May
2
AKP Neden 1 Mayıs’ı Kutlatmadı?
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Dün televizyondan İstanbul’da yaşanan çatışmaları izlerken insan herhalde ünlü “Paris Komünü” savunmasındaki sokak çatışmaları da böylemiş demek ki dedim kendime. Paris Komününe saldıranların amacı Paris Komününü yıkıp yılanın başını büyümeden ezmek ve başkenti gei almaktı. Peki AKP’nin amacı neydi? Neden tam da bu kadar halk desteğine ihtiyaç duyduğu bir zamanda işçilerle çatışmayı göze aldı? Paris Komününe saldıranların amaçları ile paralel amaçlar mı güdüyordu AKP?
AKP korkuyordu. SSGSS yüzünden 1 Mayıs’ta oluşabilecek olan ciddi kalabalıktan ve bu kalabalığın verebileceği çok ciddi ve kamuoyunda çok büyük etkileri olabilecek olan tepkiden korkuyordu. Zaten bu yüzden haftalar öncesinden “Taksim’de olmaz” diyerek 1 Mayıs’ı bir taksim inatlaşmasına dönüştürdü böylece sendikaları Taksim konusunda inat etmek zorunda bıraktı. Yoksa 1 Mayıs başka bir yerde de kutlanıp bu tepki verilebilirdi. Böylece kendisi için ehveni şer olanı seçti: İşçilerden gelebilecek yoğun tepki yerine sokak çatışmaları. Bu sokak çatışmalarının aslında işçiler ve porovokatörler tarafından yapıldığını kanıtlamak için de Tandoğan’da Hak-İş’e AKP milletvekillerinin de katıldığı bir birlik beraberlik! 1 Mayıs’ı kutlattırıldı, zaten 1 Mayıs’ı Emek Günü ilan ederek imaj olayına3-4 gün önceden girmişti.
Sendikalar Taksim konusunda inat ederek büyük bir fırsatı kaçırdı. Başka bir alanda yüzbünler ile kutlanabilecek ve etkili olabilecek bir tepki yerine sokak çatışmaları ile geçti 1 Mayıs. AKP öyle ya da böyle istediğini aldı. SSGSS hiç gündeme gelmedi.
Mar
30
Taraf Olmayan Bertaraf Olur
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Uğur
Bir dönem ibda-c isimli yasadışı İslami örgütün dergisi olan taraf dergisinin sloganıydı bu. Taraf olmaya çağırıyordu insanları, tarafını seç yoksa dışarıda kalırsın diyordu. Şimdide öyle bir zamandayız işte. Hem de artık bunu iddia eden yasadışı bir örgüt falan da değil. Politik alanın her karesinde hissediliyor bu anlayış. Ya CHP/ulusalcı/Atatürkçü/laik olursun bu yolda ya da AKP/liberal/muhafazakâr/anti-laik sindir. Benim bu yaptığımsa insaflı bir ayrım zira Fethullahçı olmak da içten bile değil ulusalcılara yapacağın en küçük bir eleştiride. Kısaca tarafını seç bertaraf olma!
Diktatörlük yok Türkiye’de ya da var da ben bilmiyorum. Aslında ikincisi daha inandırıcı geliyor kulağa. Her kim bir hâkimiyet sağlarsa toplumun herhangi bir kesimi üzerinde bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışıyor kendi küçük iktidarını. AKP’nin ağzında sakıza dönmüş olan demokrasiyse koca bir yalandan ibaret sadece. Ya CHP’nin ulusalcı sultasına girersin bu yolda ya da seninki AKP’nin tavrı/düşüncesi tam olarak ne olduğu belli olmayan etki alanıdır.
Ne yazık ki, hayır ben bu ikisinden de değilim diyemezsin. Çünkü yoktur öyle bir şık. Diğerleri şıkkını ortaklaşa kararla kaldırmıştır Erdoğan ile Baykal. Bilirsin ki bu ikili pekiyi anlaşırlar ortada ikisinin de işine gelen anti-demokratik bir çıkar mevzusu olunca. Durum böyle olunca da ortada ulusalcılarla, muhafazakârlar kalır. Başka bir deyişle de ortalık bunlara kalır. Evet, aslında ulusalcılar, kendini muhafazakâr diye tanımlayanlardan bile daha muhafazakârdır ama senin yerinde olsam bunu söylemezdim durup dururken. Çünkü bu basit gözlem irtica yanlısı bir Fethullahçıya dönüşmek için yeterlidir onların gözünde.
Bu yolda insanlar çılgınlar gibi kendi partilerini/görüşlerini desteklemek zorundadır. Eleştiri yasaktır, gözlem yasaktır yaşamak ve desteklemek hastır. Bu yüzdendir ki cumhuriyet mitinglerini de, AKP’ye açılan kapatma davasını da, Ergenekon göz altılarını da göbeğimi kaşımakla geçiştirdim ben. Bertaraf olmaya niyetim yoktu çünkü benim. Hayvan sevgisiyle ilgili naif yazıların adamı kovalardı beni sopasıyla, gözlüklü bol boşluklu yazıların bol boşluklu insanı beni diline dolardı bir rejim muhalifi portresi altında. Ya da AKP yalakası falan ilan edilirdim bir anda maazallah gerici olurdum da hiç ileriye gidemezdim.
Birkaç soru var benim de o zaman zihnimde. Sormadan nasıl öğreneceğim? Eleştirmeden nasıl düzelteceğim? Sorgulamadan nasıl geliştireceğim? Sorgulamayı yasaklayan bu zihniyet her dakika yerinde kaldığını da görür umarım bir gün. Kendisini eleştireni sorgusuz sualsiz düşman belleyenler, tarafını seçmeye ve ona itaat etmeye zorlayanlar, tarafını seç yoksa bertaraf olursun demeye getirenler savundukları ilericilik kavramının ne kadar gerisinde kaldıklarını umarım bir gün anlarlar. İnsanları inanmadıkları iki saçmalığın tarafı haline getirmeye çalışan bu zihniyetler; o özenle korumaya çalıştıkları tahtlarından düşecekler bir gün ve ileride geçmişin başarısız ufak diktatörleri olarak hatırlanacaklar. Ve umarım çok uzak da değildir, sormanın, sorgulamanın, anlamanın ve ilerlemenin suç olmadığı bir Türkiye.
Mar
24
AKP’ninki Bir Demokrasi Öyküsü
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Ülkenin demokrasi havarisi olan AKP, kuşkusuz demokrasi sevdasıyla çıkmıştı bu yola. Tek istedikleri Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir ülke olmasıydı. Onlar yasakların kalkması, özgürlük rüzgârının bu coğrafyanın her köşesinde yayılması, bu özgürlük rüzgârının bayrakları dalgalandırması için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Kara mizahın, mizah yapmanın en kolay yolu olduğu bu topraklarda, siyasilerin sadece kendi mesajlarını kullanmak bile bunun için çoğu zaman yeterli oluyor. Hepimiz bir mizah dünyasının içerisinde yaşıyoruz, sadece söylenenler, sadece yaşananlar bile kara mizahın ta kendisini oluşturuyor. Üstat Aziz Nesin bizlere veda edeli epeyi zaman oldu ama onun öykülerini aratmayacak bir AKP öyküsü yükseliyor şimdi bu topraklarda. Demokrasi sevdalısı olan Tayyip Erdoğan ve partisinin sadece canı istediği zaman demokratik olmasının öyküsü bu.
İlk olayımız bundan 5 yıl kadar önce başlamıştı. Siyasi yasaklı olan parti liderinin, yasağının kaldırılarak bu ayıba son verilmesi söz konusuydu. Liderimiz okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış ve siyasi yasaklı olmuştu. Onu bu durumdan kurtarmak için hemen değişiklikler yapıldı. Ama yasadaki değişiklik sanki sadece “Recep Tayyip Erdoğan’ı” tanımlıyordu. Evet, bir demokrasi ayıbı örtülüyordu ama bundan muzdarip olabilecek herkes için değil sadece Tayyip Erdoğan için. Eğer Tayyipsen sen de yararlanabilirdin bu haktan. Tayyip değildiysen, yasalar karşısında boynun kıldan ince olmak zorundaydı. AKP’nin ilk iktidarı boyunca buna benzer değişiklikler birbirini izledi. TÜBİTAK başkanının seçimine dair olanıysa belki de en absürt olanıydı. Başbakan ben seçeyim diye tutturmuştu TÜBİTAK’ın başındakini, nitekim öyle de oldu. Neyse efendim, bu demokrasi havarileriyle ikinci hükümet dönemlerine geldik. Masada türbana özgürlük duruyordu. Evet, üniversiteler de türban yasağı bir özgürlük ve demokrasi ayıbıydı ve düzeltilmeliydi. Ama AKP’ye göre üniversitelerde türbandan başka bir özgürlük sorunu yoktu. Mesela bu türban yasağı saçmalığını başımıza saran YÖK hiç de bir sorun teşkil etmiyordu. Söylemde özgürlük, içinde samimiyetsizlik gizliydi. Başında Yusuf Ziya Özcan gibi bir cevherin oturduğu YÖK’ün kime zararı olabilirdi ki? Tıknaz maliyecinin de dediği gibi ‘YÖK Başkanı tabi ki istediklerini yapacaktı, hele bir yapmasın!’ Onlar uslanmaz demokrasi sevdalısıydılar, bu yolda da canları hangi değişikliği yapmak isterse onu yaparlardı. Aman dikkat sadece canlarının istediğini yaparlardı.
Şimdi de bu kardeşlerim anayasa içerisinde ufak bir paket değişiklik düşünüyorlar. Zira başları dertte, bir kapatılma davası var üstlerinde. Hukuka karşı üstünlük sağlamanın yoluysa daha üstün bir hukuk yaratmak. Karşılarındaki hukuk, yani kapatılma davası, siyasi ve hukuk dışı; kendi yaptıklarıysa ondan da hukuk dışı. Öyle bir değişiklik planlıyorlar ki sadece AKP’nin kapatılmasının önüne geçilecek. Yanlış olan Parti kapatmak değil AKP’yi kapatmak. Demokrasi onlar için var, onların sadece kendi işlerine gelen şeyleri yapabilmeleri için var. Seçimlerden önce bahsettikleri renkli anayasayı yapmanın yolu da bu olsa gerek gayet renkli bir yöntemle anayasa oluşturmak.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Evet demokrasi havariliği böyle yapılır benim ülkemde. Özgürlük rüzgârı böyle dalgalandırır bayrakları, bayrağın renginin sarılı mavili bir ampul olması sadece bir ayrıntı.
Mar
22
Benim Hukukum Senin Hukukunu Döver
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Pek çok kötü espriye malzeme olan “benim babam senin babanı döver” lafını bir de ben kullanmak istemezdim. Ama ülkede bugün yaşadığımız durum tamamen bu lafın makro ölçekte gerçeğe dönüşmüş hali. Çünkü “benim babam senin babanı döver” mantığı içinde güçlü bir adalet algısı da taşır, her ne kadar çocukça olsa da. Çocuklar kendi aralarındaki sürtüşmeleri kavgaya dönüştürmekte pek sakınca görmezler. Bu kavgalar çığrından çıktığında, güçlü çocuk zayıfı fena benzettiğinde örneğin, zayıf arkadaşımız babasını çağırmakta sakınca görmez. Peki güçlü taraf olsa da babanın karşısında aciz kalan çocuk ne yapacaktır? O da babasını çağırırsa? Bu noktada işte o hayati söz devreye girer, kimin babası diğerininkini dövecektir? Çocuklar arasındaki ihtilafın nihai çözümü, biri diğerini dövecek olan babaların kavgasına kalmıştır.

AKP’yle bürokratik elitler arasındaki kavga da, aynı çocuksuluğa varıyor. Demokratik yollar bürokratik cepheyi yıldıramadı. Halka “Hitler de seçimle geldi” veya “Bunlar devleti ele geçirecek, takiye yapıyorlar” argümanlarını sunmak zor olmadı onlar için. Diğer taraftan, bürokrasinin e-muhtıra gibi demokrasi dışı kanalları kullanması da AKP’nin elini güçlendirmekten öteye gidemedi. Geriyeyse bir çözüm yolu kaldı: Kimin hukuku diğerini dövecek? Hukuk çok önemli, çünkü halk nezdinde meşruiyeti çok yüksek, adalet mülkün temeli ne de olsa. Bu yüzden iki taraf da kartlarını akıllıca oynamaya başladı. Bürokrasi, kendi sivil kanadından başka bir şey olmayan Yargıtay’ı harekete geçirdi, AKP de yine nispeten kendi güdümünde olan polis teşkilatını hızlıca devreye soktu. Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu; kavga yargıya taşınmışsa da, aslında sadece form değiştirdi. Hukuk süreci yine aynı paranoyalar temelinde ilerliyor. AKP’ye açılan dava, kanıt diye sunulan, halbuki muhafazakar bir parti için gayet doğal olan kimi konuşma ve uygulamalara dayandırılıyor ve dönüp dolaşıp “AKP’nin aslında takiye yaptığı” noktasında düğümleniyor. Karşı safta da durum benzer. Ergenekon operasyonu gerçekten önemli, ama AKP bunu “bizden olmayan darbecidir” söylemine dayandırmaktan geri durmayarak, liberal/demokrat kamuoyunu kendi saflarında tutma hesabı yapıyor. Kısacası ülkenin kaderi, kimin hukukunun diğerininkini döveceğine kilitlenmiş durumda. Devletin zirvesindeki iki taraf da aslında adalet değil adaletsizlikten daha fazla pay isterken, -daha önce de söylemiş bulunduğum gibi- bundan rahatsız olan herkese üçüncü bir yol açmak düşüyor.
Mar
22
Gündem, Ergenekon, Gözaltılar Ve Hukuka Saygı
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Gene her şeyin birbirine karıştığı bir gündem sardı sarmaladı bizleri. Şaşmamak gerekiyor, ülkemin araştırmacı-yazarlarının yarısının paranoyak olmasına zira insanı paranoyak yapacak derecede sarmal ilişkiler düzeni yaşadığımız bu demokratik(!) düzen. Hepinizin malumu önce işgüzar başsavcı AKP için kapatma davası açtı. İlk defa karşılaşılan bir şey değildi siyasi iradenin, hukuki müdahaleye uğraması. Bu ülkede her şey önce insanlar tarafından açılır sonraysa ya asker ya da bağımsız(!) yargı gelir kapatır. Ama kapatanlar bir türlü anlayamaz ikinci açılışın daha şaşalı ve de güçlü ola
cağını. Neyse muhalefet çok sakin ve soğukkanlıydı kapatmaya neden olacak kadar güçlü olan hukuksal gerekçelere dair. Onlar için muhalefet demek ne kadar doğrudur bilemem ama hukuka saygılı tavırları nedeniyle gözlerimi yaşarttıklarını söylemeden geçemeyeceğim. Sonrasında muhafazakâr-anti demokrat ve de sadece türban özgürlükçüleri karşı atağa geçti. Mademki bu ülkede herkes hukuka saygılıydı, biz de işleri hukuk üzerinden yürütelim dediler. Gerçi günahlarını almayayım, belki de bir taciz ritüeli halini alan Ergenekon Çetesi gözaltlılarıyla direkt bir ilgileri yoktur. Ama kesin olan bir şey vardı ki; o da bu gözaltılar karşısında sergiledikleri hukukperver tutum oldu. Bu görüntüleri görünce gerçekten çok duygulanıyorum, içimden aman yarabbi diyorum bir ülkede hukukun üstünlüğü bu kadar mı özümsenir, benimsenir. Yüce Türk adaletine herkesin boynu kıldan ince oluyor, yeter ki bu demoklesin kılıcı rakiplerin üzerinde sallanıyor olsun. Ertuğrul Günay’ın son hukuka saygı kuşağında gösterilen demeci tam da bu anlayışı yansıtıyordu. Partisini
n fundementalist piyasacı anti sosyal reformlarına karşı sessiz kalan bakanımız, hukukun üstünlüğüne saygısını göstermekte gecikmedi. Bazen siyasallaşabilen yargıya, doğru! İşler yapıldığında ne kadar da güvenebileceğini gösterdi.
Aslında çok da fazla konuşmaya, üzerinde düşünmeye gerek yok. Tam anlamıyla, al birini vur ötekine durumu yaşanıyor ülkemizde. Ne muhafazakâr-İslami ne de muhafazakâr laik cephenin elle tutulabilecek bir yanı yok. AKP merkezi çizgisinde kalmak için bir sebep ortada göremezken, CHP de insani safı çoktan terk etmiş gözüküyor. Her gün bu topraklarda akıl almaz olaylar yaşanıyor ve bu akıl almaz olaylar sonucunda kaybeden sürekli demokrasi ve insanlık oluyor. Hukuku el üstünde tutanlar insan haklarına saygıyı sürekli es geçiyorlar. Hem de bu konuda o kadar rahatlar ki herkesi gözünün önünde 83 yaşındaki bir gazeteciye 20 yaşındaki militan muamelesini yapabiliyorlar. Eskiyi çabuk unutan İlhan Selçuk bunu da çabuk affeder belki ama bu muamele de şüphesiz tarihe bir ayıp olarak geçecektir. Bu kadar gözaltı ve de soruşturmadan bir şey çıkma ihtimalini kimsenin ciddiye almıyor oluşu da durumumuzun ironikliği olsa gerek. Gerçi Ergenekon operasyonları sonucunda da mutlaka yeni gelişmeler yaşanacaktır ama onu görebilmek için de cumhuriyetçi cephenin yeni atağını beklememiz gerekecek galiba. Malumunuz iki cephenin futbol maçıymış gibi karşılıklı yaşanıyor siyasi-hukuksal gelişmeler bu ülkede. Velhasıl sürekli bir şeyler oluyor ve daha da önce söylediğimiz gibi bu mücadelede sürekli kaybeden demokrasi oluyor.
Mar
21
Devletin Tepesindeki Pembe Dizide Aldatılan Hep Demokrasi
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Ergenekon operasyonu öyle bir hal aldı ki artık ne, ne kadar inanılırı zaten bilemezken şirazeyi iyice kaçırdık. Birilerinin eli birilerinin cebinde, bir başkası öbürünü çekiştiriyor, bu arada devlet dengesini iyice yitiriyor.
Bu sabah yaşanan gözaltılar çok kafa karıştırıcı cinsten: 83 yaşındaki İlhan Selçuk’un evinin sabah 8′de aranması, apar topar gözaltına alınması işi iyice bulandırıyor. Olay ilk kulağa geldiğinde AKP kapatılma davasına karşı yapılmış bir hamle gibi duruyor. Ertuğrul Günay ve Rte’nin açıklamaları da üstüne eklenince sanki bazı taşlar yerine oturur gibi oluyor fakat İlhan Selçuk’un gözaltına bu şekilde alınması işi bulandırıyor: AKP’ye hazırlanmış bir komplodan şüphelenilmesine yol açıyor. Toplumda AKP’nin misilleme olarak bu gözaltıları yaptığı, 83 yaşındaki birini bile apar topar gözaltına aldığı, diktatöryal eğilimlere sahip olduğu kanısını yaratmak için bir oluşturulmuş bir komplo. İşin içine bir de dün Hrant Dink Cinayeti Davasında duruşmada ifade değiştirip üstlerini suçlayan, cinayetin olacağını bilip de önlem almadıklarını söyleyen askerleri eklersek iş iyice karışacaktır.
Tabi çok başka ihtimaller de söz konusu olabilir fakat ne yazık ki en zayıf ihtimal gerçekten hukuki bir soruşturmanın bağımsız bir sonucu olarak gözaltına alınmış olmaları.
Bu gözaltı bir turnosol kağıdı görevi de gördü. 3 gün önce Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesini eleştirenlere “Hukuka Saygı” mottosu ile cevap verenler aynı Hukukun kendileri aleyhine verdiği karar karşısında bu kararı veren savcı satılmıştır, bu karar siyasidir şeklinde konuşmaktan beis duymuyorlar. Bu durum onların düşünce evreninin
sığlığı ortaya koyuyor. Bildiğim kadarıyla sadece küçük çocukalar kendilerini dünyanın merkezi sanarlar, fakat siyaseten de ulusalcılar henüz bu olgunluk seviyesindeler. Gerçi bu tip davranışaları AKPliler de sergiliyorbugün, AKP’ye yakın bir gazetenin okuyucu yorumu kısmında “Koskoca AKP’ye kapatılma davası açılıyor, bir gazeteci gözaltına alınmış çok mu?” tarzı örnekleri okuyabiliyoruz.
Velhasılıkelam toplumca henüz demokrasiyi benimseyemedik. Bu arada Ergenekon Operasyonu gibi ülkenin bağırsaklarını temizlemesini umabileceğimiz bir operasyon iç siyasi oyunlara alet edildi ve ne yazık ki bir fırsat daha elden kaçtı. Unutulmamalı ki hukuk hepimize lazım. Bu yaşanan durum bize bunu kanıtladı. Hukukun olmadığı yerde orman kanunları geçerli olur. Bugün Türkiye’de olduğu gibi.
Devletin tepesindeki pembe dizileri andıran iktidar savaşında henüz kazanan yok fakat kaybeden daha ilk rauntta belli oldu: Demokrasi. Tehlikenin Farkında mısınız?
Mar
19
Kafa Karışıklığı
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Hakan
AKP için açılan kapatma davasının özgül denebilecek bir karakterinin olması, konu hakkında söylenecek pek çok yeni söze imkan verse de, bazı şeyler var ki tekrarlamaktan başka bir şey gelmiyor elden. Örneğin bu kapatma davasının yalnız iktidar değil, muktedir de olmak isteyen AKP’ye devletin başındaki asıl zümrenin haddini bildirme girişimi olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz. Bu yüzden bu iktidar kavgasını -alakam olmayan siyaset bilimi kavramlarıyla irdelemek de bana düşmediğine göre- din analojisiyle açıklamaya girişmenin konuya yeni bir şey katmayacak olsa da farklı bir boyut kazandırabileceğini düşünüyorum.
AKP’nin kapanmasını elbette sadece yargıtay başsavcısı istemiyor. Aralarında emekçilerin de bulunduğu milyonlarca insan, AKP’nin “dini siyasallaştırma” suçu işlediğini düşünüyor ve ceza kesilmesini zaten talep ediyor. Söz konusu din ve siyaset olunca Türkiye’de kafalar hep karışır, doğaldır. Elbette dinler, dünyaya ve toplum yaşantısına dair kesin yargılar barındırır, ideolojik öğeler içerir. Zaten özellikle hıristiyanlıkta pek çok mezhep siyasi ayrılıklardan doğdu. Peki bu din ve siyaset ilişkisini tersinden okumak mümkün değil mi? Siyasetin dinleşmesinden bahsediyorum. Nitekim ideolojiler de kendi içlerinde dini unsurlar barındırır. Her ideolojinin kendine göre günahları, sevapları, ritüelleri, cennet-cehennem tasavvurları vardır. Türkiye’de de (sanırım bu savım da pek şaşırtıcı olamayacak) kemalizm buna neredeyse kusursuz bir örnek teşkil eder. Günahları-sevapları var demiştim. AKP’nin kapatılma davası da kemalizmin ölümcül günahların birinin -laik olmamanın- cezası değil mi? Ortaçağda engizisyon döneminde cadı olma ihtimali olan herkesi yakarlardı, cadı olduğunun ispatı gerekmiyordu çoğu zaman. Türkiye’de de buna benzer bir durum var. Laik değilsen, zaten yandın. Eğer laik olmadığın ispatlanamıyorsa ama yine de böyle bir şüphe varsa, yine yandın. Çünkü takiye yapıyorsun.
Bu dinin tanrısı elbette Atatürk’tür. Bir milleti “yoktan var etmiştir”. Birdir ve tektir. O’ndan başka kimse bu soyada sahip olma şansına sahip değildir mesela. Kızının bile soyadı Atadan’dır. Hatta vakti zamanında “Kabe Arabın olsun/Bize Çankaya yeter” dizeleriyle bu kutsallık açıkça dile getirilmiştir de Kemalettin Kamu tarafından.
Ritüelleri de mevcuttur kemalizmin. Bunların başında da elbette Anıtkabir ziyaretini sayabiliriz. Minör diyebileceğimiz ritüellerden biri de saygı duruşu. Bu saygı duruşlarından en ilginci, ittihatçıların Almanya’nın giriştiği talandan pay almak için katıldıkları Birinci Dünya Savaşı’nın (ki gayet mantıklı bir şekilde Birinci Paylaşım Savaşı olarak da anılır) cephelerinden biri olan Çanakkale Savaşı’nda olanı. Acaba Çanakkale’de Mustafa Kemal’in etkin rolü olmasa bu savaşı bu şekilde anacak mıydık, bu derece yüceltecek miydik? Zannetmiyorum. Çanakkale Savaşı elbette Türkiye tarihinde küçümsenmeyecek bir öneme sahip, ama acaba şu görüntünün oluşması akılcı mı?
Haberlerde rastlamışsınızdır, Adana’da 18 Mart törenlerinde saygı duruşuna geçildiği sırada, bir suçluyu cezaevine götüren jandarmalar da esas duruşa geçiyor ve fırsat bu fırsat diyen hırsız arkadaş da kaçmaya başlıyor. Sonunda yakalanıyor belki ama bu olay bence tarihimizde bir karamizah örneği olarak yerini aldı, almalı. Belki size de denk gelmiştir, hani kimi dini Türk filmlerinde yer verilen coşku dolu bir sahne vardır: Yiğit bir müslüman evinde namaz kılar. O esnada evi eli kılıçlı kafirler basar. Niyetleri müslüman kahramanımızı öldürmektir, ama kahramanımız oralı olmaz, namazını kılmaya devam eder. Ancak namazı bittikten sonra kılıcını çeker ve kafirleri bir bir öldürür. Bu fotoğraf bana nedense çoktandır unuttuğum bu film sahnesini hatırlattı. Ritüellerini gerçekleştirmek uğruna görevi ikinci plana bırakan kemalistler. Dalgınlıktan diyebiliriz belki, neticede Arabın Kabesine yeğ tutulan Çankaya’da şimdi kemalizm dinine mensup olmayan biri oturuyor örneğin. İktidar da keza onların elinde. Bu yüzden devletin zirvesinde e-muhtıraydı, kapatma davasıydı derken gizli bir mezhep çatışması dönüyor. Jandarmaların kafasının karışık olması makul bu yüzden. Milletçe hepimiz de zaten bu kafa karışıklığı yaşıyoruz.
Benim kafa karışıklığımın sebebiyse biraz farklı. Şöyle açıklayayım: İnsan eğer müslümansa islamı bir bütün olarak kabul etmek zorundadır, Kuran’ın söylediklerinin kimilerine inanıp kimilerine inanmama şansı yoktur. Aksi takdirde kafirdir. Kemalizmde de bunu gözlemliyoruz. Atatürkçülükten en ufak bir sapmaya mahal verilmiyor. Kürt sorunu olsun, ermeni meselesi olsun, siyasal islam olsun herhangi bir problemde derhal devletin temel niteliklerine, yani kemalist öğretilere atıf yapılıyor ve sorun ya görmezden geliniyor, ya öteleniyor ya da şiddetle bastırılıyor. Bu konuda Etyen Mahçupyan’ın “eğer her problemde devletin temeline atıf yapılıyorsa devletin temelinde problem vardır” tespitine katılıyorum. Kafam karışık demiştim: aklımı kurcalayan soru şu, din egemenliğine ve ideolojik tapınmaya dayalı olmayan bir Türkiye mümkün mü? Mümkünse nasıl? Değilse neden?
Mar
17
Demokrasilerden Demokrasi Beğen
Filed Under demokrasi, siyaset | 2 Comments
Hakan
Yargıtayın ışıklarının neden sabahlara kadar yandığı sorusunun pek de şaşırtıcı olmayan cevabı belli oldu: AKP’ye kapatma davası açıldı. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olarak tanımlanmış olan ülkemizde sosyal devlet zaten unutulmuştu. Şimdi laiklik, demokrasi ve hukuk da tartışılıyor. Aslına bakarsanız bu kavramlar hep tartışmalıydı, ama bu d
ava süreciyle birlikte iplerin inceldiği yerden kopacağı nihai evreye girmiş bulunuyoruz.
Laiklik, anayasaya 1937′de girdi, ama cumhuriyetin ilanından beri ülkenin kaderini belirleyen ana unsurlardan biriydi zaten. Yüzlerce yıllık hilafet geleneğiyle yoğrulmuş ümmetçi bir toplum yapısıyla hesaplaşmaya girişen pozitivist bir yönetim kadrosu vardı iş başında. Laiklik, ulus-devlet için de olmazsa olmaz unsurlardan biri olarak görülüyordu. Yani milliyetçiliğe de içkin bir ilkeydi. Doğal olarak, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz” o günlerde, bu günlerde ve gelecek günlerde laiklik de milliyetçilikle paralel savunulan bir değer olageldi ve olacak. İkinci cumhuriyet kurulmadığı sürece bunun böyle gideceği açık. Bu yüzden kemalistler için demokrasiden daha yaşamsal bir öneme sahip bir ilke laiklik. Peki sırf bu sebeple laiklik demokrasiyi döver mi? Özellikle de laikliği halihazırda sorgulanan AKP, demokrasi sınavında ter dökmeye başlamışken? Önünde başta 301. madde olmak üzere yürürlüğe girmeyi bekleyen yığınla demokratik açılım bulunan AKP türbana verdiği önemin yüzde birini bunlara vermiyor, beş yıldır güvenle sırtını dayadığı liberal/demokrat çevreyle de ağız dalaşına girmekte çekince görmüyordu. Aynı AKP, DTP’nin kapatılma girişimine ses çıkarmak bir yana alttan alta onaylıyordu. Kürt sorununu orduya havale etmişti ve DTP’lileri PKK’ya terörist demedikleri için muhatap kabul etmiyordu. Geçirmeye çalıştığı sosyal güvenlik yasası yüzünden emek örgütlerini karşısına almıştı. Böyle bir demokratik açmazda bulunan AKP’ye kapatma davası açılarak AKP şu an demokratlarca savunmak zorunda bırakılıyor. AKP yine gözüyaşlı demokrasi mağduru olmuş durumda. Bunun anlamı ne olabilir? Şeriata geçit vermemek mi? Ne zaman AKP’nin laik olmadığı yönünde yukarıdan bir müdahale olsa, bu müdahalenin demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı da sorgulanıyor, ve bunu herkes biliyor. Ordunun her müdahalesinde devletin oligarşik yapısına dair sözler daha güçlü duyulmaya başlanmıyor mu? Köksan Toptan’ın daha iki ay önce yargıyı eleştirirken “adını kimsenin hatırlamadığı hakimler devletinden” (latincesi jüristokrasi) söz ediyordu. Şu andan itibaren adını hatırlayabileceğiz demektir. Orduyla AKP arasındaki sessiz ama aleni uzlaşma sağlamlaşmışken, ordu 2002′den bu yana ilk defa hükümetle değil muhalefetle kavga ederken; Türk bürokrasisi sivil kanadı olan yargı aracılığıyla “ben hala iktidarda söz sahibiyim” deme gereği duydu. Bunun elbette bir anlamı var: Türkiye’de her gerilimde demokratik bir seçime zorlanıyor halk: Askeri oligarşi mi, şeriat mı? Yargı yeni bir seçenek ekleme yoluna gitti: C şıkkı: jüristokrasi. Ama bu yine de hızlı bir prestij kaybı yaşayan AKP’ye resmen asist yapmanın abesle iştigal olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu prestij takviyesinin sadece ulusal ölçekte olmadığını, uluslararası camiada da AKP’nin destekçi bulmakta gecikmeyeceğini hatırlatmaya gerek var mı? Soru gerçekten çok önemli: Neden? Bu noktada akla gelen ilk komplo teorisi geldiği adım adım hissedilmeye başlanan ekonomik kriz sanırım. 2001′deki krizin sebebini uçan bir anayasa kitapçığı olarak gösteren düzen, 2008′deki muhtemel krizi de AKP-yargı arasındaki siyasi krize endekslemekte sakınca görmez diye düşünüyorum. AKP iktidarı izlediği düşük kur politikasıyla beş yıldır tüketen ama üretemeyen bir toplum yaratıp, yüksek faizlerle sağladığı sıcak para girişiyle ekonomiyi idare ettiğini düşünüyordu. Ama ABD hapşırdı ve Türkiye hasta olmanın eşiğinde. Fed kendi ülkelerindeki likidite açığını Türkiye gibi küçük ekonomiler üzerinden giderebilir ve krizi onlara yayarak atlatabilir. Peki Türkiye? Türkiye’ye düşen bu krize uygun bir gerekçe bulmaktan başka bir şey olmuyor elbet. İlk akla gelenin de AKP-yargı krizi olması gayet makul sanırım. Sonuçta bu bir komplo teorisi, bunu kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, kendine müslüman olduğu kadar kendine demokrat da olan AKP ve zaten demokrasi gibi bir derdi bulunmayan bürokratik elitler arasındaki iktidar paylaşımı mücadelesi bizim mücadelemiz değil. Yazının başında söylediğim gibi, ipler bu sürecin sonunda kopacak. Ya AKP kapanacak ve zaten dalmaçyalı desenli Türkiye demokrasi tarihi yeni bir kara lekeye sahip olacak, ya da AKP’nin kapanması bir şekilde önlenecek ve Türkiye halkı ölüyü görüp sıtmaya, yani AKP tipi demokrasiye razı olacak. Bu kadar kolay olmaması lazım. Türkiye’de demokrasiyi AKP’nin, laikliği bürokrasinin nemalanacağı kavramlar olmaktan kurtarmak için bize üçüncü bir yol açmak düşüyor.
Mar
16
iktidarı bizim için kapattım sevgilim…
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Erman
Daha on beş gün geçmemişti bir askeri yetkilinin “türkiye’de iktidara on – on beş senede bir ayar çekmek gerekir” tadındaki açıklamasının. Daha bir hafta geçmemişti Danıştay başsavcısının bir darbeyi ve üç kişinin idamını övmesinin. Daha çok geçmemişti ergenekon çetesi’nin bağlantılarının ortaya çıkmasının.
Ülke demokrasisi bir parti kapatma dosyasıyla daha karşı karşıya. Bu sefer kapatılan parti tek başına iktidar olan, senelerdir ülkeyi yöneten AKP. Sanırım bu duruma en alışık olanlar da akp yöneticileri çünkü hem eski partilerindeyken benzer bir süreci yaşadılar hem de iktidara geldiklerinden beri kendilerini en çok zorlayan şey politika dışı unsurlar.
Ne demişti ünlü bir grup bilim insanı? “ordu göreve!” İşte iktidar yollarında ana muhalefet partisinden görmediklerini orduculardan gördüler. Öyle ki TSK da bu insanlara “ben de size karşı boş değilim” diyerek patlatıverdi e-muhtırayı seçimler öncesinde. Sonrası malum, akp daha da güçlenerek çıktı. Meydanlara inip onu bunu göreve çağıranlar sokaklarda kalsalar, sokağı anlasalar ya da en azından çaba göstermiş olsalar böylesine ağır bir yenilgi almazlardı. Olsun ama, zaten herkes kömür karşılığında oy vermedi mi bu ülkede? O zaman durmak yok, göreve çağırmaya devam!
Kucağımızda parti kapatma davasını bulduğumuzdan beri süregelen bir tartışma da akp’nin kapatılıp kapatılamayacağı. Şu durumda akp kapatılabilir. Zira “şu durum” dediğimiz “darbecilerin anayasası” buna izin verebilir. Sorun akp’nin kapatılma sorunu değil, türkiye’de hala partilerin tıkır tıkır kapatılabiliyor oluşudur. Mücadele edilmesi gereken kişi Abdurrahman Yalçınkaya değil, 12 eylül darbecilerinin getirdiği anayasa ve onun yarattığı anti-demokratik düzen olmalıdır. Bu mücadelede görevini yerine getirmemiş her sivil, her yurttaş mevcut anti-demokratik düzene hala ortak olmaktadır.
Parti kapatmanın demokratik yönetimlerde uygulanması gereken bir yöntem olup olmadığından ziyade işlevsizliğinden bahsedilmesi de ilginç bir karşıtlık konumu. Halkın faydacılığından dem vuranlar – kimse ben öyle dem vurmam demesin. En kolayından; “oy”+kömür yazıp google’da bir aratın bakalım kaç yazı çıkacak. – demokrasinin temel prensiplerine öylesine faydacı yaklaşıyor ki ruhunu şeytana, oyunu kömüre satanlara nazire yapıp “öyle satılmaz böyle satılır.” diyorlar resmen. “Hani parti kapatınca oy verenleri de kapatılmış olsa tüm parti kapatmalara “evet” diyeceğiz ama gördük ve çok şükür anladık ki partiler kapatılınca oy verenleri kapatılmış sayılmıyor. E onlar sayılmayınca biz de sayılmamış oluruz, iyisi mi hayır diyelim biz parti kapatmaya.” tadında bir günah çıkartma bu.
Hitler’in de iktidara demokratik yöntemlerle gelmiş olması bir süredir ulusalcı cenahın diline pelesenk olmuştu. Bu söylem akp’nin kapatılması iddianamesinde de yer edinmiş kendisine. Söylem o kadar indirgemeci ki, sanki demokratik seçimler bir nazi almanyası’nda bir de türkiye’de yapılıyor. Faşizmle benzerliği net koymadıktan sonra demokratik seçimlerle iktidara gelmiş partiye “nazi” analojisi yapmanın temelini oturtamazsınız. Yok faşizme çalan bir iktidardan bahsetmekte ısrarlıysanız 12 eylül askeri darbesine göz atın. Totaliter rejim Türkiye’ye siyasal partilerle değil -çok partili dönem sonrasını alıyoruz.- TSK ile oluşturulmuştur.
Akp’nin halk iradesi kavramını kendi partisi kapatılmak istenince hatırlaması da ilginçtir. Halk iradesi ne kadar %46 ise bir o kadar da milyonda birdir. Milyonda biri düşünmezseniz, bu fikriyatı yıkmazsanız o karanlık gelir sizi yıkar. Siyasal liberalleşmeyi ekonomik liberalleşme kadar ön plana almayan AKP’nin başına gelen de tam olarak budur. Velhasıl, kasım 2007’de DTP’ye açılan kapatma davasına ses çıkartmayan akp’nin o iradeyi hatırlayıvermesi – Tayyip Erdoğan jargonundan alıntılayarak- manidardır.
301 cemil’in o leziz demokratik demeçleri, Şemdinli davasındaki savcı değişikliği, Hrant Dink davasının üstüne gidilemeyişi, Ergenekon çetesi konusunda yeterli çalışma yapılmayışı, senelerdir ülkeyi yönetenlerin “anayasa değişikliği” mevzusunu ağızlarına sakız edip bir türlü somut çözüm getiremeyişi, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girebilmesi için gereken değişikliği dostlar alışverişte görsün şeklinde yapışı ve türbanlı/türbansız herkesi ortada bırakışı – burada türban karşıtı eylemlerin ne kadar demokratik olduğu tartışılır lakin bunların olacağı bilinmeliydi ve anayasa altı senedir hazırlanmış olmalıydı. Gerekli değişiklikler de yeni anayasa içinde sabit/somut şekilde belirtilmeliydi. Bunu yapabilmek için her türlü meşru desteğe/güce sahip akp.-, akp’nin belki de başını duvarlara vurmasına neden oluyor bu günlerde.
TSK’nın e-muhtırası, bu kapatma davası ve geçmişteki benzerleri sürekli “olgunlaşamadığından” dem vurulan kitlelerin mevcut siyasal olgunluklarını yitirmelerine neden olmakta. “Nasıl olsa anayasa mahkemesi ya da genelkurmay başkanı çıkıp bi’şeyler yapar, siyasal mücadelenin ne önemi var.” fikrini zihinlerde oluşmasını sağlar bu müdahaleler.
Türkiye darbecilerin anayasasını değiştirmedikçe, o anayasanın yarattığı çarpık kurumların yetkilerini yeniden düzenlemedikçe bu ve benzer olayları yaşamaya devam edecektir. İktidara talip olanlar somut durumları somut tahliller üzerinden çözümlemeye çalışmadığı müddetçe de bu çarpık, kökten değişikliklere ihtiyacı olan siyasal düzenin hedefi olacaktır.
Mar
14
AKP vs. Yargı: Mollalar Hükümeti mi Yargıçlar Hükümeti mi?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin- Son birkaç saattir Türkiye ülkedeki başlıca iki gücün savaşı ile çalkalanıyor. Seçilmişler ve atanmışlar.
Her demokraside olduğu gibi Türk Demokrasisin de kendisini tehlikelerden koruma refleksi vardır, olmalıdır da. Fakat demokrasiyi koruma kılıfı altında korunmak istenen farklı çıkarlar olabiliyor.
Türkiye yaşadığı tarih gereği demokrasisi batılı değerler üzerine tam oturmuyor. Bir taraftan dincilerin, bir taraftan herkese yukarıdan bakan ulusalcı kesimin baskısı altında. İşte bu kapatma davası da bu iki kanadın çarpışmalarından biri. AKP açık da kalsa, kapansa da demokrasinin bundan bir kazancı olmayacak. Zira AKP hasmı gibi totaliter bir rejimin özlemini çekmektedir.
Türkiye’de sadece iki seçenek yok. İnsanlar dinci ya da ulusalcı olmak zorunda değil. Pek tabiki özgürlüklerden yana olmak da bir seçenek.
