Ængin – Kenan Evren yargılanması halinde intihar edecekmiş. Birçok kişini aksine ben intihar edeceğine inanıyorum. Zira Kenan Evren’in yargılanması onu ülke tarihine layık olduğu şekilde hain olarak geçirecektir. İşte Darbeci Paşa bunu istemez, intihar ederek kahraman olmaya çalışabilir. Arkasından “İyi adamdı, gururuna yediremedi intihar etti.” denmesini isteyecektir.Yine Kenan Evren bu demeci verirken bir yandan da gururlu bir insan portresi çizerek ne yaptıysa millet için yaptığını yargılanmanın gururunu kıracağını demeye getiriyor. Ciddi bir çırpınış hali içinde kendisi.

Bu arada tabi Deniz Baykal’ın yargılanma konusunda ne kadar ciddi olduğunu da bilemiyoruz fakat şartlar bu çıkışın hem zaman hem de yapıldığı mekan olarak Ergenekon Davası ile ilgili olduğunu gösteriyor. Bu çıkıştan maksat Akp’nin Ergenekon Davası konusundaki temel argümanı olan darbecileri yakalamak, darbeleri engellemek amacını, Kenan Evren’i öne sürerek etkisizleştirmek istiyor. Kenan Evren’in yargılanma yolunu açacak düzenlemeleri yapmayan Akp’nin samimiyetsizliği ortaya çıkacak, Ergenekon Davasındaki temel argümanı bu şekilde çürümüş olacak. Deniz Baykal’ın düşüncesinin bu yönde olması büyük ihtimaldir. Baykal buradan kendi pozisyonunu da sıfatlarına “Darbe Krşıtı” sıfatını ekleyip gçlenerek çıkıyor. Bundan sonra onun için Ergenekon Davası’na köstek olan darbe yanlısı siyasetçi yargısıyla yaklaşma daha zor olacak.

“Malumdur efendim, İran’da bir süredir bir şeyler oluyor. Sırtını Rusya, Çin ve diğer ‘3’üncü dünya ülkelerine vermiş görünen Ahmedinejad’in karşısında birden reformlardan bahseden eski başbakan, batı yanlısı Musavi belirdi. Önce ortaya çıkan büyük umut ve sonrasında adilliği tartışmalı bir seçim süreciyle İran epeyi karıştı. Sokaklar da şimdilerde bu iki liderin taraftarlarının yoğun çatışmalarıyla kan-revan içinde. Bu kan revan içerisinde de oligarşinin yeni bir karanlık kolu belirdi. Devrim muhafızlarına alışmıştık ama onlardan daha informal ve kuralsız olan ‘Besic Milisleri’yle tanışmış olduk bu vesileyle. Sanki bir 3. dünya fıkrası gibi ama ne zaman bir muhalefet oluşsa hemen yanında da öldüresiye! rejim savunucusu olan ‘mahelle gençleri’ bitiveriyor.

Besic milisleri de bunlardan biri işte. Tarihin şahit olduğu en ‘pis’ paramiliter yapılanmalardan biri olmakla birlikte Ahmedinejad’e desteği üst seviyede olan bir yapı.
Kalaşnikof, sopa, zincir ve ustura en temel silahları. Nida’yı öldürürken olduğu gibi keskin nişancı tüfekleri de kullanan bu zavallılar, işsiz güçsüz garibanlardan seçilip üç kuruş parayla bir eline silah diğerineyse Kur’an verilen tiplerden oluşuyor. Öldürürken, döverken, işkence ederken bunu Allah için yaptığını düşündüklerine de hiç şüphe yok…

Öte yandan da tam bir kalıba sokulamayan Musavi yandaşları var. Her ne kadar İran’da bir şeyleri kökünden değiştirmeye niyetli gözünü budaktan sakınmayan ve özellikle kadınlardan (malum en çok baskı gören grup) oluşan insanlar gibi gözükseler de mevzubahis İran olunca katıksız bir şekilde bunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü her ne kadar söylemleri oldukça keskin görünse de, verdiği mücadele için ölmeyi göze alsalar da, bütün tehditlere ve uyarılara karşı sokağı iktidara teslim etmiyor olsalar da, verdikleri mücadelenin basit bir iktidar mücadelesi ötesi olduğunu düşünmek zor. Çünkü akla gelen ilk soru: Hamaney’in kayıtsız şartsız sahip olduğu iktidarın altında Ahmedinejad olsa da ne fark eder, Musavi olsa ne fark eder? oluyor.

İşte İran’daki durumlar bu şekilde devam ediyor. Ortadoğu’nun buğulu topraklarında ne zaman bir karışıklık olsa bizler de endişeyle takip etmeye başlıyoruz. Kimisi, ülkemize sıçraması olası bir savaş tehdidinden, kimisi ekonomiyi bozacak bir krizden, kimisi İslamileşmekten korkarken, high politics’ten nasibini alamamış bazı saftirikler de ölecek/kötü muamele görecek insanlar için endişe ediyor.

Asef Bayat’ın onlarca defa değindiği gibi İran dinamik bir toplum, derin kültür mirasına sahip olan bir toplum. Şimdide bu dinamikler tüm gücüyle sokaklarda birer dinamit gibi patlıyor. Her gün bir açıklama, her gün bir kınama ve ülkemizden de alışkın olduğumuz gibi isyan ettikçe ‘hain’leşen insanlarla dolu tüm bir ülke. Geçmişteki başarısız reform girişimleri insanın içindeki beklentiyi azaltıyor. Geçmişte, Hatemi iktidarının yarattığı büyük hayal kırıklığı da aslında yukarıda belirtilen cumhurbaşkanı kim olursa olsun asıl yönetim mekanizması Ayetullahların elinde olacak olması, bu umutsuzluğun en önemli sebeplerinden. Tüm bu nedenlerle de her ne kadar Musavi yandaşları büyük bir mücadele gösteriyor olsa da, topyekün bir devrim olmadan özgürlüklerine kavuşmaları zor gözüküyor.

Her şeye rağmen binlerce insan inandıkları şeyler için, özgürlük demokrasi için yanı başımızda hayatlarını ortaya koyuyorlar. Evet, İran’daki katılaşmış totaliter yapı yakın zamanlarda bir demokratik/modernleşmeyi mümkün kılmayacaktır. Görünen odur ki sokaklarda daha fazla kan kacak, İran’ın protest ruhu daha fazla dışarı akacak ve İran yönetimi kendi yanında olmayan her şey için tüm dünyayı suçlamaya devam edecektir. Ama şunu da unutmamalıyız ki, mücadele etmeden, çalışmadan, istemeden de hiçbir hak kazanılamıyor. Hiçbir hareket başarıya ulaşamıyor. Onca umutsuzluğun ve baskının içinde bu büyük halk hareketi için canını ortaya koyan insanları saygıyla selamlamak ve mücadelelerine gönülden destek vermek bizim de vicdan borcumuz olmalı”

 ortegus

3 Haziran ‘63…
 
Malumdur…
 
Evinde uyanmaya alışamayan bir adamın evinden çok, hatta belki yıldızlar kadar uzakta öldüğü gün.
 
Dev gibi bir çınarın gölgesini hak eden masmavi gözleriyle, elli okkalık yüreğini vatana veren hasretiyle…
 
Sahiplenmedik, sahiplenemedik… 3 haziran olmasa aklımıza bile tek tük gelir… Bi de onun sözlerini kendi şarkılarına güfte yapmasalar tabi… Slogan vardır, bilen bir de Livaneli’nden Zülfü iyi bilir: ‘Nazım Para için Yazmadı’…
 
Çok ekmeğini yediler.
 
Biz de çok gördük aslında Nazım’ın faydasını; onunla açıldık sevgiliye çoğu zaman, ya da en azından onunla tattık gurbette olmasak bile gurbetin acısını (aslında bu acıyı sadece tattığımızı zannettik) vs vs vs…
 
Usta yaşasaydı…
 
Yaşamasaydı…
 
Kısa olsun…
 
Aklımızda değilse bile dilimizdesin…
 
Sağolsunlar…
 

ortegus

Komplo teorilerine öyle çok prim tanıyan, onların peşi sıra giderek, abidik gubidik saplantıları olan biri olamadım hiç bir zaman. Aslında olsam da fena olmazdı, heyecan olurdu belki hayatımda biraz daha. Mesele mayınlı arazilerin temizlenmesi meselesi… Mayınlı arazinin varlığını da tartışmak istiyor aslında bu bünye ama konuyu dağıtmaktan çekinirim. O nedenle esas meseleye hızlı bir giriş yapmak yerinde olur:

 

Mayınlı arazilerin temizlenmesi ve İsrail’e 49 yıllığına kiralanması meselesi!

Neymiş efendim: Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında, 49 yıl boyunca bu araziler bir İsrail firması tarafından kullanılacakmış. Muhalefet partileri bu konuda karşı cephedeki koltuklarına kuruldular ve bu plana komplotif kaygıları yüzünden karşı çıkıyorlar. Ha bende karşı çıkıyorum ama başka nedenlerim var ki bu yazının esas nedeni de tam olarak budur aslında. Uzun tartışmalar sonrasında ortaya çıkan tasarıyla iktidar partisi geri adım attı ve bahsi geçen arazilerin İsrailli firmalara peşkeş çekilmesi inadından vazgeçmiş görünüyor. Ancak mayınları temizleme işi yine büyük olasılıkla yap-işlet modeliyle yandaş bir gruba ihale edilecek ama milliyetçi nüvelerle kuşanmış olan muhalefetimizin arzuladığı İsrail’i kapı dışında tutma işi şimdilik görünürde sağlanmış olacak. Gerçi İsrail’in ne denli kapı içi bir müttefik olduğu en şapşal bünyenin bile malumudur.

 

İktidar, temizlenen arazinin bölgede yaşayan köylülere tarım arazisi olarak verilmesine şiddetle karşı çıkıyormuş. Bu nedenle arazinin halka dağıtımı kesinlikle düşünülmüyormuş. Onun yerine arazilerde gerçekleştirilmesi düşünülen yatırımlar sonucunda ortaya çıkacak istihdam sorunu için kullanılacakmış bölge halkı!

 

Bunca yıldan beri babalarını, kardeşlerini ve dahi bilumum akrabalarının ölümüne neden olan bu mayınlı arazilerin bu insanlara yar edilmemesinden daha düşünceli bir davranış olabilir mi gerçekten? Şimdiye kadar ekmekleri uğrunda başkalarının kaçak mallarının hamallıklarını yaptıkları için tam da o topraklarda ölen bu insanlar, bundan sonra yine bu topraklarda yatırım yapacak olan ekmek ve emek kaçakçılarının köleleri olacaklar. Sevinmek mümkün değil elbette ama insan üzülemiyor bile. Çünkü bu konuda iktidar ve muhalefet öyle bir işbirliği içindeki, tasarı hangi haliyle kabul edilirse edilsin, bölge halkına yine de faydası olmayacak gibi.

 

Hükümet, Ekonomi konusunda ne kadar yetkin insanlarla dolu olduğunu tam da krizin orta noktasındayken nerdeyse bütün ekonomi bakanlarını değiştirerek herkese ispat etmişti zaten. Ancak bu durumdayken bile peşkeş çekilecek ne kaldı derdine düşülmüş olmalı ki parlak bir akla, ekonomiye kazandırma bahanesiyle bu atıl alanlar gelmiş olmalı. Ya da başta tam tersini söyledim ama insanın aklına geliyor işte; acaba birileri buraya göz koydu da onun için mi bu alanlar şimdi gündeme geldi?

 

Var olan ekonomik sistem içinden bakıldığında bu alanlar üretime ve istihdama yönelik oldukça önemli bir açılım sağlayabilecek durumda. Ayrıca özellikle bahsi geçen bölge halkının yoksulluğu ve ezilmişliği gün gibi aşikâr iken, bu insanların başına yeni yarı feodal yarı kapitalist tam sömürücü ‘yatırımcıları’ dikmek bu insanlara yapılabilecek pis bir şaka olsa gerek.