Ængin - İdris Küçükömer bu ülkede sağ sol sol da sağdır demişti. bu tezat bu konuyla alakalı her konu için geçerli. öyle ki Türkiye’de kemalistim diyenler aslında anti-kemalistler.
Birkaç örnek verelim:
1) Mustafa Kemal vatandaşlık bağını hukusal temele dayandıran ve bildiğim kadarıyla bunu anayasaya koyan ilk liderdir, bugün kendilerine “kemalist” diyenler 301′i savunuyor, her türlü etnik çeşitliliğe karşı çıkıyor.
2) Atatürk 1924′de yasa çıkartıp askerlerin siyasete karışmasını engelliyor, ya asker olursunuz ya milletvekili diyor. bugün kendilerine “kemalist” diyenler tsk olsun da çamurdan olsun anlayışındalar. tek güvendikleri, inandıkları kurum tsk. darbeye bile sıcak bakanlar var. hatta çok daha ileri gidip 1 milyonu aşkın bir sivil kalabalık önünde, o kalabalığın gücünü, iradesini, orada oluş amacını hiçe sayarcasına “tabiki kemalist ordu konuşacak” şeklinde konuşabilen “kemalist!” üniversite hocaları var. halk konuşuyor orda sana ne oluor demek istiyorum kendisine buradan.
3) Atatürk ömrü boyunca çok partili rejim için çabalamış, tabi şartların gerektirdiği vesayet rejimine aykırı olmayacak şekilde. fakat ortada bir istek var: o da çok partili rejim. bugün kendini “kemalist!” addedenler kemalizm için parti kapatmak için ellerindden geleni ardlarına koymuyorlar. örneğin gün itibari ile toplamda halkın toplam yüzde 51 oyunu almış partiler hakkında kapatma davaları derdest.
4) Ulu önder bu ülkenin bir hukuk devleti olmasını istedi. o yüzden çok hukuklu düzene son verdi. modern yasaları iktibas etti. ülkenin her köşesine adliye sarayları kurdurttu. sırf ülkede hukuka güven oluşsun diye.
bugün ise “kemalistler!” hukuk devletinin yan yana asla var olamayacağı, hukuk devletinin tam anlamıyla karşıtı olan derin devleti- ergenekon çetesini koruyorlar, kemalizm adına!

Bütün bunları kemalizm adı altında yapıyorlar ya, hiç utanmadan, sıkılmadan. gerçi niye utansınlar, onlar bu ülkenin asli sahibi, bizler onların tabiyetindeyiz. Böyle düşünüyolar. Yıldırım Türker “Kemalist Kişilik Bozukluğu” teşhisinde ne kadar haklı.

Yldry

Benim için kişisel olarak büyük bir insan ve devlet adamı olan Atatürk’ü; ulusalcıların halkla bütünleşememesi sonucu kendi hezimetlerine ortak etme çabasıdır. Oysa ülkenin bugününe ve geleceğine ilişkin yapılabilecek doğru müdahaleler mevcuttur ve bunların geçmişle herhangi bir organik bağı kalmamıştır.

Ulusalcı arkadaşların Atatürk paradigmasını anlayabiliyorum. Her anlamda Atatürkçü bir ülke düşlüyorlar. Ekonomi ve dış politikada tam bağımsız, ulusal sermayeye sırtını verip kalkınan ve büyük bir güç olan Türkiye. Atatürk devrimlerinin sulandırılıp yok edilmediği bir Türkiye istiyorlar. Dinin toplumdaki etkisinin kaybolduğu bir Türkiye istiyorlar.

Bence bu istekler anlaşılabilir ama tam anlamıyla istedikleri ülke günümüz koşullarında olası değil. Atatürk döneminden çok farklı bir dünya düzleminde, sadece ulusal kaynaklar ile kalkınmak imkansız. Bu duruma ait ters örnek verilebilecek tek ülke olarak Küba kaldı ki; orada geçerli olan siyasal sistemi kaç kişinin bugün ki alışkanlıkları ile kaldırabileceği de muamma. Dış politika’da tam bağımsız davranabilme ise bir ihtimal bile değil. Çok fazla sahiplenilen kuzey ırak operasyonunun hangi şartlar altında yapılabildiği bile ortadayken hem de.

Siyasal İslam kendi kabuğunu kırıp iktidara yürüyebilmek adına değişim kelimesine sığınırken; buna cevap olarak fikir ve eylem üretemeyenler sığınacak Atatürk paradigması ile de Atatürk’ü dogmatik bir hale getirdi.

Kendisini Kemalist ve/veya ulusalcı olarak görüp üst perdeden konuşma hakkını kendilerine ait sanan kesim hala sözlükte, cumhuriyet veya sözcü gazetesinde askeri müdahale’yi asıl çare olarak tanımlayıp ülkeyi yeni bir karmaşanın içerisine sokma isteğinden de çekinmiyorlar.

Kimsenin faydasına olmayan bir şey; biz ve onlar ayrımı. Empati kurulacak noktalarda hakarete varan küçümseme ve ötekileştirme ile kendisine sadece düşman yaratan bir düşünce biçimi Atatürk’e ait olabilir mi acaba? Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık yolunun hangi kısmında beraber yaşadığı insanlara karşı tahammülsüzlük var?

Ulusalcıların anlaması gereken en önemli nokta; kendilerini etkisiz hale getiren süreç, toplumun geniş bir kesimini dışlayarak ya da asker zoruyla baskı altına alarak durdurulamaz. Laikliği savunanların kendilerini kıstırdıkları bu kısırdöngüler ve çözümsüzlük çabaları; artık iktidar olan AKP ve benzeri siyasal oluşumların hareket kolaylığını arttırır. Eğer AKP’den rahatsız isen buna çözüm olabilecek fikirleri üretmeye başlamalısın. 1920′lerin düşünce biçimlerinde yenilgilere kılıf aramamalısın.

Bu iş sözlüklerde ve benzeri dar ses alanları içerisinde Atatürk kelimesinin arkasına sığınıp sığ cümlelerle etrafa hakaret saçmakla çözülmez. Kendisi gibi düşünmeyene küfür etmekle çözülmez. Empati kurmadan çözülmez. Gökhan özgün’ün dediği gibi: her sakallıya liberal(liboş) diyip ucuz ve popülist cümleler kurmakla da olmaz.

AKP’ye yenilen Atatürk değildir. Siz ve sizin düşüncenizin liderleridir.

Uğur

 

Tarihin gördüğü en önemli realist liderlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan ve bir zamanların tebaası vatandaşlığa geçtiğinden beri, Türkiye Cumhuriyetinde değişmeyen bir gerçek var oldu. Bu da Osmanlı’nın son dönemindeki reform hareketleriyle başlayan ve yeni cumhuriyetle devam eden reformların tepeden inme karakteristiğiydi. Aslında pek de şaşırılmaması gereken bir gerçek olarak tepeden inme reformlar, realist politika geleneğinin temelini oluşturur. Zaten burada bahsedilmek istenen şey cumhuriyet sonrası dönemdeki reform hareketleri değil, Türk insanın politika içinde hangi derece talepkar olduğu ve 80 küsur yıllık cumhuriyet tarihinde neyle, ne talep ederek yönetildiğidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olan demokrasi reformlarının önemine vurgu yapanlar, özelliklede cumhuriyetçi seçkinler, seçme ve seçilme konusunda halka tanınan haklardan, gururla bahsetmeyi hiç es geçmezler. En çok değinilen reformlardan biri olan kadınlara seçilme konusunda tanınmış ve tüm dünyada ilklerden biri olan seçilme hakkı, genç cumhuriyetin aydınlanmacı kimliğine ithafken her zaman için güçlü bir argümanı ouşturmuştur. Aslında Türkiye Cumhuriyetin’de yönetenler ve yönetileler arasındaki bozuk ilişki de buradan başlar. Çünkü kadınlara tanınmış o “seçilme” hakkının ne kadar yerinde ve ne kadar hakkı verilerek alınmış bir hak olduğu pek tartışılmaz. Çünkü, tepeden inmeci bir anlayış çerçevesinde, istenmiş ve verilmiş bir haktır bu. Yoksa şu anda zoraki kotalarla bile Avrupalı devletlerdeki kadın parlamenter oranının yarısına yaklaşamıyor olmamızın bu konuyla yakından uzaktan alakası yoktur. Türk kadını, seçilme hakkını, bu hakkın gereğini anlayarak koparıp almak yerine, bizzat farkında olmadan kazanmıştır. Kazandığı bu hakkı 80 küsür yıl sonrasında sonuna dek kullanıyor olması da(!) herhalde bundan olsa gerektir. Bu, tepeden inme reform geleneği, onun Türkiye’de yarattığı etkiler ve halkımızın kendi hakları konusundaki talep karlığına yönelik küçük bir örnektir sadece. Bize olan tek faydası ise Türkiye’de yönetilenler üzerinde hakim olan düşünce ve anlayışa daha doğru bakabilmek için örnek sağlıyor olmasıdır.

“Her toplum hak ettiği ölçüde yönetilir.” Bilindik bir sözdür, dahası doğruluğu da bilindikliği kadar kesindir. Kendi yöneticilerini bir şekilde kendi seçen ya da kendi başta tutan topluluklar, onlara gösterdikleri muamma ölçüsünde kendi refahlarını tahsis ederler. Türkiye’de de bu böyle olmuştur. Yıllarca bir kıratın peşine takılmış. Kendi gibi konuşan birini görünce tereddüt etmeden oy atmış olan vatandaşlarımız. Her zaman için bu ölçüde bir karşılık görmüştür yönetici sınıftan. Ve dahası gördüğü karşılıktan oldukça memnun olacak ki hemen hemen hep aynı gelenek ya da biraz modifiye edilmiş hali gelmiştir karşımıza. 80 küsur yıllık Türkiye cumhuriyeti tarihinde muhafazakâr-liberal geleneğin baskınlığı başka bir şekilde açıklanamaz herhalde. Arada cılız kalan CHP iktidarlarını bir yana bırakırsak. Hemen hemen birbirinin kopyası politikalarla gelen DP, AP, ANAP, DYP ve son olarak da AKP Türk siyasetine damgasını vurmuştur. Büyük bir oy gücüyle iktidara gelen AKP de selefleri gibi halkı pohpohladı, halka kuru övgüleri düzdü ve yönetilen halk da her zaman için, yolsuzluklar, haksızlıklar, adaletsizlikler silsilesi altında var olmaya çalıştı. Tıpkı daha önceki yaptığı seçimleri ve onların sonuçları doğrultusunda yaptığı gibi.

Peki, Türkiye’de yönetilen insanı böyle bir sınır altına tıkalı bırakan ya da seçim yaparken, geçmişsel sorgulamadan bu kadar uzak kılan şey nedir? Yıllarca kötü bir şekilde yönetildikten sonra yine aynı seçimi insana yaptıran motivasyon ne olabilir? Tüm bunlar, sosyologların ve tarihsel araştırmacıların konusu olsa gerek ama benim burada değinmeye çalıştığım şey ise cumhuriyet sonrası dönemde baş gösteren tepeden inmeci reform hareketleri ve Türkiye’deki yöneten yönetilen arasındaki neden-sonuç bağından uzak olan açıklanması zor ilişkidir.

Bu öyle bir ilişkidir ki, eleştirel bakmayı başarabilen insanları iyice umutsuzluğa sürüklüyor. Bunun en son örneği de zaten başlı başına AKP hükümeti, onun bakanları ve onların yönetilen kısma olan tutumları: İnsanlara abicim, ulan diye seslenen bir bakan, onu sessizce izleyen insanlar ve her şeye rağmen yine bu partiye oy verecek olan yönetilenler… Türkiye’de yöneten sınıfa, istediği rahatlığı ve açık alanı bırakmaya devam ediyor.

Son olarak değinilmesi gereken, tüm bunların cumhuriyet sonrası dönemle tam olarak ilgisi ne olabilir acaba? Ve ikisini ilişkilendirmek ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Aslında bu ayrıca tartışılması ve üzerine düşünülmesi gereken bir problem. Çünkü bundan 70 sene önce gelişen olayları, şimdi elimizde bulunan şartlar altında değerlendirmeye çalışmak, tarihsel yorumlama açısından büyük bir yanılgıya düşmek demek olacaktır. Diğer yandan, getirilen anlayış açısından o dönemde yaşananların etkisi de inkâr edilemez boyuttadır. Dönemin tepeden inme politikaları, yönetilenleri üsten gelen reformlara alıştırmış ve hak arama mercisini içlerine gömmelerine neden olmuştur. Daha sonraki dönemlerde ise insanlar daha fazla özgürlük adına ayaklandıklarında, kendileri, babaları tarafından seçilmiş olan yöneticiler tarafından, o da yetmezse, cumhuriyetin kurucusu ve de bekçisi misyonunu üstlenmiş ordu tarafından durdurulmuştur. Buradan, kendi adlarına çıkartılacak ders ise ülkelerinde reform yapılacaksa; bunun üsten yapılacağı olmuştur. Ve bunca zaman boyunca yaşananlar da bizi günümüzün yöneten-yönetilen ilişkisine getirmiştir. Ama yine de unutulmaması gereken bir şey vardır ki çıplak güç her zaman için yenilgiye mahkûmdur. Yönetenlerin, politik etikle açıklayamadığı davranışları da er geç cezasını bulacaktır. Türkiye’de bu sistem her ne kadar biraz yavaş ve zor işliyor olsa da, politikanın kaçınılmaz gerçeği budur.