Mar
13
Yldry
Benim için kişisel olarak büyük bir insan ve devlet adamı olan Atatürk’ü; ulusalcıların halkla bütünleşememesi sonucu kendi hezimetlerine ortak etme çabasıdır. Oysa ülkenin bugününe ve geleceğine ilişkin yapılabilecek doğru müdahaleler mevcuttur ve bunların geçmişle herhangi bir organik bağı kalmamıştır.
Ulusalcı arkadaşların Atatürk paradigmasını anlayabiliyorum. Her anlamda Atatürkçü bir ülke düşlüyorlar. Ekonomi ve dış politikada tam bağımsız, ulusal sermayeye sırtını verip kalkınan ve büyük bir güç olan Türkiye. Atatürk devrimlerinin sulandırılıp yok edilmediği bir Türkiye istiyorlar. Dinin toplumdaki etkisinin kaybolduğu bir Türkiye istiyorlar.
Bence bu istekler anlaşılabilir ama tam anlamıyla istedikleri ülke günümüz koşullarında olası değil. Atatürk döneminden çok farklı bir dünya düzleminde, sadece ulusal kaynaklar ile kalkınmak imkansız. Bu duruma ait ters örnek verilebilecek tek ülke olarak Küba kaldı ki; orada geçerli olan siyasal sistemi kaç kişinin bugün ki alışkanlıkları ile kaldırabileceği de muamma. Dış politika’da tam bağımsız davranabilme ise bir ihtimal bile değil. Çok fazla sahiplenilen kuzey ırak operasyonunun hangi şartlar altında yapılabildiği bile ortadayken hem de.
Siyasal İslam kendi kabuğunu kırıp iktidara yürüyebilmek adına değişim kelimesine sığınırken; buna cevap olarak fikir ve eylem üretemeyenler sığınacak Atatürk paradigması ile de Atatürk’ü dogmatik bir hale getirdi.
Kendisini Kemalist ve/veya ulusalcı olarak görüp üst perdeden konuşma hakkını kendilerine ait sanan kesim hala sözlükte, cumhuriyet veya sözcü gazetesinde askeri müdahale’yi asıl çare olarak tanımlayıp ülkeyi yeni bir karmaşanın içerisine sokma isteğinden de çekinmiyorlar.
Kimsenin faydasına olmayan bir şey; biz ve onlar ayrımı. Empati kurulacak noktalarda hakarete varan küçümseme ve ötekileştirme ile kendisine sadece düşman yaratan bir düşünce biçimi Atatürk’e ait olabilir mi acaba? Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık yolunun hangi kısmında beraber yaşadığı insanlara karşı tahammülsüzlük var?
Ulusalcıların anlaması gereken en önemli nokta; kendilerini etkisiz hale getiren süreç, toplumun geniş bir kesimini dışlayarak ya da asker zoruyla baskı altına alarak durdurulamaz. Laikliği savunanların kendilerini kıstırdıkları bu kısırdöngüler ve çözümsüzlük çabaları; artık iktidar olan AKP ve benzeri siyasal oluşumların hareket kolaylığını arttırır. Eğer AKP’den rahatsız isen buna çözüm olabilecek fikirleri üretmeye başlamalısın. 1920′lerin düşünce biçimlerinde yenilgilere kılıf aramamalısın.
Bu iş sözlüklerde ve benzeri dar ses alanları içerisinde Atatürk kelimesinin arkasına sığınıp sığ cümlelerle etrafa hakaret saçmakla çözülmez. Kendisi gibi düşünmeyene küfür etmekle çözülmez. Empati kurmadan çözülmez. Gökhan özgün’ün dediği gibi: her sakallıya liberal(liboş) diyip ucuz ve popülist cümleler kurmakla da olmaz.
AKP’ye yenilen Atatürk değildir. Siz ve sizin düşüncenizin liderleridir.
Feb
25
Cumhuriyet Sonrası Türkiye’de Yöneten&Yönetilen İlişkisi
Filed Under demokrasi, siyaset | 2 Comments
Uğur
Tarihin gördüğü en önemli realist liderlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan ve bir zamanların tebaası vatandaşlığa geçtiğinden beri, Türkiye Cumhuriyetinde değişmeyen bir gerçek var oldu. Bu da Osmanlı’nın son dönemindeki reform hareketleriyle başlayan ve yeni cumhuriyetle devam eden reformların tepeden inme karakteristiğiydi. Aslında pek de şaşırılmaması gereken bir gerçek olarak tepeden inme reformlar, realist politika geleneğinin temelini oluşturur. Zaten burada bahsedilmek istenen şey cumhuriyet sonrası dönemdeki reform hareketleri değil, Türk insanın politika içinde hangi derece talepkar olduğu ve 80 küsur yıllık cumhuriyet tarihinde neyle, ne talep ederek yönetildiğidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olan demokrasi reformlarının önemine vurgu yapanlar, özelliklede cumhuriyetçi seçkinler, seçme ve seçilme konusunda halka tanınan haklardan, gururla bahsetmeyi hiç es geçmezler. En çok değinilen reformlardan biri olan kadınlara seçilme konusunda tanınmış ve tüm dünyada ilklerden biri olan seçilme hakkı, genç cumhuriyetin aydınlanmacı kimliğine ithafken her zaman için güçlü bir argümanı ouşturmuştur. Aslında Türkiye Cumhuriyetin’de yönetenler ve yönetileler arasındaki bozuk
ilişki de buradan başlar. Çünkü kadınlara tanınmış o “seçilme” hakkının ne kadar yerinde ve ne kadar hakkı verilerek alınmış bir hak olduğu pek tartışılmaz. Çünkü, tepeden inmeci bir anlayış çerçevesinde, istenmiş ve verilmiş bir haktır bu. Yoksa şu anda zoraki kotalarla bile Avrupalı devletlerdeki kadın parlamenter oranının yarısına yaklaşamıyor olmamızın bu konuyla yakından uzaktan alakası yoktur. Türk kadını, seçilme hakkını, bu hakkın gereğini anlayarak koparıp almak yerine, bizzat farkında olmadan kazanmıştır. Kazandığı bu hakkı 80 küsür yıl sonrasında sonuna dek kullanıyor olması da(!) herhalde bundan olsa gerektir. Bu, tepeden inme reform geleneği, onun Türkiye’de yarattığı etkiler ve halkımızın kendi hakları konusundaki talep karlığına yönelik küçük bir örnektir sadece. Bize olan tek faydası ise Türkiye’de yönetilenler üzerinde hakim olan düşünce ve anlayışa daha doğru bakabilmek için örnek sağlıyor olmasıdır.
“Her toplum hak ettiği ölçüde yönetilir.” Bilindik bir sözdür, dahası doğruluğu da bilindikliği kadar kesindir. Kendi yöneticilerini bir şekilde kendi seçen ya da kendi başta tutan topluluklar, onlara gösterdikleri muamma ölçüsünde kendi refahlarını tahsis ederler. Türkiye’de de bu böyle olmuştur. Yıllarca bir kıratın peşine takılmış. Kendi gibi konuşan birini görünce tereddüt etmeden oy atmış olan vatandaşlarımız. Her zaman için bu ölçüde bir karşılık görmüştür yönetici sınıftan. Ve dahası gördüğü karşılıktan oldukça memnun olacak ki hemen hemen hep aynı gelenek ya da biraz modifiye edilmiş hali gelmiştir karşımıza. 80 küsur yıllık Türkiye cumhuriyeti tarihinde muhafazakâr-liberal geleneğin baskınlığı başka bir şekilde açıklanamaz herhalde. Arada cılız kalan CHP iktidarlarını bir yana bırakırsak. Hemen hemen birbirinin kopyası politikalarla gelen DP, AP, ANAP, DYP ve son olarak da AKP Türk siyasetine damgasını vurmuştur. Büyük bir oy gücüyle iktidara gelen AKP de selefleri gibi halkı pohpohladı, halka kuru övgüleri düzdü ve yönetilen halk da her zaman için, yolsuzluklar, haksızlıklar, adaletsizlikler silsilesi altında var olmaya çalıştı. Tıpkı daha önceki yaptığı seçimleri ve onların sonuçları doğrultusunda yaptığı gibi.
Peki, Türkiye’de yönetilen insanı böyle bir sınır altına tıkalı bırakan ya da seçim yaparken, geçmişsel sorgulamadan bu kadar uzak kılan şey nedir? Yıllarca kötü bir şekilde yönetildikten sonra yine aynı seçimi insana yaptıran motivasyon ne olabilir? Tüm bunlar, sosyologların ve tarihsel araştırmacıların konusu olsa gerek ama benim burada değinmeye çalıştığım şey ise cumhuriyet sonrası dönemde baş gösteren tepeden inmeci reform hareketleri ve Türkiye’deki yöneten yönetilen arasındaki neden-sonuç bağından uzak olan açıklanması zor ilişkidir.
Bu öyle bir ilişkidir ki, eleştirel bakmayı başarabilen insanları iyice umutsuzluğa sürüklüyor. Bunun en son örneği de zaten başlı başına AKP hükümeti, onun bakanları ve onların yönetilen kısma olan tutumları: İnsanlara abicim, ulan diye seslenen bir bakan, onu sessizce izleyen insanlar ve her şeye rağmen yine
bu partiye oy verecek olan yönetilenler… Türkiye’de yöneten sınıfa, istediği rahatlığı ve açık alanı bırakmaya devam ediyor.
Son olarak değinilmesi gereken, tüm bunların cumhuriyet sonrası dönemle tam olarak ilgisi ne olabilir acaba? Ve ikisini ilişkilendirmek ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Aslında bu ayrıca tartışılması ve üzerine düşünülmesi gereken bir problem. Çünkü bundan 70 sene önce gelişen olayları, şimdi elimizde bulunan şartlar altında değerlendirmeye çalışmak, tarihsel yorumlama açısından büyük bir yanılgıya düşmek demek olacaktır. Diğer yandan, getirilen anlayış açısından o dönemde yaşananların etkisi de inkâr edilemez boyuttadır. Dönemin tepeden inme politikaları, yönetilenleri üsten gelen reformlara alıştırmış ve hak arama mercisini içlerine gömmelerine neden olmuştur. Daha sonraki dönemlerde ise insanlar daha fazla özgürlük adına ayaklandıklarında, kendileri, babaları tarafından seçilmiş olan yöneticiler tarafından, o da yetmezse, cumhuriyetin kurucusu ve de bekçisi misyonunu üstlenmiş ordu tarafından durdurulmuştur. Buradan, kendi adlarına çıkartılacak ders ise ülkelerinde reform yapılacaksa; bunun üsten yapılacağı olmuştur. Ve bunca zaman boyunca yaşananlar da bizi günümüzün yöneten-yönetilen ilişkisine getirmiştir. Ama yine de unutulmaması gereken bir şey vardır ki çıplak güç her zaman için yenilgiye mahkûmdur. Yönetenlerin, politik etikle açıklayamadığı davranışları da er geç cezasını bulacaktır. Türkiye’de bu sistem her ne kadar biraz yavaş ve zor işliyor olsa da, politikanın kaçınılmaz gerçeği budur.
Feb
15
AKP: Liberal Destek mi, Popülizm mi?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | 2 Comments
Ængin – AKP iktidarı dönemince sürekli meşruiyet
eleştirilerine maruz kaldı, sürekli gizli gündemlerinin olduğu suçlamalarına maruz kaldı, demokrat olmamakla suçlandı. Fakat AKP bu suçlamalardan her zaman sıyrıldı. Bunu sağlayan kendisini liberal demokrat tanımlayan cenahtı. AKP meşru değil dendiğinde Atatürkçülükten güç alarak kendilerini her şeyi yapmaya muktedir görenler ne kadar meşru diyenler onlardı; Gizli gündem suçlaması karşısında AB Sürecini öne süren onlardı; AKP anti-demokrat dendiğinde bunu diyenlerin aristokrasi özlemini yüzlerine vuran da onlardı. Onlar olmasa AKP kendisini bu şekilde kabul ettiremezdi. Fakat işleri biraz farklılaştı artık. İlk hükümet döneminde bu liberal demokratlara gözü gibi bakan AKP, ikinci seçim zaferinden sonra popülüzmün kucağına attı kendini. Türban konusunda MHP ile anlaşması AB Sürecinde ve 301′in kaldırılması sürecinde bir ilerleme olmayacağını, Kürt sorununun çözümünün başka bir bahara kalacağını gösterdi. MHP ile ortaklık yapan bir parti bu konularda adım atamaz. Bu durum liberal demokratları ciddi bir biçimde hayal kırıklığına uğrattı. -Bu durumla alakalı iki yazı: Ece Temelkuran ve Ümit Kurt
Bu hayal kırıklığı bazı taşların yerinden oynamasını beraberinde getirecek. Muhtemelki AKP artık arkasında liberal demokratların desteğini hissedemeyecek vve yine muhtemelki bazıları AKP’yi çok sıkı eleştirmeye başlayacak. Bu durum sandığa nasıl yansır bilemiyoruz fakat AKP’nin işlerini zorlaştıracağı çok açık. Artık AKP bürokrasi elitlerinin saldırıları konusunda eski desteğinin bir kısmını yütürdü. Sürecin devamının nasıl geleceğini zaman gösterecek. AKP’nin hesapları türban çözümü! sayesinde oylarını arttırdığı yönünde ama buradan gelen artıyı siyaset arenasında yaşayacağı yeni zorluklarda tıkanmasıyla kaybedecektir.
Feb
14
Ne nedir, ne değildir?
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Laikliğin kitabını hal ve tavırlarıyla yazmış olan yüce Baykal sonunda bunu da yaptı, üslubunu ‘din’ üzerinden kurmaya başladı. Kendisi, din üzerinden türbanın gerekliliği/gereksizliğini tartışırken aslında olması gerektiği laik devlet duruşundan saptığının farkında bile değildi. Öte yandan hiçbir zaman tam anlamıyla olmadığı sol duruşunun yerinde yeller eseli epeyi bir zaman geçmişti. onun sol duruşu geçmişten tatlı bir esinti olarak kalakalsın medya da ultra milliyetçi anti-sosyal demokratlarımızı önümüze hala sürmeye devam ediyor. Artık CHP’nin ya da DSP’nin sol parti
olmadığını söylemekten aklıselim insanlar bıktı ama medya onları yelpazenin soluna koymaktan bıkmadı. Şimdi dürüst olmak gerekirse, mecliste iki tane sol görüşlü parti olduğunu varsaymak, bazen benim de hoşuma gidiyor. Öte yandan bu varsayımın kulağa hoş geldiği gibi içinin de boş kaldığı kesin. Velhasıl önüm, arkam, sağım solum her tarafım sağ benim. Soluma bakınca da sağımı görüyorum, sağıma bakınca da… İslamcı sağ, Türkçü sağ, Atatürkçü sağ, ulusçu sağ her tarafımız sağduyulu! insanlarla çevrilmiş durumda. Eninde sonunda, devlet mekanizması içerisinde meşru zemin kazanmış olan tüm ideolojilerin aynılaştığını ve ‘sağ’a öykündüklerini savunanlar eminimki, Türkiye örneğini gördüklerinde de teorileriyle pek bir gururlanacaklardır. Nasıl ki modernleşme teorisinin model devletiysek, yepyeni bir teoriye de halihazırda önayak olabiliriz; her şey ‘sağ’dır; sol bir yanılsamadır, teoremi yapmaya niyeti olanlar varsa teorilerini geliştirmek mutlak surette bizim ülkemizi gözlem altına almaları gerekiyor.
Gözlemledikleri ülkemizden nasıl bir izlenimle ayrılırlar orası biraz muallâk tabi. Bence Recep Tayyip Erdoğan’ın formunda olduğu bir döneme rast gelebilirlerse, başbakan merkezli yeni bir teori üretmeleri içten bile olmaz. Zira onlarda Erdoğan’ı izlerken, sadece değişmez, değişirken dönüşürler. Hem liberal, hem muhafazakar olup, sol tandanslı ikiyüzlü sömürü siyasetinin nasıl yapılacağını pek bir güzel öğrenirler. Sol olmayan ve sol oyu alamayanların neden ısrarla kendilerini sol olarak tanımlamaya çalıştıklarınaysa pek şaşırırlar. Hatta, gözlemlerini sürdürürken şansları yaver giderse, ordu üzerinden siyaset yapan yegâne partilerin nasıl emekli general, şehit yakını vs kovaladıklarına bile şahit olabilirler. İşin sonunda varacakları noktaysa, bu ülkede bırakın solun aslında sol olmadığını, hiçbir şeyin görüldüğü gibi var olmadığı olacaktır. Her ne kadar Matrix gibi yaratıcı senaryolar bizim ülkemizden çıkmıyor olsa da, ne olduğu belirsiz bir Matris evreninde yaşadığımız da şüphe götürmez bir gerçektir. PKK terörünün uzun bir süre gündemi meşgul ettiği bu evrende, şimdilerde ise türban tartışılmaktadır. Türban sorununun ayyuka çıkmasıyla beraber artık PKK sorunu ‘yok’ olmuştur. Bu sorun hakkında kimin ne düşündüğü, ne kadar zarar gördüğü ya da bu sorun yüzünden kaç kişinin öldüğü değildir mesele. Mesele neyin gündemi ne derece meşgul edebilip, insanları ne kadar uyutabildiğidir. O yüzdendir ki Türban meselesi kamoyunun meşgul edebildiği sürece PKK terörü ve yarattığı sorunlar dikkate almaya değmeyecek kadar önemsizdir. Uzun süredir vizyona girmesi beklenen “AB yolundaki Türkiye” senaryosuysa Hollywood’taki greve takıldığından bir süre daha vizyona giremeyecektir. Hollywood grevi aşılsa bile aşılması gereken; milli güvenlik, ulusal çıkarlarımız gibi engelleriyle epeyi bir süre daha beklemesi gerekecektir. Zaten bizim Matrisimizde demokrasi/insan hakları/düşünce özgürlüğü/hukukun üstünlüğü gibi şeyler pek de matah şeyler değildir. Olmasa da olur, hatta olmasa daha iyi olur cinsten şeylerdir.
Bütün bunlardan mütevellit, saptırma teorisi üzerine çalışan bilim adamları da en kısa sürede ülkemi ziyaret etmelidir. Zira bir ülke gündeminin bu kadar hızlı, kolay, kökten değiştirilebileceğini, görünce onlar bile gördüklerine inanamayacak ve eminim ki gelişerek değişecektirler! Bir de Türkiye’nin bilime/insanlığa evrensel bir katkısı olmamıştır derler, peh!
Jan
29
Burhan Kuzu: Anayasal Ampul
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin- Onu ilk olarak geçtiğimiz meclis döneminde anayasa komisyonunda CHPli kadın bir milletvekili ile yaptığı kavgaya varan rezillikleriyle tanıdık. Daha sonra Türkiye Barolar Birliği ‘nin düzenlediği bir sempozyumda başkanlık sistemini desteklediğini, parlamenter sistemi sevemediğini söyledi. sivil cumhurbaşkanı döneminin sürmesi gerektiğini savunan kuzu, parlamenter sistemde hem yasama hem yürütmeyi hükümetin yönettiğini kaydetti. kuzu, “biraz da yargıya ‘höt’ dediniz mi tamam. yasama ne yapacak? indir, kaldır” diyebilecek ölçüde bir anlayışa sahip bir sahsiyet. gayet frensiz ve olduğu gibi. Bir bomba da türban ilköğretim ve liselerde de serbest olacak mı sorusuna verdiği cevapla patlattı bu aralar. kuzu tam olarak “Eşcinsellerden de eşitlik ve evlilik hakkı tanınması için yoğun talep geldi. İstiyorlar diye verecek miyiz? Kamuoyu buna hazır değil” dedi. Yani Yıldırım Türker’in dün çok iyi belirttiği üzere “…bu milletin asla hazmedemeyeceği, başa çıkamayacağı gerçeklikler, gelişmiş bir irade istediği için bu milletin korunması gereken sınavlar üstüne hemen her muhafazakâr liberalin söyleyeceği çok şey vardır. Olduğunu biliyoruz.Türk vatandaşına nice konuda konuşma, nice meseleyi tartışma ehliyeti henüz verilmiş değil…. …Bu toprakların otoritesi, gücünü halkı çocuklaştırıp katılımını asgariye indirerek, ‘halkın anlayacağı anlamayacağı’nı belirleyerek pekiştirmiştir. Millet, rüştünü asla ispat edemeyecek bir güruhtan oluşmaktadır…” Yıldırım Türker o yazıyı Kuzu‘nun o beyanı üzerine yazmamış fakat üstüne cuk oturdu.
Kuzu dedikleriyle düşünce yapısının da gözler önüne seriyor tabi, dedik ya öylesine frensiz, öylesine zemberekten fırlamış bir tarzı varki, kimse durduramıyor. Öncelikle eşcinselleri aşağılıyor, belki dediklerinden bu anlam hemen çıkmıyor kamuoyu buna hazır değil derken aslında kendi kafasına yatmadığını söylüyor. Yoksa Kuzu bir toplum mühendisi mi?
Bu toplum yıllarca Yıldırım Türker’in belirttiği gibi cahil bırakılarak yönetildi, kendi gücünün farkına varabileceği durumlar her zaman politikacılarca “toplumun hazır olmadığı konular” olarak fişlendi ve tabulaştırıldı. Süleyman Demirel de 61 Anayasası bize bol gelen bir gömlek dememişmiydi. Neden demişti? Çünkü halk yavaş yavaş kendi gücünün farkına varıyordu.
Halk hakkını kullanmaya hazır değildi, ama politikacılar ve onların işadamı yakınları tarafından sömürülmeye hazırdı.
“Toplumumuz buna hazır değil” mottosu bazen de Kuzu’nın yaptığı gibi politik bir liman olarak da kullanılabiliyor. Tabanına anlatamayacağı eşcinsel evliliğinden kaçmak için toplum buna hazır değil diyor ve hokus pokus, sorun çözüldü.
Bu halkın hazır olmaması durumunu açık açık olmasa da TSK’da kullandı. ‘7 Nisan Muhtırası buna en güncel örneklerden biridir. TSK medyaya farklı konuşsa da gerçekte halkın sokaklarda hakkını bizzat aramasını istemedi, zira bu durumda TSK’nın siyasete müdahele ederken ki kısmi meşruluğu ortadan kalkacaktı: halk varken askere ne hacet. Zihniyet her zaman aynı, halk hazır değildir ve cahil bırakılması gerekir hiçbir zaman hazır olamaması için.
