Aug
22
Bağımsız Denetime Elveda
Filed Under siyaset | Leave a Comment
Ængin - Üst kurullar malum, işleyişilerine bakanların karışamadıkları, ilgili bulundukları alanda re’sen düzenlemeler yapabilen, gerektiğinde iptal kararları verebilen, hiyerarşik ya da vesayet denetimi dışında tutulmuş sui generis yapılardır. Artık değil! Doğrudan bakana bağlı herhangi bir kuruluştan farkları kalmadı.
649 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile özerklikleri kaldırılarak doğrudan ilgili bakanlığa bağlanarak büyük oranda etkilerini yitirmişlerdir. Bu kurulların kurulurken özerk olarak kurulmalarının amacı siyasi hesaplardan uzak olarak yasanın kendilerine verdiği yetki sınırlarında piyasaları düzenleme ihtiyacının had safhada olmasıydı, demek ki mevcut hükümet piyasalara istediği gibi müdahele edemediğini düşünüyor. Yancı, ortakçı istemiyor.
649 sayılı KHK’nın 45. maddesinde getirilen hükümle, 27/9/1984 tarihli ve 3046 sayılı kanunun 19/a maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
“bakan, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların (5018 sayılı kanuna ekli (iii) sayılı cetvelde yer alan kurumlar dâhil) her türlü faaliyet ve işlemlerini denetlemeye yetkilidir.”
nedir 5018 sayılı kanun?
Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu
Cetveldeki kurullar nelerdir?
1) Radyo Ve Televizyon Üst Kurulu
2) Telekomünikasyon Kurumu
3) Sermaye Piyasası Kurulu
4) Bankacılık Düzenleme Ve Denetleme Kurumu
5) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
6) Kamu İhale Kurumu
7) Rekabet Kurumu
8) Tütün, Tütün Mamulleri Ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu
Kanunun adı üstünde kontrol kanunu, kuruların da adı üzerinde medya, iletişim, sermaye piyasası, bankacılık, enerji, ihale, alkollü içecekler kurulları, hayatın her noktasına temas eden kurullar. Kamu ihale kanununu 8 senede 30 kere değiştiren hükümet icraatını yeterli bulmamış.
Jun
26
Ergenekon Davası, Kenan Evren’in Yargılanması ve Deniz Baykal
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin – Kenan Evren yargılanması halinde intihar edecekmiş. Birçok kişini aksine ben intihar edeceğine inanıyorum. Zira Kenan Evren’in yargılanması onu ülke tarihine layık olduğu şekilde hain olarak geçirecektir. İşte Darbeci Paşa bunu istemez, intihar ederek kahraman olmaya çalışabilir. Arkasından “İyi adamdı, gururuna yediremedi intihar etti.” denmesini isteyecektir.Yine Kenan Evren bu demeci verirken bir yandan da gururlu bir insan portresi çizerek ne yaptıysa millet için yaptığını yargılanmanın gururunu kıracağını demeye getiriyor. Ciddi bir çırpınış hali içinde kendisi.
Bu arada tabi Deniz Baykal’ın yargılanma konusunda ne kadar ciddi olduğunu da bilemiyoruz fakat şartlar bu çıkışın hem zaman hem de yapıldığı mekan olarak Ergenekon Davası ile ilgili olduğunu gösteriyor. Bu çıkıştan maksat Akp’nin Ergenekon Davası konusundaki temel argümanı olan darbecileri yakalamak, darbeleri engellemek amacını, Kenan Evren’i öne sürerek etkisizleştirmek istiyor. Kenan Evren’in yargılanma yolunu açacak düzenlemeleri yapmayan Akp’nin samimiyetsizliği ortaya çıkacak, Ergenekon Davasındaki temel argümanı bu şekilde çürümüş olacak. Deniz Baykal’ın düşüncesinin bu yönde olması büyük ihtimaldir. Baykal buradan kendi pozisyonunu da sıfatlarına “Darbe Krşıtı” sıfatını ekleyip gçlenerek çıkıyor. Bundan sonra onun için Ergenekon Davası’na köstek olan darbe yanlısı siyasetçi yargısıyla yaklaşma daha zor olacak.
Jun
25
İran’da halk yeniden sokaklarda
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
“Malumdur efendim, İran’da bir süredir bir şeyler oluyor. Sırtını Rusya, Çin ve diğer ‘3’üncü dünya ülkelerine vermiş görünen Ahmedinejad’in karşısında birden reformlardan bahseden eski başbakan, batı yanlısı Musavi belirdi. Önce ortaya çıkan büyük umut ve sonrasında adilliği tartışmalı bir seçim süreciyle İran epeyi karıştı. Sokaklar da şimdilerde bu iki liderin taraftarlarının yoğun çatışmalarıyla kan-revan içinde. Bu kan revan içerisinde de oligarşinin yeni bir karanlık kolu belirdi. Devrim muhafızlarına alışmıştık ama onlardan daha informal ve kuralsız olan ‘Besic Milisleri’yle tanışmış olduk bu vesileyle. Sanki bir 3. dünya fıkrası gibi ama ne zaman bir muhalefet oluşsa hemen yanında da öldüresiye! rejim savunucusu olan ‘mahelle gençleri’ bitiveriyor.
Besic milisleri de bunlardan biri işte. Tarihin şahit olduğu en ‘pis’ paramiliter yapılanmalardan biri olmakla birlikte Ahmedinejad’e desteği üst seviyede olan bir yapı.
Kalaşnikof, sopa, zincir ve ustura en temel silahları. Nida’yı öldürürken olduğu gibi keskin nişancı tüfekleri de kullanan bu zavallılar, işsiz güçsüz garibanlardan seçilip üç kuruş parayla bir eline silah diğerineyse Kur’an verilen tiplerden oluşuyor. Öldürürken, döverken, işkence ederken bunu Allah için yaptığını düşündüklerine de hiç şüphe yok…
Öte yandan da tam bir kalıba sokulamayan Musavi yandaşları var. Her ne kadar İran’da bir şeyleri kökünden değiştirmeye niyetli gözünü budaktan sakınmayan ve özellikle kadınlardan (malum en çok baskı gören grup) oluşan insanlar gibi gözükseler de mevzubahis İran olunca katıksız bir şekilde bunu düşünmek zorlaşıyor. Çünkü her ne kadar söylemleri oldukça keskin görünse de, verdiği mücadele için ölmeyi göze alsalar da, bütün tehditlere ve uyarılara karşı sokağı iktidara teslim etmiyor olsalar da, verdikleri mücadelenin basit bir iktidar mücadelesi ötesi olduğunu düşünmek zor. Çünkü akla gelen ilk soru: Hamaney’in kayıtsız şartsız sahip olduğu iktidarın altında Ahmedinejad olsa da ne fark eder, Musavi olsa ne fark eder? oluyor.
İşte İran’daki durumlar bu şekilde devam ediyor. Ortadoğu’nun buğulu topraklarında ne zaman bir karışıklık olsa bizler de endişeyle takip etmeye başlıyoruz. Kimisi, ülkemize sıçraması olası bir savaş tehdidinden, kimisi ekonomiyi bozacak bir krizden, kimisi İslamileşmekten korkarken, ‘high politics’ten nasibini alamamış bazı saftirikler de ölecek/kötü muamele görecek insanlar için endişe ediyor.
Asef Bayat’ın onlarca defa değindiği gibi İran dinamik bir toplum, derin kültür mirasına sahip olan bir toplum. Şimdide bu dinamikler tüm gücüyle sokaklarda birer dinamit gibi patlıyor. Her gün bir açıklama, her gün bir kınama ve ülkemizden de alışkın olduğumuz gibi isyan ettikçe ‘hain’leşen insanlarla dolu tüm bir ülke. Geçmişteki başarısız reform girişimleri insanın içindeki beklentiyi azaltıyor. Geçmişte, Hatemi iktidarının yarattığı büyük hayal kırıklığı da aslında yukarıda belirtilen cumhurbaşkanı kim olursa olsun asıl yönetim mekanizması Ayetullahların elinde olacak olması, bu umutsuzluğun en önemli sebeplerinden. Tüm bu nedenlerle de her ne kadar Musavi yandaşları büyük bir mücadele gösteriyor olsa da, topyekün bir devrim olmadan özgürlüklerine kavuşmaları zor gözüküyor.
Her şeye rağmen binlerce insan inandıkları şeyler için, özgürlük demokrasi için yanı başımızda hayatlarını ortaya koyuyorlar. Evet, İran’daki katılaşmış totaliter yapı yakın zamanlarda bir demokratik/modernleşmeyi mümkün kılmayacaktır. Görünen odur ki sokaklarda daha fazla kan kacak, İran’ın protest ruhu daha fazla dışarı akacak ve İran yönetimi kendi yanında olmayan her şey için tüm dünyayı suçlamaya devam edecektir. Ama şunu da unutmamalıyız ki, mücadele etmeden, çalışmadan, istemeden de hiçbir hak kazanılamıyor. Hiçbir hareket başarıya ulaşamıyor. Onca umutsuzluğun ve baskının içinde bu büyük halk hareketi için canını ortaya koyan insanları saygıyla selamlamak ve mücadelelerine gönülden destek vermek bizim de vicdan borcumuz olmalı”
Jun
2
Topraksızlığa Mahkum Köylüler
Filed Under güncel, siyaset | 2 Comments
ortegus
Komplo teorilerine öyle çok prim tanıyan, onların peşi sıra giderek, abidik gubidik saplantıları olan biri olamadım hiç bir zaman. Aslında olsam da fena olmazdı, heyecan olurdu belki hayatımda biraz daha. Mesele mayınlı arazilerin temizlenmesi meselesi… Mayınlı arazinin varlığını da tartışmak istiyor aslında bu bünye ama konuyu dağıtmaktan çekinirim. O nedenle esas meseleye hızlı bir giriş yapmak yerinde olur:
Mayınlı arazilerin temizlenmesi ve İsrail’e 49 yıllığına kiralanması meselesi!
Neymiş efendim: Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında, 49 yıl boyunca bu araziler bir İsrail firması tarafından kullanılacakmış. Muhalefet partileri bu konuda karşı cephedeki koltuklarına kuruldular ve bu plana komplotif kaygıları yüzünden karşı çıkıyorlar. Ha bende karşı çıkıyorum ama başka nedenlerim var ki bu yazının esas nedeni de tam olarak budur aslında. Uzun tartışmalar sonrasında ortaya çıkan tasarıyla iktidar partisi geri adım attı ve bahsi geçen arazilerin İsrailli firmalara peşkeş çekilmesi inadından vazgeçmiş görünüyor. Ancak mayınları temizleme işi yine büyük olasılıkla yap-işlet modeliyle yandaş bir gruba ihale edilecek ama milliyetçi nüvelerle kuşanmış olan muhalefetimizin arzuladığı İsrail’i kapı dışında tutma işi şimdilik görünürde sağlanmış olacak. Gerçi İsrail’in ne denli kapı içi bir müttefik olduğu en şapşal bünyenin bile malumudur.

İktidar, temizlenen arazinin bölgede yaşayan köylülere tarım arazisi olarak verilmesine şiddetle karşı çıkıyormuş. Bu nedenle arazinin halka dağıtımı kesinlikle düşünülmüyormuş. Onun yerine arazilerde gerçekleştirilmesi düşünülen yatırımlar sonucunda ortaya çıkacak istihdam sorunu için kullanılacakmış bölge halkı!
Bunca yıldan beri babalarını, kardeşlerini ve dahi bilumum akrabalarının ölümüne neden olan bu mayınlı arazilerin bu insanlara yar edilmemesinden daha düşünceli bir davranış olabilir mi gerçekten? Şimdiye kadar ekmekleri uğrunda başkalarının kaçak mallarının hamallıklarını yaptıkları için tam da o topraklarda ölen bu insanlar, bundan sonra yine bu topraklarda yatırım yapacak olan ekmek ve emek kaçakçılarının köleleri olacaklar. Sevinmek mümkün değil elbette ama insan üzülemiyor bile. Çünkü bu konuda iktidar ve muhalefet öyle bir işbirliği içindeki, tasarı hangi haliyle kabul edilirse edilsin, bölge halkına yine de faydası olmayacak gibi.

Hükümet, Ekonomi konusunda ne kadar yetkin insanlarla dolu olduğunu tam da krizin orta noktasındayken nerdeyse bütün ekonomi bakanlarını değiştirerek herkese ispat etmişti zaten. Ancak bu durumdayken bile peşkeş çekilecek ne kaldı derdine düşülmüş olmalı ki parlak bir akla, ekonomiye kazandırma bahanesiyle bu atıl alanlar gelmiş olmalı. Ya da başta tam tersini söyledim ama insanın aklına geliyor işte; acaba birileri buraya göz koydu da onun için mi bu alanlar şimdi gündeme geldi?
Var olan ekonomik sistem içinden bakıldığında bu alanlar üretime ve istihdama yönelik oldukça önemli bir açılım sağlayabilecek durumda. Ayrıca özellikle bahsi geçen bölge halkının yoksulluğu ve ezilmişliği gün gibi aşikâr iken, bu insanların başına yeni yarı feodal yarı kapitalist tam sömürücü ‘yatırımcıları’ dikmek bu insanlara yapılabilecek pis bir şaka olsa gerek.
Oct
23
Opium
Freni tutmayan araba misali kontrolden uzak bir gidişat içerisindeyiz. Bir yerlere gidiyoruz ama bilemiyoruz neler olacağını başımıza daha neler geleceğini. Başbakanımız yavaş yavaş totaliterliğin dozajı nasıl artırılır dersi veriyor sanki. Alıştırarak, her seferinde bir sonraki baskıcı adımı atarak ilerliyor. Öyle ki, vatandaşlara bir grup gazeteyi okumamayı salık vermesinden çok da fazla vakit geçmemişti ki, önemli bir devlet kurumunun bu öneriyi uygulamaya başlamış olduğunu öğreniverdik. Başbakanın kadim destekçisi, onun demokrasi yolundaki baş takipçisi “genç siviller” bile başbakanlarına tavır almış gibi gözüküyor şimdilerde. Oysa ne de güzel muhalefetimdin sen benim be sivil abim diyesi geliyordu insanın bir zamanlar. İnsanın başının derde girmeden de muhalif olabileceğini, muhalifliğin ne kadar da renkli bir şey olduğunu öğrenmiştik biz onlarla…
Şimdi ekonomi de çöküşteymiş. Borsa diplerde, dövizse zirvedeymiş. İşsizlik artacak diyor maliyeden sorumlu bakanımız. Ben de keşke ekonomi bozulmadan şu Ronaldinho’yu getirebilseydi Es Es’e diyorum. Hem bizim de gözümüz gönlümüz bayram ederdi hem de bu transfer aşkına yıllar sonra “sağ” bir partiyi birinci yapmış olan Eskişehir’in ödülü verilmiş olurdu. CHP’yi, DSP’yi sol parti saydığımdan değil hani bu kadar aleni dönüşü şaşırmış olmamdandır benim asıl hezeyanım. Babacan demiş geçenlerde, AB yolunda atılan adımlarda, yapılan reformlarda herhangi bir sapma yok diye. Bana artık komik gelmiyor bu anlamsızlık çünkü can sıkmaya başlıyor bir noktadan sonra bu kadar fazla ironi. Sıkça duyduğumuz/yaşadığımız trajikomik kelimesi de fazlasıyla can sıkıyor artık, çünkü bu kadar trajedi içerisinde yaşarken tebessüm edecek hali kalmıyor insanın. Geçtiğimiz günlerde bir film festivalinde alınan bir ödül, gözaltında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın annesine adanmış, aynı kişinin ölümü için adalet bakanı da özür dilemişti. Oysa konuyla ilgili görevlendirilen polis müfettişleri herhangi bir kötü muameleyle karşılaşmadıkları şeklinde bir rapor sunmuşlar. Böylece de devlet bu olay için boşuna özür dilemiş oldu. Her şey boşuna değil miydi zaten? 7 Tipli de boşuna ölmüştü geçenlerde haberimiz oldu dava sonuna eremeden zaman aşımına uğramış diğer birçok faili meçhul gibi…
Dedik ya freni tutmayan bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru, internet asayişinin Adnan Hoca’dan, ekonominin Kemal Bey’den, AB işlerinin Babacan’dan, ülkenin genel halinin Recep Tayyip Erdoğan’dan sorulduğu ülkemde freni patlamış bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru.
Oct
22
Anayasa Mahkemesi’nin Türbanla Alakalı Yasa Hakkındaki Gerekçeli İptal Kararı
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin - Anayasa Mahkemesi nihayet gerekçeli kararını açıkladı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinin özünü oluşturan metinleri ile karşı oy yazıları aşağıdadır.
“…Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasayı değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Kaynağı Anayasa olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasaya uygun olarak kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı bu yetkisini 175. maddede belirtilen yöntemle kullanırken, yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerektiği açıktır.
Anayasa’nın 4. maddesinde “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı, kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir.
Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi yasama organının yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olduğu bir alanda yasama faaliyetine hukuksal geçerlilik tanımak da mümkün değildir.
Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasanın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.
Anayasa’nın 175. maddesine göre kullanılacak Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.
Anayasanın 148 inci maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif … şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, yukarıdaki açıklamalar ışığında, “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi de içerir.
Yürürlükteki Anayasamızın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olma niteliği itibariyle doğal olarak değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu durumda Anayasa’nın 4. maddesi dâhil olmak üzere her bir maddede yapılacak değişikliklerin siyasal düzende değişikliklere ve kurucu iktidarın yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol açması mümkündür. O halde Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin yasama organı için çizdiği sınırların aşılma olasılığı göz ardı edilemez.
Dolayısıyla Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır.
Açıklanan nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin, 5735 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya uygunluğunu inceleyebileceğinin ve söz konusu maddelerin Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerine aykırı olup olmadığı, aykırı olduğuna karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır…”
Anayasa Mahkemesi buraya kadar ne diyor kısaca özetleyelim: Anayasa Mahkemesi Görev ve Yetkilerinin düzenlendiği Anayasanın 148. maddesinin anayasa değişikliklerini denetleme yetkisini sadece ve sadece şekil denetimi ile sınırlı tutan 1. ve 2. fıkaralarını lafzından farklı yorumluyor ve diyor ki: Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri olan ilk 4 maddesine aykırı hükümler içeren anayasa değişikleri şekil yönünden sakattır. Zira ilk 4 maddenin değiştirilmesi talep edilemez. Değiştirilmesi talep edilemeyen maddeleri dolaylı olarak değiştirmek iptal sebebidir. Anayasanın değiştirilebilir maddelerinde yapılan değişiklikler ilk 4 maddeye aykırı oldukları takdirde şekil yönünden sakattırlar.
Tabi bu durumda Anayasa Mahkemesi dolaylı olarak ilk 4 maddenin Anayasanın diğer maddelerinden üstün maddeler olduklarını yani asıl anayasanın bu ilk 4 madde olduğunu da açıklamış oluyor. Bu da demek oluyor ki Anayasa mahkemesi her türlü anayasa değişikliğini, şekil yönünden denetim kisvesi ile hem esas hem de şekil yönünden denetleme yetkisi tanıyor kendisine, 148/1 ve 2 fıkaralarının tamami ile aksi yönde olarak.
“…Toplumsal sorunların Anayasa’nın açık hükümleri çerçevesinde ve demokratik barışı ve uzlaşıyı esas alan yöntemlerle çözümü yerine, dinin, din duygularının veya dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmek suretiyle kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir…
…Açıklanan nedenlerle dava konusu Yasa’nın 1. ve 2. maddeleri Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir…”
Anayasa mahkemesi yukarıdaki ilk cümlede açık olarak esas yönünden denetim yapmıştır. Ki bu cümle bütün gerekçenin temelidir.
Karşı oy veren Haşim Kılıç:
Usul Yönünden:
“…Çoğunluk görüşü, kurucu iktidar ile ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya düşmekte, kanun yapan yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu iktidar arasındaki farkı görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından gerçekleştirilmiş olmakla birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik olarak birbirinden farklı bir işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı değiştirme işlevi TBMM tarafından yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96. maddesi uyarınca Anayasa’nın hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken, diğeri Anayasa’nın yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla, nitelikli çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı değiştirme” işlevidir.
Bu gerçeğe karşın, yapılan Anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın iptalinden hiçbir farkı kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal değerlendirmelerin dayanağı varsayımlar veya öznel kabuller değil, demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok daha ileri bir düzeyde sınırladığı ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış gibi, şekil denetiminin 1970’li yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında yeniden devreye sokulmasının meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve siyasal yaşamın dinamizmine uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü oluşturan normları değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve değişikliklere her zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin somutlaştırılması diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu somut düzenlemelerle anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir anlatımla ilk üç maddenin dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik bir yapı kazandırılarak siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet temelleri güncelleştirilmiş olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir dönüşüme tabi tutulmadığı takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın gelecek kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmakla, esasen kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde Anayasa değişikliklerini iptal etmesi üzerine, 1971 Anayasa değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu, “kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımında yapılabileceğini kabul etmiştir. Elbette yapılan incelemede sözkonusu iradenin Anayasakoyucu iradesi olduğu saptandığı andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan niteliğiyle bunun esastan denetime tabi tutulması mümkün değildir.
Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 1975 yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini “biçimin esas yönünden incelenmesi” adı altında sürdürmesinin ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971 Anayasası’nda öngörülenden öte sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982 Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi yapabileceği bu denetimin ise (a) teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c) ivedilikle görüşülme koşuluna uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu hiçbir farklı yoruma elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yeralmaktadır…
…Anayasakoyucunun tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında çoğunluğun “içerik yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi” tarzındaki usullerle ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü başlık altında yapılan inceleme, yapılan Anayasa değişikliğinin anlam ve kapsamını belirledikten sonra, bunun Anayasa’nın 2. maddesindeki ilkelere aykırı olduğunu tesbitten ibarettir. Esas denetim de zaten bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu İktidar Anayasa Mahkemesine esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Bu durumda “1982 Anayasası Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu cevapsız kalmaya mahkum olmaktadır.“
Diyerek kanımca anayasa değişikliklerinin denetiminin nasıl yapılması konusunda çok temel bir yazı yazmış, ardından da geçmiş uygulamalar konusunda kurucu iktidarların her seferinde neden bu denetimi 2 kere yeniden ve sınırını her seferinde daha da belirginleştirerek yaptığını açıklayarak karşı oy yazısını usul yönünden temellendirmiştir.
Esas Yönünden:
(Usul sorununun aşılması üzerine bu bölüme ilişkin karşıoy yazılmıştır.)…
…Çoğunluk görüşü laikliği, eleştirel akla dayalı bir süreç olan aydınlanmanın bir ürünü olarak tanımlamış, bu ilkenin bilim ve sanatı esas alan Rönesans ve dinsel çoğulculuğu esas alan Reformasyon ile ilişkisini isabetle vurgulayarak, çağdaş dünyaya egemen olan temel parametreleri benimsemiştir. Ancak esasta ulaştığı sonuçlar çağdaş dünyadaki sonuçlarla temelde çatışmaktadır. Hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır. Aynı propoganda etkisine sahip siyasal simgelere ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise duyulmamaktadır. Üniversiteler propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekanlardır. Toplumsal yaşamda çoğu zaman bulunamayacak aydınlanma, sorgulama, karşılaştırma, kabul ya da ret olanaklarını üniversiteler sunabilmektedir. Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa’da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversiter gereklere uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.
Çoğunluk gerekçesinde, 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile Anayasa’nın 42. maddesine eklenen “kanunda açıkça yazılı olmayan” ibaresinden, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin herhangi bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Oysa bu ifadenin temel amacının, yasakoyucu dışında hiçbir organın temel hak sınırlamasına tevessül etmemesini sağlamak olduğu unutulmaktadır. Yani 13. madde de yasakoyucuya ait olan bir yetki biraz daha vurgulanarak ifade edilmektedir. Diğer yandan yukarıda ifade edilen varsayım devam ettirilmekte, ülkede bireylerin dinsel özgürlüklerinden kaynaklanacak hak ihlalleri ve kamu düzeninin bozulması karşısında hiçbir yasal düzenlemenin bulunmadığı ve buna dayalı olarak da tüm devlet organlarının eli ve kolunun bağlı olduğuna inanılmaktadır. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi başlı başına bu gereksinimleri karşılayacak niteliktedir. Genel nitelikli diğer yasalardan söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.
Öte yandan çoğunluk görüşünün temelini oluşturan hususun iptal edilen düzenlemenin lafzı olmayıp, gerekçesinde yer alan “başörtüsü” ifadesi olduğu gözden kaçmamaktadır. Hiçbir bağlayıcılığı olmayan yasa gerekçesinde yer alan bir kavramın, Anayasa’nın temel tercihlerini ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden olması, hukuk bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır.”
Sacit Adalı Karşı Oy Yazısında:
“…
Şekil bakımından denetleme esasa girmemeyi öngörmesine karşın, Anayasa değişikliğinin gerçekte neyi amaçladığının ortaya çıkartılması kaçınılmaz olarak esas denetimine girme mânâsına gelmektedir. Anayasa normunun anlam ve kapsamı da, Anayasa’ya uygun yorumla ulaşılan sonucun doğuracağı esastan iptal yahut uygun bulunma neticesi de birer esas denetim parametreleridir. Bu itibarla, normun muhtevası hakkında bağlayıcı kararla ulaşılması, heyetin çoğunluğunun şekil yönünden değil esasa girerek karar verdiğini gösterir ki, bu, yetkisi dışında görünmektedir. Çünkü 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerin salt biçim yönünden incelenmesi hâlinde, basitçe, ortada 148. maddenin şartlarına aykırılık bulunmadığı belirtilerek dosyadan el çekilmesi gerekecekti. Halbûki, şeklî aykırılık tartışmaları aşılmış, yapılan düzenlemenin 2. maddeyi dolanarak veya dolaylı olarak değiştirdiği yorumlarına girmekle normun bizzat ve kaçınılmaz tarzda esastan incelenmesine geçilmiş olmaktadır.
Bundan sonra her türlü gerekçenin gayet rahatlıkla içine girebileceği derecede geniş anlamları olan demokrasi, lâiklik, sosyallik kavramları uyarınca ve bunlarda Anayasa Mahkemesi’nce her zaman farklı yorumlamaya gidilebileceği ihtimaliyle artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahî getirilmeyecektir.
Bu sûretle, bırakalım Anayasa’yı yeniden yapmayı, en küçük değişiklikte dahi karşısında değiştirilemez üç madde bulunacaktır.
Anayasa’nın yeniden hazırlanması da yalnızca ve sadece aslî kurucu iktidarın işi olacak, tâli kurucu iktidardan artık hiç bahsedilmeyecektir…
…Kanunlar ve anayasalar abesle iştigal etmez. Anayasa’nın 4. maddesiyle ilk üç maddedeki değişiklik yasaklanmakta iken, eşitliğin ve eğitim özgürlüğünün vurgulanmasından öte gitmeyen 10. ve 42. maddelerdeki değişikliğin 4. madde kapsamında olduğunu ileri sürmek (fevkalâde) zorlama bir yorum olmaktadır…
…Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahâne etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine binâ edilir…”
Genel olarak “5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” esas yönünden denetlenerek iptal edildi diyebiliriz sanıyorum. Gerekçeli kararın tamamı buradadır.
Oct
15
Zengin Daha Zengin, Fakir Daha Fakir
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin – Bugün blog action day. Blog Hareket Günü ya da blog aktivite günü gibi çevirebiliriz. Geçen senenin konusu çevre idi, bu sene yoksulluk. Dünyanın her yerinden milyonlarca blogcu bugün bu konuda yazılar yazacak. Girişi bitireyim ben de başlıyorum.
Kapitalist sistemin temel prensiplerinden biri gelir eşitsizliğidir. Sistem paranın giderek bir merkezde toplanması ilkesine göre çalışır. Bu da kısaca şu demek oluor: Yarın fakir daha fakir, zengin de daha zengin olacak.
Asya-Pasifik’in 9 kilit pazarı, Avustralya, Çin, Hong Kong, Hindistan, Endonezya, Japonya, Singapur, Güney Kore ve Tayvan’da zengin sayısı 2.8 milyona ulaşmış durumda. Bu 2.8 milyon kişinin toplam serveti de geçen seneye oranla yüzde 12,5 artmış ve 9,5 tirlyon dolara ulaşmış. Bu zenginlerin 20.400 tanesi ise ultra zengin. Parayı koyacak yer bulamadıkları için kriz yaşıyorlar. Kimisi hisse senedi, kimisi gayrımenkul, kimisi de yatırım fonu, devlet tahvili tercih ediyor parasını saklamak için. Bu 20.400 kişi de geçen seneye göre yüzde 16,4 kalabalıklaşmış.
Şimdi bu iş ekonomik büyümeden hızlı gittiği takdirde bunun bir anlamı olur. Servet transferi. Fakirden, zengine akan para. Oysaki bu 9 kaplan arasında en hızlı büyüyen Çin ekonomisi yüzde 11,4, Hindistan ekonomisi ise yüzde 7,9 hızla büyümüş. Zenginlerin oranı Hindistan’da yüzde 22,7 hızla, Çin’de ise yüzde yüzde 20,3 hızla artmış.
Bu 9 ülke ülke içerisinde halkı en fakir olanlar, yani kişi başına GSMH’si en düşük olan iki ülkedir Hindistan ve Çin. Fakat zenginleri genel büyümeden daha hızlı çoğalan ülkeler de bunlar. Bu en başta belirttiğim olaydır. Zengin daha da zengin oluyor, fakir daha fakir.
“Globalleşme, ülkemdeki değerleri yerle bir ediyor. Genellikle genç kadınları köylerden topluyorlar ve mevsimlik işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu işçiler bir sene bir yerde çalışıyorlar, bir sene başka yerde… 200 milyon göçmen işçi var. Bunlar her sene yerlerini değiştirmek zorundalar.
Bunlardan elektronik sanayinde yarısı kadın olmak üzere, 120 milyon insan çalışıyor. Siemens, Philips gibi fabrikalarda…
Çin hükümeti, bu genç insanları bir yandan çalıştırıyor, fakat diğer taraftan da oturma izni vermiyor. Çin kanunlarına göre, eğer bir köyde doğmuşsanız siz köylüsünüz, başka bir yerde ikamet edemezsiniz. Bu yüzden çoğu, şehirlerde kaçak oturuyor. Bundan dolayı fabrikalarda çalışanlar, ailelerini yanlarına getiremiyorlar ve fabrikanın yatakhanesinde yatıp kalkıyorlar. Bu sayede işçileri daha rahat kontrol edilebiliyorlar.
Bu sistem tamamen bir sömürü sistemidir. Günde en az 12 saat çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Çoğunun sosyal güvencesi yok. Hastalık sigortaları dahi yok. Yatakhaneleri bile iki vardiya kullanıyorlar. Bunun sebebi de kadınların boş yere orada kalmamaları! Kadın işçilerin çoğu tecavüze uğruyorlar ve çocuklarını aldırmak zorunda kalıyorlar.
Çin’de çalışan işçilerin yarısının çalışma izni yok. Bu yüzden ücret kesintileri oluyor, çok düşük ücretle çalışıyorlar. 4-5 ay boyunca maaş alamıyorlar. Bu yüzden işten çıkamıyorlar ve fabrika hapishane gibi!
Dört-beş sene bir iş yerinde çalışan işçi, 25 yaşına geldiğinde yaşlı olarak görülüp, işten çıkartılıyor. Hiç bir sosyal güvenceleri yok. Otuz yaşındaki kadınları çalıştırmıyorlar. Bu kadınların hepsi de köylerden geliyorlar. Bağımsız sendikaları yok. Kurulması yasak.”
Bu sözler Hong Kong Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Profesörü May Wong’a ait.
Çinli zenginlerin nasıl daha zengin olduklarını anlatıyor aslında May Wong.
Kapitalizm en vahşi haliyle giriyor fakirlerin bulunduğu yerlere, onları daha da fakir yapmaktan hicap duymuyor.
Dünyadaki fakirliği engellemenin yolunu bilmiyorum fakat küreselleşme denilen meretin sadece sermayenin küreselleşmesi şeklinde zuhur ettiği zaman fakirliğin yayıldığını biliyorum. Sermaye ile birlikte emek, hizmet ve haklar da küreselleşmeli, o zaman dünyanın fakir halkları biribirine yaslanabilir, üretilen zenginlik daha adaletli paylaşılabilir.
May
28
Ængin – Faşist kavramını son zamanlarda, son zamanlarda kavramını kullandığımız kadar sık kullanıyoruz. Ülke ve dünya çok hızlı değişiyor ve her şey “son zamanlarda” olup bitiyor, yeni sonuçlar doğuruyor son zamanlarda. Faşizm iste bu son zamanların en etkili akımı adı konmadan yayılan ve uygulanan.Ve işte bu dünyadaki bütün faşsitlerin ötekini dışlama ortak noktasına eklemli bir ortak noktası daha var, ötekini yok saymayan,dışlamayanları yani ılımlaları öteki saymak, iç düşman, iç mihrak saymak. Ve iş bu noktaya geldiğinde iki düşman faşist hareket bir anda ortaklaşabiliyor. İki taraftan birindeki ılımlıların güçlenmesi iki faşist tarafı birden tehdit edebildiği için iki düşman birden ılımlılara karşı iki müttefik oluveriyor. Buna da faşizmin gizli eli demek lazım herhalde.
DTP TBMM’ye girdiği vakit kendi adıma çok umutlanmıştım. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un diyalogdan, barıştan yana söylemleri, biz Türkiye partisiyiz söylemindeki ısrarları, askeri değil siyasi çözüm istiyoruz açıklamaları; bu sırada Leyla Zana gibi Kürt Faşistlerinin partiden uzakta tutulmaları ve giderek marjinalleşmeleri
çok ciddi bir umut ışığı yakıyordu. Fakat işte bu noktada faşizmin gizli eli müdahale etti ve siyaseti yeniden düzenlemeye başladı. Önce Türk tarafı milliyetçilikle gazladıkları kitlelerin tepkisinden çekindikleri için “PKK’ya terör örgütü desinler” ön koşulunu ortaya attılar. DTP tabanı da zamanında Türk ve Kürt faşistleri tarafından milliyetçilikle yüklenmiş olduğundan bunu demelerine imkan yoktu. Ardından Kürt faşistlerin hamleleri geldi, önce parti başkanlığına şahinlerden Demirtaş getirildi. Ardından partili şahinlerin Türk basınında boy boy PKK kamplarında resimleri yayınlandı, 3-4 yerel yönetici saçma açıklamalar yaptı ve ortam gerdirildi, ılımlılar bu yolla köşeye sıkıştırıldı ve en son olarak da Ahmet Türk Ankara’da olmadığı sırada kendisinden habersiz bir şekilde şahinlerden Ayna grupbaşkanvekili seçildi. Bu olay üzerine Ahmet Türk istifa etmek zorunda kaldı.
Çok umut vadeden DTP’nin 9 aylık bilançosu budur. Sonuçta kaybeden ılımlılar değil tüm Türkiye halkı ve Orta Doğu’da yaşayan tüm Türk ve Kürtlerdir. Kazanan çatışmalar üzerinden rant sağlayan faşistlerdir.
Peki kim bu faşistler? Biraz altını dolduralım. PKK ile savaştan rant sağlayan kimler ise onlardır. Savaş sürdüğü müddetçe daha çok ödenek alan, bu yolla kolay oy toplayan, bu yolla halktan haraç toplayan… herkes.
May
25
Sosyalist Obsesyon: Hesaplaşma
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.
May
24
Bir Çıkış Var mı?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Türkiye’den sık sık “militer bir toplum” diye bahseder siyaset bilimciler ve sosyologlar. Dedelerimizden duyduğumuzsa bizim askeri bir millet olduğumuzdur. Gariptir ki aynı kapıya çıkar bu iki tanımlama da ve onları ayıran nüans ise, ilkinin bir olumsuzluğun altını çizmeye çalışırken, dedelerimizin övünülmesi -gereken- bir şeyden bahsediyor olmasıdır.
Bu toplumun üzerinden Bir Mayıs daha geçti gitti işte ve biz yine hissettik bu sert yapıyı kâh kafamızın üstünde kâh kafalarımızın içinde. En çok acıtanıysa belki de kafalara inen coplardan çok, toplumun eylemcilere karşı aldığı tavır oldu. Eylem yapanlar kaşınmıştı, provoke etmişlerdi ortalığı hatta huzuru bozmuşlardı. Bu ülkede her kim itiraz etse otoriteye karşı zaten bozulan hep halkın huzuru olurdu. Ya da asıl huzuru daimi bozanlar bir şeyler yapar eder ve böyle hissedilmesini başarırlardı.
Bizler bir mayıs sonrasını da ilk kez şiddet görüyormuşçasına şaşkın, ilk kez haksızlığa uğruyormuşçasına hayal kırıklığı altında geçirdik. Oysa iyi biliyoruz ki bu “darbe”ler kafamıza hayatın her anında inmeye devam ediyor. Mesela Tuzla tersanelerinde “köyden” geldiği için kendi beceriksizliklerinden(!) ölen işçilerimiz var. Ölenlerin artmasının sebebi de aslında çalışan sayısının artmış olması. Onların öldüren, ihmalkârlık, sağlıksız çalışma şartları değil sadece ve sadece kendi bireysel eksiklikleri yüzünden ölüyor bu insanlar! Bunu da ben söylemiyorum, bizzat devletin yetkilisi söylüyor. Ona göre güvenlik önlemlerinde bir sorun yok, hatta madenlerde yüzlercesi ölürken tersanede onlarcası ölmüş çok mu? Bu sözler sizin için anlaşılmaz, komik, absürt olabilir ama toplumun genel kesimini tatmin etmeye yetiyor olacak ki, tepkisini koymaya çalışan sendikacılara, işçilere yöneltilen suçlama, huzuru bozmayın, ortalığı karıştırmayın şeklinde oluyor.
Peki, içinde bulunduğumuz bu şiddet ve anlayışsızlık çıkmazını nasıl aşacağız? Bir çıkış var mı hayatımızda demokrasiye doğru uzanan. Mesela İstanbul‘da yaşamın zehir olmadığı Mayıslar görebilecek miyiz? Yöneticilerin kendi iktidar hırsları uğruna, gösterilerin, eylemlerin, demokratik tepkilerin engellendiği günlerin ötesini görebilecek miyiz? Mesela militer bir toplum değil de demokratik bir toplum olduğumuzu görebilecek miyiz? Şimdilik bunlar biraz hayal gibi görünüyor olsa da biliyoruz ki başarmak istiyorsak; bunun için mücadele etmemiz gerekiyor, bunun söylemini oluşturmamız gerekiyor. Bıkmadan usanmadan eşitsizliğe, insan hakları ihlallerine, şiddete, ayrımcılığa karşı bir söylem üretmemiz gerekiyor. Ancak biz değiştirebileceğimize inanırsak bir şeyler değişebilir hayatımızda. Bodrum’daki çevre katliamına, nice Bir Mayıslardaki insan avına, Tuzla’daki emek kıyımına ve nice eşitsizliğe karşı bıkmadan, usanmadan mücadele etmemiz, “doğrunun” dayatılmaya çalışılan “mutsuzluk” değil, toplumun genelinin mutluluğu ve eşit haklara sahip olması olduğunu vurgulamamız gerekiyor. İşte o zaman, belki bir gün siyaset bilimciler ve sosyologlar Türkiye’yi tanımlarken, “demokrasiye evirilen bir toplum”dan bahsederler de, bu konuda dedelerimizden fikir olarak ayrılmış olurlar.


