ortegus

3 Haziran ‘63…
 
Malumdur…
 
Evinde uyanmaya alışamayan bir adamın evinden çok, hatta belki yıldızlar kadar uzakta öldüğü gün.
 
Dev gibi bir çınarın gölgesini hak eden masmavi gözleriyle, elli okkalık yüreğini vatana veren hasretiyle…
 
Sahiplenmedik, sahiplenemedik… 3 haziran olmasa aklımıza bile tek tük gelir… Bi de onun sözlerini kendi şarkılarına güfte yapmasalar tabi… Slogan vardır, bilen bir de Livaneli’nden Zülfü iyi bilir: ‘Nazım Para için Yazmadı’…
 
Çok ekmeğini yediler.
 
Biz de çok gördük aslında Nazım’ın faydasını; onunla açıldık sevgiliye çoğu zaman, ya da en azından onunla tattık gurbette olmasak bile gurbetin acısını (aslında bu acıyı sadece tattığımızı zannettik) vs vs vs…
 
Usta yaşasaydı…
 
Yaşamasaydı…
 
Kısa olsun…
 
Aklımızda değilse bile dilimizdesin…
 
Sağolsunlar…
 

Hakan

Yalnızlık, yabancılaşma, şehirde/taşrada sıkışıp kalmışlık, iletişimsizlik ve daha bir sürü can yakıcı konuya değindiği, her sahnesi bir fotoğraf karesi olan filmleriyle Türk sinemasının yüz aklarından olan Nuri Bilge Ceylan, 2008 Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülüyle döndü. Atom Egoyan ve Clint Eastwood gibi önemli rakiplerini geride bırakarak hem de. Ama ödülü kazanmasından çok (zaten kendisi artık kazanınca sevindiren değil kazanamayınca üzen bir yönetmen olmuş bulunuyor diye düşünüyorum) Türkiye’yle ilgili kurduğu cümleyle kazındı daha çok akıllara: “Bu ödülü yalnız ve güzel ülkeme adıyorum.” Çok kapalı bir söz olduğu çok açık. Yalnızlık ve güzellik gibi kavramlar kişiden kişiye pek değişmez, hatta hemen hemen herkesin yalnızlık ve güzellik tanımları birbirine benzer diyebiliriz. Ama sözün sahibi yalnızlık temasını filmlerinde derinlemesine inceleyen ve estetik anlayışıyla çok farklı bir yerde duran Nuri Bilge Ceylan olunca, “yalnızlık” vurgusu Türkiye’nin uluslararası camiadaki yalnızlığından, aynı şekilde “güzellik” vurgusu da ülkemizin pastoral güzelliğinden çok daha farklı şeyler ifade ediyordur diye tahmin ediyorum. Elbette benimki de bir tahminden ibaret. En nihayetinde dünyanın en prestijli film festivallerinden birinde en iyi yönetmen ödülü almış birinin o anki duygularını tahmin etmek kolay değil. Ama öyle ya da böyle, bu söz söylendi ve o an ödül törenini izleyen televizyon karşısındaki herkes önce Nuri Bilge Ceylan’ın adını (Sean Penn’in telaffuzunda biraz problem olsa da) sonra da Türkiye’nin yalnız ve güzel bir ülke olduğunu duymuş oldu. Kahin olmaya gerek yok, bu film de Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmeyecek. Tıpkı ikisi de yalnızca 35000 seyirci tarafından izlenen Uzak ve İklimler gibi, bu filmin kaderinin de aynı olacağını söylemek hiç de zor değil. Bunun temel sebebi kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan’ın daha çok kalburüstü sinema izleyicileri tarafından tercih edilen bir yönetmen olması. (Bir sanat dalı için “kalburüstü sanatsever” tanımı yapmak çok ironik olsa da, bu maalesef bir dünya gerçeği.) Oturup Recep İvedik’le Nuri Bilge filmlerinin kıyaslamasını yapmak çok anlamsız bu yüzden. Ama başka bir mukayeseye girişmek istiyorum, ki sanırım daha can alıcı, o da “kültür elçiliği” kavramı üzerinden olacak. Türkiye -yalnızlığından olsa gerek- kendini dünyaya tanıtma konusunda en hevesli ülkelerden biri. Mesela yurtdışına futbolcu gittiğinde Türkiye liglerindeki maçlar kadar heyecanlı izlenir “lejyonerlerimizin” maçları. Onların takımı kazandığında kendi takımı kazanmış kadar sevinenler çok. Veya futbolu değil de, kültürün daha çok öne çıktığı müziği ele alalım. Tarkan’ın Fransa’da görece popülerleştiği yıllarda dillere dolanmıştı Tarkan’ın kültür elçisi olduğu. Yabancı müzik dinleme oranı gittikçe yükselen bir ülkenin şarkıcısıydı o ve Fransızlara Türkçe şarkı dinletiyordu. Bizde bir şarkıcıya yakıştırılan sıfat toplumsal belleğe kazınır, (”diva” Bülent Ersoy gibi, “minik serçe” Sezen Aksu gibi), Tarkan’da sanırım Fransa’da unutulup gitmiştir ama Türkiye’de hala akıllarda yer etmiş durumda kültür elçimiz oluşu. Tabii bu alanda tek değil, Sertab Erener de Eurovision başarısıyla bir senelik kültür elçimiz oldu; “everyway that I can”le yatıp kalktık neredeyse. Ancak kültürel anlamda nihai başarılara ulaşan iki isim, Orhan Pamuk ve Nuri Bilge Ceylan hiç göremedi aynı ilgiyi. İngilizce şarkıyla kazanılan eurovision’un kabarttığı milliyetçi duygular kadar olamadı Nobel ödüllü bir yazarı orijinal dilinde okuyabilmenin verdiği coşku (Aksine o milliyetçi duygular Orhan Pamuk’a akıllı olmayı niyaz ediyordu son görüldüğünde).Veya en iyi yönetmenin elinden çıkan filmleri altyazısız izleyebilecek olmanın hazzı da duyulmadı ki, Nuri Bilge Ceylan’ın Türkiye’de takdir ve hayranlıkla anılan bir isim olmasını beraberinde getiremedi. Sonuçta ne olursa olsun, Nuri Bilge yalnız ve güzel bir ülkede yalnız ve güzel bir yönetmen olarak yaşamaya, düşünmeye ve üretmeye devam edecek. Ama o nasıl Uzak’la aldığı Jüri Büyük Ödülü’nü yalnızlığa sürgün edilmiş Yılmaz Güney’e adamayı bildiyse, hiç değilse günün birinde onun değerini anımsayan ve aldığı ödülü Nuri Bilge’ye ithaf eden birileri de çıkar diye düşünüyorum. Umuyorum en azından.

Hakan 

3 Haziran Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümü. Genelde Nazım Hikmet’in mezar yeri tartışmalarının görece gündeme geldiği bir tarih olageldi bu gün, bu sene de öyle olacaktır diye tahmin ediyorum. Anadolu’da bir köy mezarına gömülmek gibi dünyanın en mütevazı vasiyetlerinden birinin 45 yıldır yerine getirilmemesi ayıbı Nazım Hikmet’in kemiklerini sızlatıyor mudur bilemem ama, Nazım Hikmet söz konusu olunca benim içimi sızlatan bir başka konu var ki değinmeden olmaz diye düşünüyorum.

Nazım Hikmet’in sadece yazdıklarıyla değil, kişiliğiyle ve kişiliğine paralel olan yaşantısıyla da Türkiye ve dünya için önemi tartışılmayacak biri olduğunu söylersem ne çok yeni ne de çok iddialı bir laf etmiş olurum. Ancak buna rağmen, ülkemizde Nazım Hikmet’e hak ettiği değeri vermek yerine, başka Nazım Hikmetler yaratılıyor. Bundan şunu kastediyorum; Nazım Hikmet, sanatı, kişiliği ve yaşamıyla herkese örnek olabilecek bir insan olmasına rağmen, kimi özellikleri ön plana çıkartılarak “pazarlanıyor”. Pazarlanmayı tırnak içinde kullanıyorum, çünkü bu eylem illa ki ticari amaçla yapılmıyor. Elbette ticarileştirildiğini gördük, sanki Nazım’la aynı “hürriyet” algısına sahipmiş gibi reklamında kullandı onu malum gazete. “Karıma mektup” şiirinden dizeleri Amerikanvari bir skeçle Digiturk reklamında da kullanıldı zamanında. Ama bunlar, işi zaten pazarlamak olanlardan beklenecek türden hakaretlerdi Nazım Hikmet’e. Tabii tıpkı Deniz Gezmiş’in kimilerinin ulusalcılığına ve kemalistliğine, kimilerininse silahlı mücadele tutkusuna malzeme olarak kullanılması gibi Nazım Hikmet de CHP’sinden illegal örgütlerine farklı siyasi hareketler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanıldı/kullanılıyor. Bu da aynı şekilde, bir insanın metalaştırılmasından başka bir şey değil, ve yine aynı şekilde, bu yapılanlar da yapanlardan beklenilecek türden davranışlar.
Ama bence Nazım Hikmet’e asıl yapılan ayıp, onu gururla taşıdığı siyasi kimliğinden soyutlayarak meşrulaştırmaya çalışmaktır. Onun muhalif yanlarını kırpıp “memleket şairi” olarak sunmaya çalışmak böyle bir şeydir mesela. Veya kavgasını anlattığı şiirleri gözardı edip sevda şiirlerini ön plana çıkarmak da öyle. Tüm bunlar iyi niyetle yapılıyor olabilir, ama yapılanların yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez. Nazım Hikmet zaten en değerli şairlerimizden biridir, eğer hak ettiği değer verilmiyorsa bu Nazım Hikmet’in değil ona bu değeri vermeyenlerin suçudur. Ona değer kazandırmaya çalışmak için adını -hemen hemen kimsede olumsuz düşünce uyandırmayan- “memleket” veya “sevda” gibi kavramlarla anarak pazarlamak, dolaylı olarak Nazım’ın değerini anlamamak anlamına gelir. Çünkü büyük insanların meşruiyete ihtiyacı olmaz. Çünkü onu yarınlara taşıyacak olan, sivri noktaları -sanki utanılacak bir şeymişçesine- kırpılmış ve böylece toplumca kabullenilmiş bir Nazım Hikmet algısı değil, onun kendi elleriyle yarattığı yaşamı, düşünceleri ve şiirleri.

Hakan

9 Mayıs’ta gösterime giren ve -gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilen- Dalga (Die Welle) filmiyle birlikte faşizmin yükselmesine neden olan nedenleri ve motivasyonları, faşist yapılanmaların iç dinamiklerini ve çevreyle ilişkilerini, ve faşizmin kayda değer bir güce ulaşmasının sonuçlarını gözlemleme olanağı bulduk. Kısacası, yaklaşık 100 dakika süren bir sosyal psikoloji deneyimi üzerinden faşizm tahlili yaptık kendi kafamızda.

Faşizmin yükselişe geçtiği 1920′ler ve 30′lar boyunca -ve faşizm yenildikten sonra da devam etmek üzere- özellikle Fransız ve Alman düşünürler insanların nasıl bu kadar kolay faşist olduklarını anlamaya çalıştılar. İnsanları faşizme iten psikolojik nedenler, toplumun sosyolojik altyapısı, faşist ideolojinin ekonomi-politiği vs. gibi tüm etkenler enine boyuna incelendi ve incelenmeye devam ediyor. Oysa tüm bunların aksine, Dalga’da faşizmin çok yüzeysel bir şekilde irdelendiğini görüyoruz. Zaten film otokrasi anlatımıyla başlıyor, ancak henüz otokrasi-faşizm ayrımı net bir şekilde yapılmadan (ve otokrasinin diğer türleri yüzeysel olarak bile irdelenmeden) bir faşist örgütlenme deneyinin içinde buluyoruz kendimizi. Söylediğim yüzeysellik de burada ele veriyor kendini. Faşizm, kimi faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkar, ve bahsetmiş olduğum gibi bu faktörler kendini geniş psikolojik, sosyolojik ve ekonomik altyapılarda gösterir. Faşizmin ritüelleri, sembolleri ve diğer tüm “kült” oluşumu faşist örgütün ortaya çıkışından sonra yerleşir. Yani insanlar bir faşist selamlama hareketinin ve karizmatik bir faşist amblemin etkisiyle birden faşiste dönüşmezler, bu gibi olgular faşizmin yükselmesiyle birlikte zuhur eden kültür oluşumunun yansımalarıdır. Bu yüzden Dalga, faşizmi eksik anlatmanın ötesinde, faşizm analizine tersten başlayarak en büyük hatayı yapıyor bence. Elbette filmde ki karakterlerin bir aidiyet ihtiyacı içinde olduğuna dair pek çok sahne izliyoruz. Ailevi problemleri olanlar, aşağılananlar, sevgilisi olmayan gençler ve saire gibi, bireyselliği eriten bir çatı arayışında olan çok kişi var filmde. Bu kişilerin faşizme yönelmesi doğal, ancak gördüğümüz kadarıyla “dalga” adlı örgüt bu kişilerin topluma veya başkalarına karşı olan öfkelerini kusabilecekleri bir olanak sunmuyor, bahsettiğim kimi ritüeller ve şehirde “bir gecelik vandalizm” turu haricinde. Ayrıca faşist bir örgüt oluşumundan sonra bir “öteki” arayışına girişmez, örgütlenmesini “öteki” üzerinden yükseltir. Yani filmde gördüğümüz şekliyle tek tipleşmeyi kabul etmeyen Karo’ya yönelik tepki, faşist örgütün kurulmasından sonra gerçekleşmemeli, Faşist örgüt daha kurulumundan önce kendini öteki üzerinden tanımlamalıydı. Bu nokta da bence filmin faşizmi tersten okumak kusurunu ele veren bir örnek.

Peki filmde hiç mi önemli sahne/olay yok? Elbette var. Bunlardan biri Anarşist punk’lar ve Karo örneklerinde gördüğümüz anti-faşist mücadelenin zayıflığı. Bir başka deyişle, film faşizm analizinde sınıfta kalsa da, anti-faşist mücadelenin eleştirisinde çok doğru noktalara parmak basıyor. Anarşist grubun faşizmin şiddet potansiyelini görünce kaçması ve sonrasında mücadeleyi arabaya boya atmak gibi nispeten pasif bir noktaya geri çekmesi faşizmin önüne neden ve nasıl geçilemedini çok güzel gösteriyor. Bir diğer önemli sahne de Karo’nun “Dalga’yı Durdurun!” bildirilerini çoğaltıp dağıtırken yaşadıklarıydı. Yönetmen Karo’nun bildiriyi basarkenki gerginliğini ve gece okulda bildirileri sınıfların önlerine dağıtırken yaşadığı korkuyu, kamera açılarını etkili bir biçimde kullanarak kusursuz biçimde yansıtmış ekrana. Karo’nun bildiri deneyiminden şunu anlıyoruz ki, açık bir şiddet tehditi olmasa da, anti-faşist mücadelenin içine sinmiş bir korku var. Ama bu korkuya yenilmemek şart. Karo da aynısını yapıyor, her ne kadar başarılı olamasa da.

Sonuç olarak, faşizmi sadece Sineklerin Tanrısı ve daha pek çok eserde karşımıza defalarca çıkmış olan “içimizde daima var olan kötülük” üzerinden açıklamak ve bu faşizm deneyinin ne nedenlerinin ne de sonuçlarının altını yeterli şekilde dolduramamak filmin en büyük eksisi olsa da; insanları bir süreliğine faşizm üzerine kafa yormaya ittiği için bile Dalga görülmesi gereken bir film diye düşünüyorum.

uğur

1935 yılı Kudüs doğumlu büyük entelektüel, düşünür, akademisyen 10 yıllık lösemi mücadelesinin ardından 2003 yılında dünyaya gözlerini kapamıştı. 20 yy düşünce sistemini derinden etkileyen, oryantalizm’in yaratıcısı, Edward Said sadece bu eseriyle bile 20 yy’ın en önemli düşünürlerinden biri olmayı hak ediyor. Yayınlanışından çeyrek asır geçen; Said’in, doğunun modern Avrupa düşüncesi ve edebiyatındaki yerini incelediği bu büyük yapıt tek başına üstadı 20 yy’ın en önemli düşünürleri arasına sokmaya yetebilecek güçteydi. Yayınlanışından geçen bunca süreye rağmen hala üzerinde sürdürülen tartışmalar ve eserin kendi alanında bir alt disiplin yaratmış olması da bunun en güzel kanıtı.

Hayatı boyunca hiçbir kalıba girmeyi kabul etmemiş ve hep bildiğini, inandığını söylemiş bu adamın şeceresine bakmakta onu anlamak için gereklidir. Müslüman Filistinlilerin dünyadaki en önemli ve birikimli temsilcisi olan Said bilinenin aksine bir hıristiyandır. Batı emperyalist düşüncesinin en önemli karşıtlarından olan üstadın tamamiyle batı eğitimin inden geçmiş olması da bir diğer ilginç ayrıntıdır. Akademik eğitimini ABD’de tamamlayan Said’in bu kıtaya ayak basması kendi deyimiyle sürgün hayatının başlaması olmuştur. “bir ülkeyi sevmenin ne demek olduğunu hala hissedebilmiş değilim.” diyen üstat, yıllarca uzak yaşadığı vatanı Filistin’e olan özlemini çalışmalarında ve İsrail-Filistin sorununu uluslar arası alana taşıma çabalarında gösterdi ve bu sorunun yerel bir mesele olmaktan çıkıp, evrensel platformda tartışılan bir sorun haline gelmesine katkıda bulundu. Yazarın bu konudaki sert çıkışları, batı dünyasındaki muhafazakâr çevreler tarafından hiçbir zaman hoş karşılanmadı. Hatta Said’in sözünü sakınmadığı eleştirileri adının “terör profesörü”ne çıkmasına neden oldu. Oysa said siyasal şiddeti bütün biçimleriyle eleştirdi ve bu yüzdende Arap dünyasının da tepkisini çekti. Bu da onu savunduğu değerler arasında bir yalnız adam kıldı. Hayatı boyunca hiçbir kalıba sığmamış bu adam için, eldeki sonuç pek de şaşırtıcı bir şey değildi. Arap dünyasındaki entelektüel eksikliği, insan sömürüsünü, özgür düşünce ortamı bulunmamasını kıyasıya eleştiren said, Filistin meselesine tamamen dışarıdan bakacak şaşkın bir batılı düşünür değildi, ondandır ki her zaman için yüreğinde hissettiği bu uluslar arası sorunda çaresiz Filistinlilere “mazlumlar, zalimlerin huzurunu kaçıracak araçlar kullanmalıdırlar” diye sesleniyordu.

2003 yılında ölen düşünürün, adını dünya kamuoyuna duyuran son olay, Lübnan’da yaşadığı taş atma eylemi oldu. Burada sembolik olarak boşluğa taş atılan taş. Siyonist medyanın elinde çok çirkin bir ilaha dönüştü. O zamana kadar İsraillilerin uyguladığı zulmümü es geçen batı medyaları Edward Said’in boşluğa attığı taşla çok derinden ilgilendirdiler. Hatta olayı, akademisyenlikten atılması gerektiğine kadar vardırdılar. Bu çirkin saldırılar, 65 yıllık çınarı devirmeye tabii ki yetmeyecekti ve yetmedi de.

Entelektüel kimliğiyle, farklı düşünce tarzıyla, rahatsız edici sorgulayıcılığıyla, ‘düşünce’ adına nice miras bırakan usta düşünür. Ortadoğu’da çözülemeyen Filistin meselesi, batının sürekli dayattığı kültür emperyalizmi ve doğunun karşı karşıya olduğu yozlaşma tehlikesine karşı durabilmek, çözüm üretebilmek ve biz okuyan öğrencilere yol gösterebilmek adına hala çok büyük bir önem taşıyor.

Hakan

Bağlantıyı kurmak için fazla düşünmeye gerek yok. Kıyaslama yapmak, paralellikleri fark etmek için fazla düşünmeye gerek yok. Sadece bir dakika mantıklı düşünmek lazım. 1997′de yaşanan Susurluk olayları ve ardında oluşan süreci gözümüzün önüne getirelim. Ve bugüne, Ergenekon’a, ve sonrasında yaşananlarla kıyaslayalım. Sadece bir dakika yeterli değil mi?

Ne olmuştu 97′de? Bir kamyon, bir arabaya çarpmıştı ve arabadan kimi isimlerin (Abdullah Çatlı, Sedat Bucak, Mehmet Ağar) şaşırtıcı(?) birlikteliği çıkmıştı. Arka plandaki ittifakı görmekte kimse zorlanmamıştı. Devlet-Mafya-Aşiret kolkola girmişti. Ülkeyi karanlığa hapsetmeye niyetli olan bu ittifak, kısa sürede inanılmaz boyutlarda bir halk tepkisiyle karşılaşmıştı. Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık eylemleri, milyonları sürüklemiş; Şevket Kazan’ı “mum söndü oynuyorlar” seviyesinde bir açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. Bu olayda kilit nokta, olayın tesadüfen ortaya çıkması ve mevcut hükümetin olayın üstüne gitmektense bunu örtbas etmeyi tercih etmesiydi.

Şimdi neler oluyor peki? Ergenekon’dan söz ediyorum tabii ki. 2009′da darbe planlayan, kolları Danıştay saldırısına, Hrant Dink suikastine kadar uzanan bir yeraltı örgütü ortaya çıktı. Her geçen gün bu planlara yenileri eklenmeye, örgütün yeni bağlantıları ortaya çıkmaya devam ediyor. Ama gelin görün ki, Ergenekon’un çökertilmesini, açığa çıkartılmasını vs. bir yana bırakın, yapılanlar sanki “karşı devrimin” bir ayağıymış gibi gösterilmeye, Ergenekon operasyonunu düzenlemenin “suçu” AKP’ye yüklenmeye çalışılıyor.

Veli Küçük Farkı ne bu ikisinin? İkisinde de kirli bağlantıları ortaya çıkan çok tanıdık simalar var. İkisinde de anti-demokratik yollardan ülkenin kaderiyle oynamaya çalışan bir yapılanma var. Ama birinde medyayı da arkasına alan halk bu olayın üstüne giderken, diğerinde “ya bizdensin ya onlardan” seçimine zorlanıyor, Ergenekon’un aydınlatılmasını isteyen -Taraf başta olmak üzere- medya kuruluşları ve çeşitli simalar AKP yardakçılığıyla suçlanıyor. Görüyoruz ki altyapıda fark yok ama sonuçlar, kamuoyundaki yansımalar farklı. Peki öyleyse, soruyu değiştirip soralım, nedir bu iki sonucu farklı yapan?

Susurlukta çete deyim yerindeyse ilahi bir adalet neticesinde açığa çıkmıştı, Ergenekon’da geniş çaplı ve sistemli bir operasyon mevcut. İlkinde hükümet yetkilileri Susurluk’u araştırmak bir yana örtbas etmek isterken, şu an AKP Ergenekon konusunda gayet açık bir tutum sergiliyor. Bugün yaşadığımız akıl tutulmasının sebebi bu mu? Toplumca Ergenekon’un üstüne gitmemiz için AKP’nin Ergenekoncu olması mı gerekiyordu? Veya bu örgütün ortaya çıkması için operasyon yerine yine ilahi bir adalet mi beklemeliydik? Benim nazarımda, Susurluk, Ergenekon, Atabeyler ve benzerlerinin herhangi bir farkı yok. Olmaması da gerekir zaten. Bu tür yapılanmalar, toplumca kurtulmamız, üstüne gitmemiz, karşısında durmamız gereken çarpık demokrasimizin tümörleridir. Bu yüzden, bu örgütlere karşı çıkarken demokrasinin de savunucuları olmamız şart. Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık eylemi seneler öncesinde kaldı, bir yenisinin anlamı yok. Ben herkesi daha düşünsel bir aktiviteye, sürekli aydınlık için 1 dakika mantığa davet ediyorum.

Hakan – Devletin ne olduğuna, nasıl oluştuğuna ve nasıl olması gerektiğine dair çok sayıda teori ve iddia var. Devletin nasıl olması gerektiği sorusu (hatta Bülent Ortaçgil’den sizler için geliyor: “olmalı mı olmamalı mı yoksa hiç değişmemeli mi?”) subjektif bir soru, herkesin kendi dünya görüşüne göre farklı cevapları vardır elbet. Tek ve mutlak bir cevap beklenemez. Nasıl oluştuğu sorusunun cevabını da nedenselliği sorgulanıyorsa sosyolojiden, yapısı sorgulanıyorsa tarih biliminden öğrenmemiz gerekir. Bilinen ilk şehir devletleri için elimizde MÖ 5000 yılına kadar verimiz olsa da iktidar olgusunun tarım toplumuna geçişle hatta daha önce başladığını iddia etmek çok da büyük bir iddia olmaz. Hem nasıl ortaya çıkmış olursa olsun, hiçbir devletin bugünkü gibi bireylerin kendi aralarında ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen bir yapı oluşturmak için ortaya çıkmadığını söylemek güç değil. Modern devletler bugünkü şeklini alalı çok da uzun bir süre olmadı, ki bugünkü şekilden söz etmek pek de doğru değil; neticede devletler dinamik bir yapıya sahipler artık. Bu vesileyle devletlerin geçmişten günümüze aldığı formları sistem düşüncesi bazında değerlendirmek ve kompleksiteye ilişkilendirmek istiyorum.

Sosyal sistemler üç ana başlık altında kategorize edilebilir: Mekanik, organizmik ve sosyal sistemler. Devletin mekanik yapısı çok da uzakta değil, burjuva devrimleri öncesinde yatıyor ve tarihin derinliklerine kadar uzanıyor. Mekanizm, bir sistemin kurulmuş saat gibi tıkır tıkır işlemesini, ama (yine bir saat gibi) kendisinin ve parçalarının hiçbir erekselliğinin olmayışını, aksine nedenselliğinin oluşunu anlatır. Biraz açmak gerekirse, mekanik bir sistem, herhangi bir amaca hizmet etmez, sadece kendisini kuran veya organize edenin kurma sebebi neticesinde çalışır. Saat örneğindeki gibi. Bir saat ne kendisi için çalışır, ne de akrep ya da yelkovanı için. Bir saatin kendi başına amacı yoktur. O sadece kendisini kuran kişiye saati söylemek için vardır. Burjuva devrimleri öncesi devlet de böyleydi. Ne devletin kendisi ne de onun parçaları (halk, yönetim aygıtları vb.) herhangi bir amaca hizmet etmiyor, sadece devletin kendilerini mecbur kıldığı şeyleri yapıyor, kelimenin tam anlamıyla fonksiyonlarını yerine getiriyorlardı. Devlet aristokrasinin (veya Türkiye özelinde düşünürsek hanedanın) malıydı ve varoluş sebebi aristokrasiye (hanedana) hizmet etmekti. Özellikle toplum, tebaadan ibaretti ve toprak yapısı değiştikçe değişen, kolay vazgeçilebilir bir unsurdu.

Burjuva devrimleri sonrası bu algı önemli bir değişim geçirdi. Devletin mekanik yapısı, yeni yönetici sınıfın kendi dinamiklerine tersti. Esas güç kaynağı olan toprağın yerini paraya bırakması ve din temelli devletin (ki din temelli oluşu devletin varlığını doğrulama aracından başka bir şey de değildi diye düşünüyorum) yerini ulus-devletin alması, bu değişimde başat faktörler oldu. Birincisi artık ulus, değişmez ve vazgeçilmez bir bütün olarak algılanmaya başlandı. İkincisi, burjuvazi aristokrasiden çok farklı bir şekilde sınıfsal geçişkenliği yüksek tuttuğundan toplumun hemen her ferdi de devlet denen organizmanın yaşamsal fonksiyonlarından birini yerine getiren bireyler olarak ortaya çıktı. (Erken dönem CHP’nin sınıfların değil iş bölümünün olduğu toplum iddiası da burdan gelir ya zaten.) İlkel burjuva demokrasileri de bireylere bu yaşamsal fonksiyonlarını legal olarak vermişti. Ama kabul etmek gerekir ki burjuvaziye dahil olmayan bireyler bilinçli değildi, yönetici sınıfın karar mekanizmasında şeklen yer alsalar da -ki bu da hep geçerli olan bir durum değildi- burjuva demokrasisi aslında açıkça burjuva diktatölüğüydü. Ayrıca,feodalizmin mezarını kazan burjuvazi; devletlerin de doğum/ölüm yaşayabileceğini; Marx’ın deyimiyle kendi mezar kazıcılarının da yükselmekte olduğunu gördü. Ayrıca bir devletin sonu sadece içsel dinamiklerin değil, diğer devletlerin burjuvazisiyle olan rekabetin sonucu yüzünden de gelebileceği için devletin yaşaması, yönetici sınıfın çıkarına hizmet etmesinden öncelikli bir hale geldi. Bonapartizmin yükselişini de bu şekilde açıklayabiliriz. Kısacası artık burjuva devrimleri öncesinin mekanik devleti, artık organizmik bir devlet haline gelmişti. Devlet artık kendine dair bir amacı olan, ayrılmaz ve yaşamsal parçaları olan dev bir organizmaydı.

Devletin, özellikle de batılı devletlerin bugünkü sosyal sistem haline gelişi çok uzak bir tarihte değil, hemen hemen ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşmeye başlayan bir süreç. Bilinçli bireylerden oluşan toplumlar artık devlet içi fonksiyonlarını devletin amacı için gerçekleştirmiyor. Bireylerin artık kendi amaçları var ve bu amaçları doğrultusunda devletle ve birbirleriyle ilişkilerini şekillendirebilecek durumdalar. Yani devletin güdümündeki toplum, artık kendi amaçları doğrultusunda devleti şekillendirebilir hale geldi. Devletler de, sadece amacı olan parçaların (bireylerin) oluşturduğu bir yapı olmaktan çıkıp, kendisi de bir amacı olan daha büyük bir bütünün (NATO, AB, BM) parçası haline geldi. Bu yönüyle devletler artık bir organizma değil, sosyal bir sistemdiler.

Sonuç:

Sonuç olarak devlet yönetimi artık analitik düzlemden çıktı; çünkü her bir bireyin tercihleri, amaçları, diğer bireylerle ve toplumla ilişkisi devlet için önemli bir hale geldi. Toplumu bireylerden, bireyleri de toplumdan bağımsız inceleyemez ve düşünemez durumdayız. Çünkü sosyal sistemler, komplekstir; her bir parçası sistemin bütününün kaderini derinden etkiler. Aynı şekilde her bir parçası da, bütünden bağımsız bir halde fonksiyonlarını yerine getiremez, erekselliğini yitirir. Böylesi bir sistemde, optimuma ulaşmak için bireylerin tercih şanslarını arttırmak gerekir. Çünkü tercih çeşitliliğinin olmadığı toplumlar bir sinerji ortaya koyamaz, bireyler birbirlerinden farklı değerler üretemez. Böylesi bir sistem mekanikleşmeye mahkumdur. Bu da, bireylerin amaç ve araçlarına doğrudan müdahale demektir ki birey-devlet arasında onulmaz yaralar açar. Bu yüzden, sosyal sistemlerde, demokrasinin ve özgürlüklerin alabildiğine genişletilmesi şarttır. Bunun gerçekleşmesi için de merkeziyetçi anlayışın hızla terk edilmesi birincil koşullardandır. Çünkü toplumun amacı, bireylerden her birinin ayrı ayrı amaçlarının etkileşiminden doğan bir sonuçtur; günümüz toplumlarında yukarıdan dayatılan bir toplum yapısına yer yoktur.

Ængin - Herkesin kullandığı bir tamlama “Şanlı Tarih”. Çok merak ediyorum ne demektir şanlı tarih. Ya da tarihi şanlı olmayan bir halk var mıdır? Yoksa her halkın tarihi şanlı mıdır? Her halkın tarihi şanlı ise herhangi bir halkın tarihinin şanlı olması neyi değiştirir? Ya da eğer bir halkın tarihi şanlı öbürünün şansız ise bu halklar arasında bugün ne farklar vardır?

“Şanlı Tarih” bir nevi ortak düşman ikamesidir, destekleyicidir. Demokratik olmayan rejimler halkı ortak düşman imgesi önünde birleştirirler. Şanlı Tarih de işte burada bu birleşmenin etkisini arttırmak için kullanılır. Bir ülkücünün Ermeniler için “Bizimle muhattab olabilmesi için tarihinin en az bizim kadar şanlı olması gerekir” demişti. İşte sonuç: Diyaloğa kapalı ve herkese düşman bir gençlik ve toplum.

Her halkın tarihi kendisi için şanlıdır fakat bu şanlılık yöneticiler tarafından kullanılmaya başlandığı andan itibaren çok tehlikeli olur.

Alex İnkeles modern insanının birkaç özelliği:

a) yeni deneyimlere hazır, yenilik ve değişime hazır

b) Yalnız kendi yakın çevresi değil, omun dışında da birçok sorunlar ve konular hakkında kanaatler edinme ve taşıma eğilimde, çevresindeki kanaat ve tutumların çeşitliliğinin farkında, bunları korkusuzca kabul eden

c) Geçmişten çok bugüne yönelik ve geleceğe yönelik

d)  Başkalarının haysiyetinin bilincinde, saygı gösterme eğilimi daha güçlü olan insandır.

İşye Şanlı Tarih, kadim millet, seçilmiş halk… gibi kavramlar insanı buradaki özelliklerinden uzaklaştırıyor. Modernlikten alıkoyuyor. Modern olamayan geride kalıyor ve en sonunda yok oluyor.  Bu tip popülist kavramlar yok oluşa giden en kısa yollardan biridir. Aklın yolu moderniteden geçer.

Uğur

 

Türkiye’de medya? Sizce bu bir soru mu? Yoksa mantıksız bir cevabın başlangıcı mı? Türkiye’de medya demek mantıksızlığın, lakaytlığın ve “sadece duygusal” bir taraflılığın başlangıç noktasını oluşturuyor. Hepimizin bir şekilde dâhil olduğu bir düzen bu, çünkü; beğenmesek de seyrediyoruz haberleri. Düzgün bir gazete yok desek de göz atıyoruz gazetelere. Peki, birey olarak, bu çerçevenin ne kadar içerisinde yer alıyoruz? Biz ne kadar dâhiliz, beğenmediğimiz haber bültenlerine, magazin programlarına ya da biz ne kadar talepkarız onların üzerinde? Yıllar yılı, seyredilmek istenen program anketlerinin rakipsiz bir numarası “belgesel”lerin acaba Mehmet Ali Erbil’in cıvık programlarına karşı ya da acun ılıcalı fenomenine karşı bir reyting zaferi var mı? Sorunun cevabını çok düşünmeye gerek yok, cevap kendi halinde bir “hayır”.

İçindeyiz biz de bu düzenin bir şekilde ve içerisinde olmaya devam ediyoruz, hiçbir etkide bulunmadan, hiçbir şey kat/a/madan. Sürekli eleştiriyoruz, medyayı, onun yarattıkları ve yine devam ediyoruz onlara prim vermeye onları seyretmeye. Çünkü biz de kabullenmişiz bir şekilde, kafamızı kurcalamadan izliyoruz yavaşça. Hatta çokça da kahkahalar atıyoruz, program diye bize sunulan rezilliğe, ama hiç düşünmüyoruz, farkında olduğumuz bu şaklabanlık gösterisinin karşısında saatlerimizi tüketen bizler de alet olmuyor muyuz, parçası olmuyor muyuz tüm bu olanların, diye. Hiç itiraz etmeden seyrediyoruz, onlarda hiç çekinmeden yayınlıyorlar. Çoktan kaybedilmiş bir kale gibi adeta medya, bizler için. Yaptığımızsa, harabede ara sıra kalıntı aramaktan çok da farklı bir şey değil.

Peki, gazeteler ya da diğer yazılı yayınlar. Onlarda bu kadar kötü durumda mı? Önce gazetelere bakalım isterseniz. Onlarca gazete var bizde de, her ülkede olduğu gibi. Ve yine her ülkede olduğu gibi, ciddi olanları var, cıvık olanları var. Ama diğer ülkelerden farklı olarak, bizim gazetelerin ciddi olanların satış oranları diğerlerine oranla yerlerde sürünüyor. Bir gazetenin içinde az resim, bol yazı olmaya görsün gazetenin tirajları da yerleri süpürmekle meşgul oluyor. Hoş ciddi diye bahsedilen gazetelerin, süper şeyler, bulunmaz entelektüel kaynaklar olduğu falanda yok ya. Sadece okunabilecek düzgün yorumları, sansasyonel ya da milliyetçi basit kışkırtıcılıktansa daha bir aklı başındalığı barındırıyorlar içlerinde. Öte yandan bu gazetelerin birkaç medya devinin elinde toplanmış olduğu da yapabilecekleri muhalefet yâda o muhalefetin olabileceği inandırıcılık adına çokça şey anlatıyor bizlere.

Diğer yazılı yayınlarımızın da gazetelerden çok farkı yok aslında, en önemli ayıraç, özgür, bağımsız yayınların daha fazla olması bu süreli yayınlarda. Ama okunurluk nedir, diye soracak olursanız, yarı çıplak bayanların bol renkli fotoğraflarının sayfalarını süslediği ciddi haberin, c’sinin uğramadığı örnekleri satış konusunda yine uzak ara öndeler tabi ki. Yani biz yine ciddi yayınlar istiyoruz ve yine biz cıvık yayınlara paralarımızı döküyoruz.

Kısaca medya ve bizlerin medyadan talep ettiğimiz şeylerin dökümü bunlar. Oldukça basit bir dilde ve oldukça basit bir şekilde her şey ortada. Ara sıra piyasaya çıkmaya çalışan bağımsız, düzgün yayınlar ve holding destekleri olmadığı sürece onların hızla eriyip kaybolmaları… Türkiye’deki medyacılığın değişmez hikâyesi bu. Bizlerse bu durum karşısında kendimizi kandırıyoruz istediklerimiz, beklediklerimiz ve talep ettiklerimize ettiğimiz rağbet ekseninde. Sürekli fazlasını istediğimizi iddia ediyoruz, oysa en azıyla yetiniyoruz. Ciddi yayınlara küçücük ilgilerle sahip çıkmazken, birbirinden cıvık yayınlara deli oluyoruz. İşinin ehli medya emekçileri programlarını yayınlatabilmek için kanal kanal gezip gecenin geç saatlerinde garip bir yayın akışı yakalayabilirken, biz fütursuzca tekrarlıyoruz, en çok belgesel seyretmeyi seviyoruz!

Medya da rahat bizlerden, artık verilen haberlerdeki yorumun nesnelliğini bıraktık. Verilen haber diye bir şey bulamıyoruz. Ana haber bültenlerinde Reha Muhtar ekolü adeta bir habercilik dersine dönüşmüş, onu idrak edemeyenin zaten işi yok TV camının içerisinde. Tartışma programları da aynı keza, yine kaçınılmaz bir “Reha Muhtar effect” var. Tartışılan şey önemli değil, düşünceli akıcı bir şekilde bilimsel olarak aktarıp, karşı tarafı saygıyla dinlemek önemli değil. En önemli şey, mikrofonu hiç bırakmamak, sürekli daha fazla bağırmak, ucuz milliyetçi propagandalarla insanların keyfini okşamak… Zaten en sonunda Reha Muhtar sazı eline alır:

-Hani benim alkışım?!