Oct
23
Opium
Freni tutmayan araba misali kontrolden uzak bir gidişat içerisindeyiz. Bir yerlere gidiyoruz ama bilemiyoruz neler olacağını başımıza daha neler geleceğini. Başbakanımız yavaş yavaş totaliterliğin dozajı nasıl artırılır dersi veriyor sanki. Alıştırarak, her seferinde bir sonraki baskıcı adımı atarak ilerliyor. Öyle ki, vatandaşlara bir grup gazeteyi okumamayı salık vermesinden çok da fazla vakit geçmemişti ki, önemli bir devlet kurumunun bu öneriyi uygulamaya başlamış olduğunu öğreniverdik. Başbakanın kadim destekçisi, onun demokrasi yolundaki baş takipçisi “genç siviller” bile başbakanlarına tavır almış gibi gözüküyor şimdilerde. Oysa ne de güzel muhalefetimdin sen benim be sivil abim diyesi geliyordu insanın bir zamanlar. İnsanın başının derde girmeden de muhalif olabileceğini, muhalifliğin ne kadar da renkli bir şey olduğunu öğrenmiştik biz onlarla…
Şimdi ekonomi de çöküşteymiş. Borsa diplerde, dövizse zirvedeymiş. İşsizlik artacak diyor maliyeden sorumlu bakanımız. Ben de keşke ekonomi bozulmadan şu Ronaldinho’yu getirebilseydi Es Es’e diyorum. Hem bizim de gözümüz gönlümüz bayram ederdi hem de bu transfer aşkına yıllar sonra “sağ” bir partiyi birinci yapmış olan Eskişehir’in ödülü verilmiş olurdu. CHP’yi, DSP’yi sol parti saydığımdan değil hani bu kadar aleni dönüşü şaşırmış olmamdandır benim asıl hezeyanım. Babacan demiş geçenlerde, AB yolunda atılan adımlarda, yapılan reformlarda herhangi bir sapma yok diye. Bana artık komik gelmiyor bu anlamsızlık çünkü can sıkmaya başlıyor bir noktadan sonra bu kadar fazla ironi. Sıkça duyduğumuz/yaşadığımız trajikomik kelimesi de fazlasıyla can sıkıyor artık, çünkü bu kadar trajedi içerisinde yaşarken tebessüm edecek hali kalmıyor insanın. Geçtiğimiz günlerde bir film festivalinde alınan bir ödül, gözaltında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın annesine adanmış, aynı kişinin ölümü için adalet bakanı da özür dilemişti. Oysa konuyla ilgili görevlendirilen polis müfettişleri herhangi bir kötü muameleyle karşılaşmadıkları şeklinde bir rapor sunmuşlar. Böylece de devlet bu olay için boşuna özür dilemiş oldu. Her şey boşuna değil miydi zaten? 7 Tipli de boşuna ölmüştü geçenlerde haberimiz oldu dava sonuna eremeden zaman aşımına uğramış diğer birçok faili meçhul gibi…
Dedik ya freni tutmayan bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru, internet asayişinin Adnan Hoca’dan, ekonominin Kemal Bey’den, AB işlerinin Babacan’dan, ülkenin genel halinin Recep Tayyip Erdoğan’dan sorulduğu ülkemde freni patlamış bir araba misali gidiyoruz bir yerlere doğru.
May
24
Bir Çıkış Var mı?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Türkiye’den sık sık “militer bir toplum” diye bahseder siyaset bilimciler ve sosyologlar. Dedelerimizden duyduğumuzsa bizim askeri bir millet olduğumuzdur. Gariptir ki aynı kapıya çıkar bu iki tanımlama da ve onları ayıran nüans ise, ilkinin bir olumsuzluğun altını çizmeye çalışırken, dedelerimizin övünülmesi -gereken- bir şeyden bahsediyor olmasıdır.
Bu toplumun üzerinden Bir Mayıs daha geçti gitti işte ve biz yine hissettik bu sert yapıyı kâh kafamızın üstünde kâh kafalarımızın içinde. En çok acıtanıysa belki de kafalara inen coplardan çok, toplumun eylemcilere karşı aldığı tavır oldu. Eylem yapanlar kaşınmıştı, provoke etmişlerdi ortalığı hatta huzuru bozmuşlardı. Bu ülkede her kim itiraz etse otoriteye karşı zaten bozulan hep halkın huzuru olurdu. Ya da asıl huzuru daimi bozanlar bir şeyler yapar eder ve böyle hissedilmesini başarırlardı.
Bizler bir mayıs sonrasını da ilk kez şiddet görüyormuşçasına şaşkın, ilk kez haksızlığa uğruyormuşçasına hayal kırıklığı altında geçirdik. Oysa iyi biliyoruz ki bu “darbe”ler kafamıza hayatın her anında inmeye devam ediyor. Mesela Tuzla tersanelerinde “köyden” geldiği için kendi beceriksizliklerinden(!) ölen işçilerimiz var. Ölenlerin artmasının sebebi de aslında çalışan sayısının artmış olması. Onların öldüren, ihmalkârlık, sağlıksız çalışma şartları değil sadece ve sadece kendi bireysel eksiklikleri yüzünden ölüyor bu insanlar! Bunu da ben söylemiyorum, bizzat devletin yetkilisi söylüyor. Ona göre güvenlik önlemlerinde bir sorun yok, hatta madenlerde yüzlercesi ölürken tersanede onlarcası ölmüş çok mu? Bu sözler sizin için anlaşılmaz, komik, absürt olabilir ama toplumun genel kesimini tatmin etmeye yetiyor olacak ki, tepkisini koymaya çalışan sendikacılara, işçilere yöneltilen suçlama, huzuru bozmayın, ortalığı karıştırmayın şeklinde oluyor.
Peki, içinde bulunduğumuz bu şiddet ve anlayışsızlık çıkmazını nasıl aşacağız? Bir çıkış var mı hayatımızda demokrasiye doğru uzanan. Mesela İstanbul‘da yaşamın zehir olmadığı Mayıslar görebilecek miyiz? Yöneticilerin kendi iktidar hırsları uğruna, gösterilerin, eylemlerin, demokratik tepkilerin engellendiği günlerin ötesini görebilecek miyiz? Mesela militer bir toplum değil de demokratik bir toplum olduğumuzu görebilecek miyiz? Şimdilik bunlar biraz hayal gibi görünüyor olsa da biliyoruz ki başarmak istiyorsak; bunun için mücadele etmemiz gerekiyor, bunun söylemini oluşturmamız gerekiyor. Bıkmadan usanmadan eşitsizliğe, insan hakları ihlallerine, şiddete, ayrımcılığa karşı bir söylem üretmemiz gerekiyor. Ancak biz değiştirebileceğimize inanırsak bir şeyler değişebilir hayatımızda. Bodrum’daki çevre katliamına, nice Bir Mayıslardaki insan avına, Tuzla’daki emek kıyımına ve nice eşitsizliğe karşı bıkmadan, usanmadan mücadele etmemiz, “doğrunun” dayatılmaya çalışılan “mutsuzluk” değil, toplumun genelinin mutluluğu ve eşit haklara sahip olması olduğunu vurgulamamız gerekiyor. İşte o zaman, belki bir gün siyaset bilimciler ve sosyologlar Türkiye’yi tanımlarken, “demokrasiye evirilen bir toplum”dan bahsederler de, bu konuda dedelerimizden fikir olarak ayrılmış olurlar.
Apr
29
CHP Üzerinden Devlet Analizleri
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
CHP-sol ilişkisi hakkında yazı yazmak beyni en çok dinlendiren yazma faaliyetidir, çünkü konu çok basit olduğundan üzerinde çok düşünmeden de yazsanız genellikle doğru şeyler söylersiniz. Zaten köşe yazarları da genelde yazacak konu bulamadıklarında “Bu Deniz Baykal’la nereye kadar?” veya “Neden sol parti olan CHP Nişantaşı’ndan oy alıyor da varoşlar AKP’ye oy veriyor?” gibi cevabı başından belli sorulara yanıt aradıkları yazılar yazar. Bütün bunlara veya CHP’nin neden bir sol parti olmadığı/olamayacağı gibi konulara da hiç girmeden, CHP kurultayı üzerinden Türkiye siyasetinin küçük çaplı bir değerlendirmesini yapmak şu noktada yapılabilecek en zihin açıcı yazma eylemi olacak gibi duruyor.
Kimse için şaşırtıcı olmayan bir CHP kurultayı izledik. Bu olağan kurultayda Deniz Baykal gayet olağan bir şekilde CHP genel başkanlığını sürdürecek oyu aldı. Haluk Koç, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya aday olmaya yetecek kadar dahi delege desteği bulamadılar. Zaten delege kavramı CHP söz konusu olunca biraz anlam kaybına uğruyor, zira CHP’nin naylon üyelerinin sayısı yeni bir parti kurmaya yetecek kadar var. Buraya kadar her şey normal zaten. Benim bu kurultayda takıldığım -ve Deniz Baykal’ın iktidarda olmayışına sevindiren- iki şey var: Biri kurultay öncesi asılan afişler, bir diğeri de Deniz Baykal’ın kurultay konuşmasından bir cümle.
Kurultay afişlerinden ikisi çok önemliydi: Birinde “Ya göründüğün gibi ol. Ya da olduğun gibi görün” yazıyordu, (ki Mevlana’nın sözüdür ve CHP’nin afişinde cümlelerin sıralaması yanlış yazılmıştır) bir diğerinde de “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” haykırışı(?) göze çarpıyordu. Bunlardan ilki şüphesiz AKP’yi hedef alan ve “takiye” vurgusu yapan bir afişti. Bu afişi görünce insanın aklına ister istemez Einstein’ın “İnsanoğlunun en büyük aptallığı aynı şeyi iki kez yapıp farklı sonuç beklemektir” sözü geliyor. Sorum şu: Olağan kurultayına bile altı yıldır papağan gibi tekrarladığı ve iki genel bir yerel seçim boyunca CHP’yi ikinci parti yapmaktan öteye götüremeyen, dolayısıyla hiçbir işe yaramadığı ispatlanan bir söylemle giden bir partinin aptallık seviyesini hesaplayabilir misiniz? “Şimdi Değişim Zamanı!” sloganıyla seçime gitmiş bir partinin siyasetin her zaman için dinamik bir yapıda olduğunu bilmesi gereken ilk parti olduğunu düşünüyorum. Söylemini ve duruşunu, bu kadar yenilgiden sonra hala değiştirmemekte direnen bir partinin nereye kadar gidebileceği zaten bellidir. Ama bunun da ötesinde, CHP’nin bu tavrı devletin resmi ideolojisinin de boyutlarını ele veriyor. Tabandan gelen talep ve tepkilere göre şekillenmeyen, halka kulaklarını tıkayan, önceden belirlenmiş ve yukarıdan dayatılan politikalarla işleyen bir yapı CHP aynasında Türkiye’nin nasıl bir anlayışla yönetildiğini de gösteriyor bence. Demokrasiyle yönetildiğimizi düşünüyoruz oysa, lafa bakıldığında CHP’de de parti-içi demokrasi mevcut. Bu konuya daha sonra dönmek üzere bir işaret koyalım, ve biraz daha CHP-devlet aynılaşmasını destekleyen kanıt arayalım. Benim ilk öne süreceğim kanıt, sözünü ettiğim “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” afişidir. Bu afiş, -CHP özelinde gördüğümüz- devlet aygıtını asıl elinde bulunduran elitlerin ülkeye bakışını en güzel şekilde gözler önüne seren kanıttır. Dinin, devletin ve milletin sahibi olduğunu iddia etmek, başkalarının bu kavramlar üzerinde hak iddia etmesini de imkansız kılmak demektir çünkü. “Din, devlet ve millet nasıl idare edilir bizden başka kimse bilemez” anlamına gelen bir elitizm örneğidir.

Şimdi koyduğum işarete geri dönecek olursak, biraz daha demokrasi dersi alabiliriz. Tek aday olarak girdiği genel başkanlık seçimini kazanan Deniz Baykal, yaptığı konuşmada “Türkiye elden gidiyor, yol ayrımında. Ben kendi yol arkadaşlarımla mı uğraşacağım?” diyerek demokrasiden ne anladığını (ve ne anlamadığını) açıklamış oldu. Bunun ötesinde, Türkiye’de demokrasinin neden işleyemediğini de güzelce göstermiş oldu.Çünkü Deniz Baykal şunu demek istiyor: Ülkenin durumu kötüye giderken elimde tuttuğum gücü zayıflatacak hiçbir şeye tahammülüm yok. Bu tıpkı, Türkiye’de bir şeylerin değişmesi için ne zaman bir girişim olsa askeri veya sivil bir bürokratın çıkıp “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu tür eylemler….” şeklinde konuşmasını andırmıyor mu? Demokrasinin ikinci planda oluşu, ilk planda her zaman çıkarların yer alışı (CHP için parti çıkarları, elitler için ülke çıkarları) Türkiye’de alışık olduğumuz bir anlayış biçimi. Özetle, bu kurultaydan Türkiye için çıkarabileceğimiz çok ders var. Birazdan okuyacağınız cümlelerde CHP’nin yerine “Türkiye” koyun. Fark eden bir şey var mı?
“CHP’nin başında her şeyin en doğrusunu bildiğini iddia eden birileri var. Doğru olmadığı defalarca kanıtlanmış şeyler yapıyorlar ama kendilerini CHP’nin sahibi olarak gördükleri için geri adım atmak gibi bir niyetleri de yok. Onların yanlışlarını düzeltmenin demokrasiden başka aracı yok, ama CHP’de yine CHP’nin çıkarları adına demokrasiye asla yer verilmiyor.”
Peki ne olacak bu CHP’nin hali?
Apr
21
CHP, Umut Oran? CHP Umut Olabilir mi?
Filed Under güncel, siyaset | 2 Comments
Ængin – Ne seninle ne sensiz bir partidir CHP. Her ne kadar anti-demokratik uygulamaları savunsa da, Atatürkçülük adı altında faşizmi savunsa da, bu güdüşle seçim kazanmak bir yana meclise girebilmesi bile zor gözükse de Türkiye’nin en önemli partisidir CHP. Yok Atatürk kurmuş, yok en eskiymiş, yok cumhuriyeti CHP kurmuş gibi geyikler bir tarafa bırakıldığında CHP’nin toplumun önemli bir kısmının nezdinde “ilerici” bir parti olduğu gerçeği vardır. İşte bu gerçektir CHP’yi bu kadar önemli, bizleri/beni bu kadar umutsuz kılan. CHP’yi “ilerici” olarak gören o kesim kendi iddilarının aksine düşünmeyen, sorgulamayan, okumayan kesimdir -gerçi Türkiye’de başka bir kesim de yok fakat işte CHP seçmeni de çok farklı değil- tek farkı şehirli ve Avrupai yaşama entegre olmuş/olmaya çalışıyor olmalarıdır. Ve Türkiye’deki hemen herkese göre CHP “SOL” partidir. Ne dersek diyelim insanları böyle olmadığına ikna edemezsiniz. O zaman tek seçenek kalır: Toplumun algılarını kabullenip CHP’yi sol bir parti haline getirmeye çalışmak, sol olamasa bile bu faşist çizgiden çıkarmak. Zira özellikleri yukarıda yazılmış bulunan CHP seçmeni parti faşizme kaydıkça partiye “Dur kardeşim nereye böyle?” diyecek bir seçmen değil. CHP öyle de olsa, böyle de olsa CHP’ye oy verecek olan bir seçmen.
Bu durumda CHP bu kadar oyu parsellemişken yeni kurulacak bir partnin CHP’den bir şekilde oy çalması pek ihtimal dahilinde değil. Bu yüzden CHP özgürlükçü, sosyal demokrat bir çizgiye çekilebir mi sorusuna ciddi ciddi yanıt aranmalı.
Umut Oran adına bir genel başkan aday adayı çıktı sahneye. Toplumun Ali Babacan için söylediği gibi “Genç, Dinamik”, ve söylediklerine bakıldığında demokrat gibi duruyor. Bu bile bir heyecan. CHP’de büyük ihtimalle seçilemeyecek de olsa birileri genel başkanlık yarışında demokrat söylemlerle yarışıyor. Ya da işe tersinden bakarsak bu durumun konuştuğum birçok demokrat kişiyi heyecanlandırması ülkedeki demokratların umutsuzluğunu da gözler önüne seriyor.
Yine de düşünmeden edemiyor insan, demokratlaşmış, olması gereken yere gelmiş, ülkeye 1920lerde çağ atlatan parti 2010larda tekrar çağ atlatmaya hazırlanıyor. Olmaz ya. Umut fakirin ekmeği işte.
Apr
7
Postmodern CHPli Aysun Kayacı ve Kanaltürk Anketleri Işığında CHP Seçmen Profili
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Aysun Kayacı geçen hafta gündeme damgasını “Benim oyum neden dağdaki çobanın oyuyla eşit olsun!” cümlesiyle damgasını vurdu. Bunu reklam yapmak için söylemediğini saflığına vererek düşünüyorum. Aslında Aysun Kayacı tarihte hiç dillendirilmemiş ya da uygulanmamış bir sistemden bahsetmedi. Her Parlemento seçiminde herkes oy kullanamadı tarih boyunca, eski Yunanda sadece özgür erkekler, Fransa’da bir dönem aile reisleri fazla oy kullandı, bir dönem üniversite mezunları fazla oy kullandı, Osmanlı’da ve birçok yerde oy kullanabilmek için mülke sahip olmak ve belli bir oranın üstünde vergi veriyor olmak gerekiyordu. Bu sistemler genel olarak 20. yüzyılda son buldu. Yerini eşit oy ilkesine bıraktı. Türkiye’de eşit oy sistemi 1934 yılında Mustafa Kemal tarafından kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi ile uygulamaya girdi.
Geçen gün Ceviz Kabuğunda Kanaltürk izleyicilerine bu konu sorulmuş. Cevap olarak Yüzde 80 civarında oy herkesin oyunun eşit olmaması gerektiği yönünde gelmiş. -Gerçi Aysun Kayacı’yı destekleyen Pınar Kür’ü gördükten sonra beklenebilecek bir sonuçtu- Gelen mesajlar da genel olarak profesörle çobanın oyu neden eşit olsun minvalindeki mesajlarmış. Ben sonradan öğrendim ve ne yazık ki şaşırmadım.
Bir önceki yazımda Kemalistlerin Kemalist olamadığımdan bahsetmiştim. Gün geçmiyor ki beni haklı çıkarmasınlar. Atatürk egemenliği sultandan alıp halka veriyor, 1934
herkese eşit oy diyor, aradan birkaç 10 yıl geçiyor ve “Atam İzindeyiz!ciler” yani Postmodern CHPliler ezici çoğunlukla herkesin oyu eşit olmasın diyor. E tabi ideolojik temelsizlik böyle noktalara sürüklüyor insanları, Atatürkçülüğü salon toplantıları ile sınırlayan, farklı düşünceye izin vermeyen bir yapı eninde sonunda kendi de düşünemez oluyor ve giderek geriliyor. İşte o yüzden kemalizm hala Türkiye için modern bir ideoloji fakat Kemalistler!(Postmodern Kemalistler) Türkiye’deki en büyük gerici gücü oluşturuyorlar.
Aysun Kayacı’nın saflığı sayesinden dile getirmeye cesaret ettiği görüşü en azından çevremden bildiğim kadarıyla birçok Kemalist paylaşıyordu, bu son Kanaltürk anketiyle de teyit edilmiş oldu. İşte bu görüştür ki iktidar için her şeyi yapacak görüştür. Demokrasi onlar için de istenildiğinde inilebilecek bir tramvaydır bu konuda başkalarından farkları yoktur.Onlara Ergenekoncu yapan, darbeci yapan işte bu düşünce tarzıdır. Bu düşünce tarzı kemalist kişilik bozukluğudur. Yani kendini bu ülkenin tek sahibi sanma ve demokratik yollardan seçilemeyince hakkı yenildiği duygusuna kapılmak, ülke elden gidiyorculuğa başlamak ve bunu engellemek için de ergenekon örtüsü altında amerikan kucağına bile oturabilmektir.
Apr
5
İlhan Ağabey; Türk Solunun Simge İsmi
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Medyadan takip edebildiğimiz haberler kadarıyla bundan tam 1 hafta önce rahatsızlığından dolayı hastaneye kaldırıldı İlhan Ağabey. Ondan öncesini hatırlayanlar da pek tabii ki sabaha karşı 4 sularında evinden alınışını ve de zorlu bir sorgu sürecinden geçirilişini hatırlayacaklardı. Duayen gazetecimizin Amerikan Hastanesi’ne yatırılmış olması da hakkındaki haberlerin içinde yatan ayrıntılardan biriydi. Pek önemli bir ayrıntı değildi ama böylece tehlikenin ‘fazlasıyla’ farkında olan İlhan Ağabey’in zor günler için iyi bir birikim yaptığını da öğrenmiş olduk. Emektar bir gazetecinin düzgün bir kazancı olmuş olması zaten hepimizi mutlu edecek bir şeydi ama sıkı bir Amerikan karşıtlığının bayrağını taşıyan birisinin hatta böyle bir akımın liderinin hastalanınca ‘Amerikan’ Hastanesini tercih etmesi şaşırttı. Aslında şaşırılmaması gerekirdi di mi ya; İlhan Ağabe
y esnek adamdı, kendi işkencecilerini, bombacılarını, Molotofçularını bir hamlede affedivermişti. Sürekli muhalefet yaptığı bir Kültür emperyalizmine hastalandığında kendini teslim etmiş olması da onun için pekâlâ mümkün olabilirdi. Haberdeki diğer bir ayrıntıysa Türk solunun simge isimlerinden biri olarak bahsedilmesiydi kendisinden. Bu da beni bir süre derin düşüncelere gark ettirdi. İlhan Selçuk, Türk solunun simge isimlerinden biriydi. Bunda bir yanlışlık ya da bir terslik vardı. Bir yerlerde anlamsızlaşıyordu bu hitap, bu sıfat. Ne yazık ki anlamsızlık bilginin yanlış olmasından değil bizzat doğru olmasından kaynaklanıyordu ve bu da her şeyi daha da bulanıklaştırıyordu.
İlhan Selçuk’un sol içinde sivrilmeye başlaması şüphesiz ki Yön Dergisi’yle olmuştu ve sonrasında da Devrim Dergisi gelmişti. Hani şu darbe çığırtkanlığı yapmasıyla meşhur olan Devrim Dergisi. Bu derginin yazarlarından, Hasan Cemal daha sonraları askerden darbe yapması için medet umdukları o günleri ve asıl darbenin 12 Mart’ta kendi kafalarına inişini tebessümle anacaktı. Ama gelin görün ki İlhan Ağabey çabuk unutuyordu. Yoksa çabuk affediyor mu demeliydim? Çünkü o, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala askerden medet ummaya devam ediyordu. İlhan Ağabey gazetesi aracılığıyla bir şeyler yapmalı diyordu. Ne yapılması gerektiğiyse yine satır altlarında gizliydi! Böyle gereksiz ayrıntılar insanın zihninin içinden bir anda fırlayıveriyordu işte gazete haberlerine birazcık dikkat edince.
Daha sonrasında Yıldırım Türker, gazetesindeki köşesinden İlhan Selçuk’un simgelik durumu için, “ille bir simge olacaksa, demokrasi düşmanlığının, darbeci militarizmin, vahşi jakobenliğin simgesi olduğu daha rahat söylenebilir.” yazacaktı. Ben de soracaktım, İlhan Selçuk Türkiye’deki ayrımcılık, insan hakları ihlalleri, hukuk dışılık, çarpık düzen için ne yaptı? diye. Hukukun gidişatını hukuk dışı yollardan değiştirmekten medet ummak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Demokrasi adına bir taş koymak yerine sürekli demokrasinin önüne taş koymak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Başında bulunduğu gazeteyle beraber olmayan bir Türkiye gündemi üzerinden insanları en ihtiyaçları olmadığı şekilde kışkırtmak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Türkiye’den kopup giderken, kendisiyle beraber bir kitleyi de kopartıp götürmek ve Türkiye’yi AKP karşısında alternatifsiz bırakmak dışında ne yapmıştı İlhan ağabey?
Türkiye’de solun simge ismi olmak için ne yapmıştı İlhan Ağabey?
Gerisi boşluk, aynı Türkiye’deki solun durumu gibi. Aynı İlhan Selçuk’un Türkiye’deki solun simge ismi olması gibi…
Mar
30
Taraf Olmayan Bertaraf Olur
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Uğur
Bir dönem ibda-c isimli yasadışı İslami örgütün dergisi olan taraf dergisinin sloganıydı bu. Taraf olmaya çağırıyordu insanları, tarafını seç yoksa dışarıda kalırsın diyordu. Şimdide öyle bir zamandayız işte. Hem de artık bunu iddia eden yasadışı bir örgüt falan da değil. Politik alanın her karesinde hissediliyor bu anlayış. Ya CHP/ulusalcı/Atatürkçü/laik olursun bu yolda ya da AKP/liberal/muhafazakâr/anti-laik sindir. Benim bu yaptığımsa insaflı bir ayrım zira Fethullahçı olmak da içten bile değil ulusalcılara yapacağın en küçük bir eleştiride. Kısaca tarafını seç bertaraf olma!
Diktatörlük yok Türkiye’de ya da var da ben bilmiyorum. Aslında ikincisi daha inandırıcı geliyor kulağa. Her kim bir hâkimiyet sağlarsa toplumun herhangi bir kesimi üzerinde bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışıyor kendi küçük iktidarını. AKP’nin ağzında sakıza dönmüş olan demokrasiyse koca bir yalandan ibaret sadece. Ya CHP’nin ulusalcı sultasına girersin bu yolda ya da seninki AKP’nin tavrı/düşüncesi tam olarak ne olduğu belli olmayan etki alanıdır.
Ne yazık ki, hayır ben bu ikisinden de değilim diyemezsin. Çünkü yoktur öyle bir şık. Diğerleri şıkkını ortaklaşa kararla kaldırmıştır Erdoğan ile Baykal. Bilirsin ki bu ikili pekiyi anlaşırlar ortada ikisinin de işine gelen anti-demokratik bir çıkar mevzusu olunca. Durum böyle olunca da ortada ulusalcılarla, muhafazakârlar kalır. Başka bir deyişle de ortalık bunlara kalır. Evet, aslında ulusalcılar, kendini muhafazakâr diye tanımlayanlardan bile daha muhafazakârdır ama senin yerinde olsam bunu söylemezdim durup dururken. Çünkü bu basit gözlem irtica yanlısı bir Fethullahçıya dönüşmek için yeterlidir onların gözünde.
Bu yolda insanlar çılgınlar gibi kendi partilerini/görüşlerini desteklemek zorundadır. Eleştiri yasaktır, gözlem yasaktır yaşamak ve desteklemek hastır. Bu yüzdendir ki cumhuriyet mitinglerini de, AKP’ye açılan kapatma davasını da, Ergenekon göz altılarını da göbeğimi kaşımakla geçiştirdim ben. Bertaraf olmaya niyetim yoktu çünkü benim. Hayvan sevgisiyle ilgili naif yazıların adamı kovalardı beni sopasıyla, gözlüklü bol boşluklu yazıların bol boşluklu insanı beni diline dolardı bir rejim muhalifi portresi altında. Ya da AKP yalakası falan ilan edilirdim bir anda maazallah gerici olurdum da hiç ileriye gidemezdim.
Birkaç soru var benim de o zaman zihnimde. Sormadan nasıl öğreneceğim? Eleştirmeden nasıl düzelteceğim? Sorgulamadan nasıl geliştireceğim? Sorgulamayı yasaklayan bu zihniyet her dakika yerinde kaldığını da görür umarım bir gün. Kendisini eleştireni sorgusuz sualsiz düşman belleyenler, tarafını seçmeye ve ona itaat etmeye zorlayanlar, tarafını seç yoksa bertaraf olursun demeye getirenler savundukları ilericilik kavramının ne kadar gerisinde kaldıklarını umarım bir gün anlarlar. İnsanları inanmadıkları iki saçmalığın tarafı haline getirmeye çalışan bu zihniyetler; o özenle korumaya çalıştıkları tahtlarından düşecekler bir gün ve ileride geçmişin başarısız ufak diktatörleri olarak hatırlanacaklar. Ve umarım çok uzak da değildir, sormanın, sorgulamanın, anlamanın ve ilerlemenin suç olmadığı bir Türkiye.
Mar
25
Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Mantık
Filed Under Kategorisiz | 1 Comment
Hakan
Bağlantıyı kurmak için fazla düşünmeye gerek yok. Kıyaslama yapmak, paralellikleri fark etmek için fazla düşünmeye gerek yok. Sadece bir dakika mantıklı düşünmek lazım. 1997′de yaşanan Susurluk olayları ve ardında oluşan süreci gözümüzün önüne getirelim. Ve bugüne, Ergenekon’a, ve sonrasında yaşananlarla kıyaslayalım. Sadece bir dakika yeterli değil mi?
Ne olmuştu 97′de? Bir kamyon, bir arabaya çarpmıştı ve arabadan kimi isimlerin (Abdullah Çatlı, Sedat Bucak, Mehmet Ağar) şaşırtıcı(?) birlikteliği çıkmıştı. Arka plandaki ittifakı görmekte kimse zorlanmamıştı. Devlet-Mafya-Aşiret kolkola girmişti. Ülkeyi karanlığa hapsetmeye niyetli olan bu ittifak, kısa sürede inanılmaz boyutlarda bir halk tepkisiyle karşılaşmıştı. Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık eylemleri, milyonları sürüklemiş; Şevket Kazan’ı “mum söndü oynuyorlar” seviyesinde bir açıklama yapmak zorunda bırakmıştı. Bu olayda kilit nokta, olayın tesadüfen ortaya çıkması ve mevcut hükümetin olayın üstüne gitmektense bunu örtbas etmeyi tercih etmesiydi.
Şimdi neler oluyor peki? Ergenekon’dan söz ediyorum tabii ki. 2009′da darbe planlayan, kolları Danıştay saldırısına, Hrant Dink suikastine kadar uzanan bir yeraltı örgütü ortaya çıktı. Her geçen gün bu planlara yenileri eklenmeye, örgütün yeni bağlantıları ortaya çıkmaya devam ediyor. Ama gelin görün ki, Ergenekon’un çökertilmesini, açığa çıkartılmasını vs. bir yana bırakın, yapılanlar sanki “karşı devrimin” bir ayağıymış gibi gösterilmeye, Ergenekon operasyonunu düzenlemenin “suçu” AKP’ye yüklenmeye çalışılıyor.
Farkı ne bu ikisinin? İkisinde de kirli bağlantıları ortaya çıkan çok tanıdık simalar var. İkisinde de anti-demokratik yollardan ülkenin kaderiyle oynamaya çalışan bir yapılanma var. Ama birinde medyayı da arkasına alan halk bu olayın üstüne giderken, diğerinde “ya bizdensin ya onlardan” seçimine zorlanıyor, Ergenekon’un aydınlatılmasını isteyen -Taraf başta olmak üzere- medya kuruluşları ve çeşitli simalar AKP yardakçılığıyla suçlanıyor. Görüyoruz ki altyapıda fark yok ama sonuçlar, kamuoyundaki yansımalar farklı. Peki öyleyse, soruyu değiştirip soralım, nedir bu iki sonucu farklı yapan?
Susurlukta çete deyim yerindeyse ilahi bir adalet neticesinde açığa çıkmıştı, Ergenekon’da geniş çaplı ve sistemli bir operasyon mevcut. İlkinde hükümet yetkilileri Susurluk’u araştırmak bir yana örtbas etmek isterken, şu an AKP Ergenekon konusunda gayet açık bir tutum sergiliyor. Bugün yaşadığımız akıl tutulmasının sebebi bu mu? Toplumca Ergenekon’un üstüne gitmemiz için AKP’nin Ergenekoncu olması mı gerekiyordu? Veya bu örgütün ortaya çıkması için operasyon yerine yine ilahi bir adalet mi beklemeliydik? Benim nazarımda, Susurluk, Ergenekon, Atabeyler ve benzerlerinin herhangi bir farkı yok. Olmaması da gerekir zaten. Bu tür yapılanmalar, toplumca kurtulmamız, üstüne gitmemiz, karşısında durmamız gereken çarpık demokrasimizin tümörleridir. Bu yüzden, bu örgütlere karşı çıkarken demokrasinin de savunucuları olmamız şart. Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık eylemi seneler öncesinde kaldı, bir yenisinin anlamı yok. Ben herkesi daha düşünsel bir aktiviteye, sürekli aydınlık için 1 dakika mantığa davet ediyorum.
Mar
24
AKP’ninki Bir Demokrasi Öyküsü
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Ülkenin demokrasi havarisi olan AKP, kuşkusuz demokrasi sevdasıyla çıkmıştı bu yola. Tek istedikleri Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir ülke olmasıydı. Onlar yasakların kalkması, özgürlük rüzgârının bu coğrafyanın her köşesinde yayılması, bu özgürlük rüzgârının bayrakları dalgalandırması için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Kara mizahın, mizah yapmanın en kolay yolu olduğu bu topraklarda, siyasilerin sadece kendi mesajlarını kullanmak bile bunun için çoğu zaman yeterli oluyor. Hepimiz bir mizah dünyasının içerisinde yaşıyoruz, sadece söylenenler, sadece yaşananlar bile kara mizahın ta kendisini oluşturuyor. Üstat Aziz Nesin bizlere veda edeli epeyi zaman oldu ama onun öykülerini aratmayacak bir AKP öyküsü yükseliyor şimdi bu topraklarda. Demokrasi sevdalısı olan Tayyip Erdoğan ve partisinin sadece canı istediği zaman demokratik olmasının öyküsü bu.
İlk olayımız bundan 5 yıl kadar önce başlamıştı. Siyasi yasaklı olan parti liderinin, yasağının kaldırılarak bu ayıba son verilmesi söz konusuydu. Liderimiz okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış ve siyasi yasaklı olmuştu. Onu bu durumdan kurtarmak için hemen değişiklikler yapıldı. Ama yasadaki değişiklik sanki sadece “Recep Tayyip Erdoğan’ı” tanımlıyordu. Evet, bir demokrasi ayıbı örtülüyordu ama bundan muzdarip olabilecek herkes için değil sadece Tayyip Erdoğan için. Eğer Tayyipsen sen de yararlanabilirdin bu haktan. Tayyip değildiysen, yasalar karşısında boynun kıldan ince olmak zorundaydı. AKP’nin ilk iktidarı boyunca buna benzer değişiklikler birbirini izledi. TÜBİTAK başkanının seçimine dair olanıysa belki de en absürt olanıydı. Başbakan ben seçeyim diye tutturmuştu TÜBİTAK’ın başındakini, nitekim öyle de oldu. Neyse efendim, bu demokrasi havarileriyle ikinci hükümet dönemlerine geldik. Masada türbana özgürlük duruyordu. Evet, üniversiteler de türban yasağı bir özgürlük ve demokrasi ayıbıydı ve düzeltilmeliydi. Ama AKP’ye göre üniversitelerde türbandan başka bir özgürlük sorunu yoktu. Mesela bu türban yasağı saçmalığını başımıza saran YÖK hiç de bir sorun teşkil etmiyordu. Söylemde özgürlük, içinde samimiyetsizlik gizliydi. Başında Yusuf Ziya Özcan gibi bir cevherin oturduğu YÖK’ün kime zararı olabilirdi ki? Tıknaz maliyecinin de dediği gibi ‘YÖK Başkanı tabi ki istediklerini yapacaktı, hele bir yapmasın!’ Onlar uslanmaz demokrasi sevdalısıydılar, bu yolda da canları hangi değişikliği yapmak isterse onu yaparlardı. Aman dikkat sadece canlarının istediğini yaparlardı.
Şimdi de bu kardeşlerim anayasa içerisinde ufak bir paket değişiklik düşünüyorlar. Zira başları dertte, bir kapatılma davası var üstlerinde. Hukuka karşı üstünlük sağlamanın yoluysa daha üstün bir hukuk yaratmak. Karşılarındaki hukuk, yani kapatılma davası, siyasi ve hukuk dışı; kendi yaptıklarıysa ondan da hukuk dışı. Öyle bir değişiklik planlıyorlar ki sadece AKP’nin kapatılmasının önüne geçilecek. Yanlış olan Parti kapatmak değil AKP’yi kapatmak. Demokrasi onlar için var, onların sadece kendi işlerine gelen şeyleri yapabilmeleri için var. Seçimlerden önce bahsettikleri renkli anayasayı yapmanın yolu da bu olsa gerek gayet renkli bir yöntemle anayasa oluşturmak.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Evet demokrasi havariliği böyle yapılır benim ülkemde. Özgürlük rüzgârı böyle dalgalandırır bayrakları, bayrağın renginin sarılı mavili bir ampul olması sadece bir ayrıntı.
Mar
22
Gündem, Ergenekon, Gözaltılar Ve Hukuka Saygı
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Gene her şeyin birbirine karıştığı bir gündem sardı sarmaladı bizleri. Şaşmamak gerekiyor, ülkemin araştırmacı-yazarlarının yarısının paranoyak olmasına zira insanı paranoyak yapacak derecede sarmal ilişkiler düzeni yaşadığımız bu demokratik(!) düzen. Hepinizin malumu önce işgüzar başsavcı AKP için kapatma davası açtı. İlk defa karşılaşılan bir şey değildi siyasi iradenin, hukuki müdahaleye uğraması. Bu ülkede her şey önce insanlar tarafından açılır sonraysa ya asker ya da bağımsız(!) yargı gelir kapatır. Ama kapatanlar bir türlü anlayamaz ikinci açılışın daha şaşalı ve de güçlü ola
cağını. Neyse muhalefet çok sakin ve soğukkanlıydı kapatmaya neden olacak kadar güçlü olan hukuksal gerekçelere dair. Onlar için muhalefet demek ne kadar doğrudur bilemem ama hukuka saygılı tavırları nedeniyle gözlerimi yaşarttıklarını söylemeden geçemeyeceğim. Sonrasında muhafazakâr-anti demokrat ve de sadece türban özgürlükçüleri karşı atağa geçti. Mademki bu ülkede herkes hukuka saygılıydı, biz de işleri hukuk üzerinden yürütelim dediler. Gerçi günahlarını almayayım, belki de bir taciz ritüeli halini alan Ergenekon Çetesi gözaltlılarıyla direkt bir ilgileri yoktur. Ama kesin olan bir şey vardı ki; o da bu gözaltılar karşısında sergiledikleri hukukperver tutum oldu. Bu görüntüleri görünce gerçekten çok duygulanıyorum, içimden aman yarabbi diyorum bir ülkede hukukun üstünlüğü bu kadar mı özümsenir, benimsenir. Yüce Türk adaletine herkesin boynu kıldan ince oluyor, yeter ki bu demoklesin kılıcı rakiplerin üzerinde sallanıyor olsun. Ertuğrul Günay’ın son hukuka saygı kuşağında gösterilen demeci tam da bu anlayışı yansıtıyordu. Partisini
n fundementalist piyasacı anti sosyal reformlarına karşı sessiz kalan bakanımız, hukukun üstünlüğüne saygısını göstermekte gecikmedi. Bazen siyasallaşabilen yargıya, doğru! İşler yapıldığında ne kadar da güvenebileceğini gösterdi.
Aslında çok da fazla konuşmaya, üzerinde düşünmeye gerek yok. Tam anlamıyla, al birini vur ötekine durumu yaşanıyor ülkemizde. Ne muhafazakâr-İslami ne de muhafazakâr laik cephenin elle tutulabilecek bir yanı yok. AKP merkezi çizgisinde kalmak için bir sebep ortada göremezken, CHP de insani safı çoktan terk etmiş gözüküyor. Her gün bu topraklarda akıl almaz olaylar yaşanıyor ve bu akıl almaz olaylar sonucunda kaybeden sürekli demokrasi ve insanlık oluyor. Hukuku el üstünde tutanlar insan haklarına saygıyı sürekli es geçiyorlar. Hem de bu konuda o kadar rahatlar ki herkesi gözünün önünde 83 yaşındaki bir gazeteciye 20 yaşındaki militan muamelesini yapabiliyorlar. Eskiyi çabuk unutan İlhan Selçuk bunu da çabuk affeder belki ama bu muamele de şüphesiz tarihe bir ayıp olarak geçecektir. Bu kadar gözaltı ve de soruşturmadan bir şey çıkma ihtimalini kimsenin ciddiye almıyor oluşu da durumumuzun ironikliği olsa gerek. Gerçi Ergenekon operasyonları sonucunda da mutlaka yeni gelişmeler yaşanacaktır ama onu görebilmek için de cumhuriyetçi cephenin yeni atağını beklememiz gerekecek galiba. Malumunuz iki cephenin futbol maçıymış gibi karşılıklı yaşanıyor siyasi-hukuksal gelişmeler bu ülkede. Velhasıl sürekli bir şeyler oluyor ve daha da önce söylediğimiz gibi bu mücadelede sürekli kaybeden demokrasi oluyor.
