sevda” gibi kavramlarla anarak pazarlamak, dolaylı olarak Nazım’ın değerini anlamamak anlamına gelir. Çünkü büyük insanların meşruiyete ihtiyacı olmaz. Çünkü onu yarınlara taşıyacak olan, sivri noktaları -sanki utanılacak bir şeymişçesine- kırpılmış ve böylece toplumca kabullenilmiş bir Nazım Hikmet algısı değil, onun kendi elleriyle yarattığı yaşamı, düşünceleri ve şiirleri.

Hakan

9 Mayıs’ta gösterime giren ve -gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilen- Dalga (Die Welle) filmiyle birlikte faşizmin yükselmesine neden olan nedenleri ve motivasyonları, faşist yapılanmaların iç dinamiklerini ve çevreyle ilişkilerini, ve faşizmin kayda değer bir güce ulaşmasının sonuçlarını gözlemleme olanağı bulduk. Kısacası, yaklaşık 100 dakika süren bir sosyal psikoloji deneyimi üzerinden faşizm tahlili yaptık kendi kafamızda.

Faşizmin yükselişe geçtiği 1920′ler ve 30′lar boyunca -ve faşizm yenildikten sonra da devam etmek üzere- özellikle Fransız ve Alman düşünürler insanların nasıl bu kadar kolay faşist olduklarını anlamaya çalıştılar. İnsanları faşizme iten psikolojik nedenler, toplumun sosyolojik altyapısı, faşist ideolojinin ekonomi-politiği vs. gibi tüm etkenler enine boyuna incelendi ve incelenmeye devam ediyor. Oysa tüm bunların aksine, Dalga’da faşizmin çok yüzeysel bir şekilde irdelendiğini görüyoruz. Zaten film otokrasi anlatımıyla başlıyor, ancak henüz otokrasi-faşizm ayrımı net bir şekilde yapılmadan (ve otokrasinin diğer türleri yüzeysel olarak bile irdelenmeden) bir faşist örgütlenme deneyinin içinde buluyoruz kendimizi. Söylediğim yüzeysellik de burada ele veriyor kendini. Faşizm, kimi faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkar, ve bahsetmiş olduğum gibi bu faktörler kendini geniş psikolojik, sosyolojik ve ekonomik altyapılarda gösterir. Faşizmin ritüelleri, sembolleri ve diğer tüm “kült” oluşumu faşist örgütün ortaya çıkışından sonra yerleşir. Yani insanlar bir faşist selamlama hareketinin ve karizmatik bir faşist amblemin etkisiyle birden faşiste dönüşmezler, bu gibi olgular faşizmin yükselmesiyle birlikte zuhur eden kültür oluşumunun yansımalarıdır. Bu yüzden Dalga, faşizmi eksik anlatmanın ötesinde, faşizm analizine tersten başlayarak en büyük hatayı yapıyor bence. Elbette filmde ki karakterlerin bir aidiyet ihtiyacı içinde olduğuna dair pek çok sahne izliyoruz. Ailevi problemleri olanlar, aşağılananlar, sevgilisi olmayan gençler ve saire gibi, bireyselliği eriten bir çatı arayışında olan çok kişi var filmde. Bu kişilerin faşizme yönelmesi doğal, ancak gördüğümüz kadarıyla “dalga” adlı örgüt bu kişilerin topluma veya başkalarına karşı olan öfkelerini kusabilecekleri bir olanak sunmuyor, bahsettiğim kimi ritüeller ve şehirde “bir gecelik vandalizm” turu haricinde. Ayrıca faşist bir örgüt oluşumundan sonra bir “öteki” arayışına girişmez, örgütlenmesini “öteki” üzerinden yükseltir. Yani filmde gördüğümüz şekliyle tek tipleşmeyi kabul etmeyen Karo’ya yönelik tepki, faşist örgütün kurulmasından sonra gerçekleşmemeli, Faşist örgüt daha kurulumundan önce kendini öteki üzerinden tanımlamalıydı. Bu nokta da bence filmin faşizmi tersten okumak kusurunu ele veren bir örnek.

Peki filmde hiç mi önemli sahne/olay yok? Elbette var. Bunlardan biri Anarşist punk’lar ve Karo örneklerinde gördüğümüz anti-faşist mücadelenin zayıflığı. Bir başka deyişle, film faşizm analizinde sınıfta kalsa da, anti-faşist mücadelenin eleştirisinde çok doğru noktalara parmak basıyor. Anarşist grubun faşizmin şiddet potansiyelini görünce kaçması ve sonrasında mücadeleyi arabaya boya atmak gibi nispeten pasif bir noktaya geri çekmesi faşizmin önüne neden ve nasıl geçilemedini çok güzel gösteriyor. Bir diğer önemli sahne de Karo’nun “Dalga’yı Durdurun!” bildirilerini çoğaltıp dağıtırken yaşadıklarıydı. Yönetmen Karo’nun bildiriyi basarkenki gerginliğini ve gece okulda bildirileri sınıfların önlerine dağıtırken yaşadığı korkuyu, kamera açılarını etkili bir biçimde kullanarak kusursuz biçimde yansıtmış ekrana. Karo’nun bildiri deneyiminden şunu anlıyoruz ki, açık bir şiddet tehditi olmasa da, anti-faşist mücadelenin içine sinmiş bir korku var. Ama bu korkuya yenilmemek şart. Karo da aynısını yapıyor, her ne kadar başarılı olamasa da.

Sonuç olarak, faşizmi sadece Sineklerin Tanrısı ve daha pek çok eserde karşımıza defalarca çıkmış olan “içimizde daima var olan kötülük” üzerinden açıklamak ve bu faşizm deneyinin ne nedenlerinin ne de sonuçlarının altını yeterli şekilde dolduramamak filmin en büyük eksisi olsa da; insanları bir süreliğine faşizm üzerine kafa yormaya ittiği için bile Dalga görülmesi gereken bir film diye düşünüyorum.

Ængin – Dün Kanaltürk’ün satışı haberini okuduğumda bunun aspargas olabileceğini düşündüm fakat daha sonra teyitler geldi, sonra da Tuncay Özkan’ın tamamen duygusal basın toplantısı. O noktadan sonra hafif bir gülümseme belirdi bende. Cumhuriyet’in son kalelerinden olduklarını söyleyenler kaleyi boşaltmışlardı.

Fiyat bu şartlarda oldukça iyi 5-7 milyon dolar borcu olduğu söylenen, hükümetle kavgalı bir şirketi 40 milyon dolar da üste alarak satıyorsunuz. Gayet iyi bir alışveriş. Aynı Oyak’ın Oyak Bank’ı Hollandalı İng Bank’a 2 küsür milyar dolara satması gibi. Fakat işte sorun da burada, ikiyüzlülük de burada. Oyak olarak milli milli konuşup şurayı yabancıya sattırmam, bunu yerli alabilirdiyip bankanızı yabancılara satıyorsunuz, Tuncay Özkan olarak hükümeti çoğu zaman objektif sınırların çok dışında eleştiriyorsunuz sonra da televizyon istasyonunuzu o hükümetin yaltakçısı bir gruba satıyorsunuz. Nerde kaldı çekilen hamasi nutuklarınız, nerde kaldı milleti gazlayışınızi nerde kaldı bu yolla çevrenize topladığınız kalabalığın size olan güveni! Cumhuriyet’in son kaleleri bu fiyatlara mı satılacaktı ey ulusalcılar!

Gerçi ulusalcı zevatın para ile ilişkileri bu boyutta da değil sadece, örneğin bizkackisiyiz.com sitesinde haberlere yorum yapabilmek için yıllık 20 YTL ödüyorsunuz ve fakat eleştiri yaparsanız hemen 50 yaşındaki emekli öğretmen chpli mualla hanım tarafından siteden atılıyorsunuz, ya da siteye reklam verenlerin reklamlarına tıklaın onlarca ulusalcı hede hödö gibisinden uyarılar var. Öyle ya eline bayrak al, akp’ye karşı salla, o andan itibaren en vatansever sensin! ne düşündüğünün, amacının ne olduğunun önem yok. Titan saadet zincirinden ne farkı şimdi bunun?

ozkan.jpgBu ülkede ne kadar yolsuzluk varsa üstü ya bayrak ya da din ile örtülür. Bu kutsallar size her zaman ne yaparsanız yapın meşruluk kazandırır. Kaçak inşaata dev türk bayrağı çekersiniz, mafyasınızdır toplumu kemirerek aşaan bir asalaksınızdır fakat türk bayraklı rozetiniz vardır ve her işi millet adına yapmaktasınızdır, darbe planlıyorsunuzdur fakat bu tabiki de milli! bir darbedir, bu ülke için kurşun atan da yiyen de şereflidir zaten,sitenizereklam veren bayraklı vatanseverin sitelerine yönlerdimekte hiçbir etik sapması görmezsiniz, vatan millet diyip gazladıktan sonra milleti, kemikleşmiş izleyiciyi yarattıktan sonra satarsınızk kanalınızı, dert mi? Hepsi “Bayrak” uğruna.

uğur 

Gene garip bir şeyler oldu. İnsanlar dayak yedi, coplandı. Sonrası da bizi hiç şaşırtmadı çünkü suçlu yine dayak yiyenler, devletse huzuru sağlayandı. Muammer Güler var İstanbul Valiliğinde ve suçlu yine onun karşısında her kim duruyorsa. Her kötü olay münferit bu ülkede, her kim eleştiriyorsa vatan haini… Ve Valimiz Güler, hala gülüyor, hiç niyeti yok bırakın istifayı, özeleştiri yapmaya bile.

Next Page →