Mar
21
Devletin Tepesindeki Pembe Dizide Aldatılan Hep Demokrasi
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Ergenekon operasyonu öyle bir hal aldı ki artık ne, ne kadar inanılırı zaten bilemezken şirazeyi iyice kaçırdık. Birilerinin eli birilerinin cebinde, bir başkası öbürünü çekiştiriyor, bu arada devlet dengesini iyice yitiriyor.
Bu sabah yaşanan gözaltılar çok kafa karıştırıcı cinsten: 83 yaşındaki İlhan Selçuk’un evinin sabah 8′de aranması, apar topar gözaltına alınması işi iyice bulandırıyor. Olay ilk kulağa geldiğinde AKP kapatılma davasına karşı yapılmış bir hamle gibi duruyor. Ertuğrul Günay ve Rte’nin açıklamaları da üstüne eklenince sanki bazı taşlar yerine oturur gibi oluyor fakat İlhan Selçuk’un gözaltına bu şekilde alınması işi bulandırıyor: AKP’ye hazırlanmış bir komplodan şüphelenilmesine yol açıyor. Toplumda AKP’nin misilleme olarak bu gözaltıları yaptığı, 83 yaşındaki birini bile apar topar gözaltına aldığı, diktatöryal eğilimlere sahip olduğu kanısını yaratmak için bir oluşturulmuş bir komplo. İşin içine bir de dün Hrant Dink Cinayeti Davasında duruşmada ifade değiştirip üstlerini suçlayan, cinayetin olacağını bilip de önlem almadıklarını söyleyen askerleri eklersek iş iyice karışacaktır.
Tabi çok başka ihtimaller de söz konusu olabilir fakat ne yazık ki en zayıf ihtimal gerçekten hukuki bir soruşturmanın bağımsız bir sonucu olarak gözaltına alınmış olmaları.
Bu gözaltı bir turnosol kağıdı görevi de gördü. 3 gün önce Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesini eleştirenlere “Hukuka Saygı” mottosu ile cevap verenler aynı Hukukun kendileri aleyhine verdiği karar karşısında bu kararı veren savcı satılmıştır, bu karar siyasidir şeklinde konuşmaktan beis duymuyorlar. Bu durum onların düşünce evreninin
sığlığı ortaya koyuyor. Bildiğim kadarıyla sadece küçük çocukalar kendilerini dünyanın merkezi sanarlar, fakat siyaseten de ulusalcılar henüz bu olgunluk seviyesindeler. Gerçi bu tip davranışaları AKPliler de sergiliyorbugün, AKP’ye yakın bir gazetenin okuyucu yorumu kısmında “Koskoca AKP’ye kapatılma davası açılıyor, bir gazeteci gözaltına alınmış çok mu?” tarzı örnekleri okuyabiliyoruz.
Velhasılıkelam toplumca henüz demokrasiyi benimseyemedik. Bu arada Ergenekon Operasyonu gibi ülkenin bağırsaklarını temizlemesini umabileceğimiz bir operasyon iç siyasi oyunlara alet edildi ve ne yazık ki bir fırsat daha elden kaçtı. Unutulmamalı ki hukuk hepimize lazım. Bu yaşanan durum bize bunu kanıtladı. Hukukun olmadığı yerde orman kanunları geçerli olur. Bugün Türkiye’de olduğu gibi.
Devletin tepesindeki pembe dizileri andıran iktidar savaşında henüz kazanan yok fakat kaybeden daha ilk rauntta belli oldu: Demokrasi. Tehlikenin Farkında mısınız?
Mar
20
Demokrasi ve Laiklik ve Türkiye özelinde ek olarak Milliyetçilik
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin - konuya demokratik olmayan bir laik rejim mümkün mü gibi kolay bir soruyla girelim. Mümkündür, bir rejim laik olabilir fakat diğer noktalarda demokratik olmamaktadır. örneğin saddam rejimi laik bir rejimdi, çin rejimi de; ancak demokratik oldukları söylenemez. çünkü laikik demokrasi olmasa da yaşayabilmektedir. zira laiklik en basit anlamı ile din işlerinin devlet işlerine karıştırılmaması ve insanların istedikleri dini, inanışı, felsefeyi seçmekte özgür olmasıdır; ama yine aynı insan oturacağı yeri seçmekte, oy vereceği partiyi seçmekte serbest olmayabilir.
Asıl soru, içinde laisizmi barındırmayan bir demokrasi olabilir mi sorusu: tartışma buradadır. Çözüm demokrasi ve laisizmin temel tanımlarını ard arda yapmakta.
Demokrasi, vatandaşların devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. eşit hak kavramı çok geniştir ve akla gelecek her türlü hak konusunda aynı durumdaki insanların aynı haklara sahip olmasını ifade eder. pek tabi bu haklardan biri de kişinin istediği inanca bağlanma hakkıdır ki laiklik de tam da budur; demokrasinin bileşenlerinden biridir.
laisizmin demokrasinin temel bileşenlerinden biri olduğu düşüncesine getirilen eleştirilerin en dişe dokunur olanı “devletin dini özgürlükler konusunda yaptığı kısıtlamalarla aslında demokrasinin özgürlükçü ruhuyla çeliştiği düşüncesidir”. bu eleştiriye göre devlet laik rejimi korumak adına insanların dininin gereklerini ifa etme özgürlüklerini sınırlayabilmektedir ve bu durum demokrasi dışı uygulamalara yol açmaktadır. hepimiz biliyoruz ki kişilerin özgürlük alanının sınırı diğer kişilerin özgürlük alanıdır. bir kişi dininin gereklerini ifa etmek adına başkalarının özgürlüklerine dokunursa bu durum tabiki demokratik devlet tarafından önlenecektir. bunun dışında ise devlet kişilerin inançlarının gereklerini ifa etme özgürlüklerine dokunamayacaktır.
bu kısmın sonucu olarak demokratik rejimlerin laik olmasının işin doğası gereği olduğunu; fakat laisim nedeni ile yapacağı kısıtlamaların özgürlüğün özüne dokunması ve nihayetinde demokratik toplumun gereklerine aykırı uygulamalara girmesi durumunda da rejimin demokratik olmaktan çıkacağı açıktır.
kısanın kısası her demokratik rejim laiktir; ancak her laik rejim demokratik değildir.
Türk lasizmini değerlendirirken liberallerin yaptığı gibi Avrupa laisizm uygulamalarına bakarak değil onun kendi yapısına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. zira hıristiyanlık ve islam farklı özelliklere sahip dinlerdir ve islam çok daha fazla oranda dünyevi hükümler içerir. bu sebeple türk laisizm uygulaması kendine hasdır. örneğin islam’da miras hukuku terekeden erkeğin iki payına karşılık kadına bir pay verilmiştir ve çok açık olarak demokrasiye aykırıdır. Böyle durumlarda mümin çok sert bir laik duvara çarpmaktadır. zira demokratik ve laik rejimde, kişiler cinsiyetlerine göre ayrılamaz ve bu ayrım sebebiyle farklı haklara sahip kılınamaz. peki bu durumda laik devlet ne yapacaktır? kendi yasalarında eşit uygulamayı düzenleyecek ancak kişilerin kendi inançlarına göre de dağıtım yapmasını engellememek için ona özgürce paylaştırabileceği bir miktar verecektir ki bu miktar medeni kanununda hiç de az değildir, yani bu örnekte türkiye doğruyu yapmıştır. türban örneğiyle devam edersek; bu konuda aihm’nin bir kararına göre halkın ezici çoğunluğunun aynı dinden olduğu bir toplumda o dinin özel simgelerinin kamusal alanda taşınması o simgeyi taşımayanlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. bir nevi türbanlı vatandaş sırf o simgeyi kamusal alana sokarak türban takmayan kişiye-isteyerek veya istemeyerek fark etmez- son dönemlerde mahalle baskısı kavramıyla belirtildiği üzere ben senden daha müslümanım demektedir. demokrasi bir vatandaşın bu duruma düşmesine kesinlikle izin veremez. Sorunun çözümü AİHM gibi sokak-kamusal alan ayrımını yapmak ve kamusal alan içinde de hizmet alan hizmet veren ayrımına gitmektir.
Türk laiklik uygulaması Avrupa uygulaması gibi değildir. Avrupa uygulaması demokrasi ile bağdaşabilirken Türk uygulaması yukarıdaki verdiğimiz 2 örneğe rağmen bir türlü demokrasi ile barışamaz. Sebebi Hıristiyanlık’ın aksine İslamiyetin bir toplum modelini -ümmet- geitrmesidir. Ümmet aynı dinden olan insanları kapsayan ve millet kavramını reddeden bir kavramdır. Millet ile ümmet yan yana barınamaz. Türk laik uygulamasının sorunu tam olarak burda başlar: Milletin yokluğunda. Laiklik ümmete karşı uygulanabilir değildir zira dini dünya hayatından soyutlar, ümmeti ise bir arada tutuan dindaşlıktır. O zaman yapılacak tek şey ümmeti dönüştürmektir. Burada devreye milliyetçilik girecektir elbette. Laikliğin koluna girmiş bir milliyetçilik.
Görüldüğü gibi Türk laikliği dinin devlet kontrolü altına alınmasıyla ve milliyetçilikle birlikte uygulanmak zorundadır. Bu bağlamda asla demokratik değildir. Fakat tarihi kendi koşullarında değerlendirme ilkesi gereği bunn için Mustafa Kemal’i suçlayamayız. O uygulamalar sayesindedir ki bugün ne kadar şikayet etsek de demokratik olma iddiasındaki, hukuk devleti olma iddiasındaki bir devletin vatandaşıyız. Fakat bugün şartlar değişmiştir ve uygulamalar buna ayak uydurmak zorundadır. Uyduramadıkları takdirde temelsiz kalacaklardır ve her bir adım toplumsal tepki uyandıracaktır, uygulayıcılarını marjinalleştirecektir. Bugün yaşadığımız örnek AKP’nin kapatılması davasıdır.
Peki, Ne Yapmalı? Öncelikle artık ümmet olmadığımıza göre milliyetçilik ve laiklik arasındaki bağ ortadan kalkmalı. Bu durum laiklikte bir yumuşama getirecektir. Laikliği müdahillikten koruyuculuğa çevirecektir. Laiklik-Milliyetçilik bağından dolayıdır ki her türlü dini kavram ümmete dönüş olarak aldılanıp sert tepki gösteriliyor. İşte türban. Eğer laiklik salt laiklik olsaydı türban sorunu belki sorun bile olmayacaktı. TSK laiklik bahanesi ile siyasete müdahale ettiğinde beslenebileceği meşruluk kaynağı çok daralacaktı. En basiti laiklik geniş kesimler tarafından daha rahatlıkla benimsenecekti.
Mar
17
Demokrasilerden Demokrasi Beğen
Filed Under demokrasi, siyaset | 2 Comments
Hakan
Yargıtayın ışıklarının neden sabahlara kadar yandığı sorusunun pek de şaşırtıcı olmayan cevabı belli oldu: AKP’ye kapatma davası açıldı. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olarak tanımlanmış olan ülkemizde sosyal devlet zaten unutulmuştu. Şimdi laiklik, demokrasi ve hukuk da tartışılıyor. Aslına bakarsanız bu kavramlar hep tartışmalıydı, ama bu d
ava süreciyle birlikte iplerin inceldiği yerden kopacağı nihai evreye girmiş bulunuyoruz.
Laiklik, anayasaya 1937′de girdi, ama cumhuriyetin ilanından beri ülkenin kaderini belirleyen ana unsurlardan biriydi zaten. Yüzlerce yıllık hilafet geleneğiyle yoğrulmuş ümmetçi bir toplum yapısıyla hesaplaşmaya girişen pozitivist bir yönetim kadrosu vardı iş başında. Laiklik, ulus-devlet için de olmazsa olmaz unsurlardan biri olarak görülüyordu. Yani milliyetçiliğe de içkin bir ilkeydi. Doğal olarak, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz” o günlerde, bu günlerde ve gelecek günlerde laiklik de milliyetçilikle paralel savunulan bir değer olageldi ve olacak. İkinci cumhuriyet kurulmadığı sürece bunun böyle gideceği açık. Bu yüzden kemalistler için demokrasiden daha yaşamsal bir öneme sahip bir ilke laiklik. Peki sırf bu sebeple laiklik demokrasiyi döver mi? Özellikle de laikliği halihazırda sorgulanan AKP, demokrasi sınavında ter dökmeye başlamışken? Önünde başta 301. madde olmak üzere yürürlüğe girmeyi bekleyen yığınla demokratik açılım bulunan AKP türbana verdiği önemin yüzde birini bunlara vermiyor, beş yıldır güvenle sırtını dayadığı liberal/demokrat çevreyle de ağız dalaşına girmekte çekince görmüyordu. Aynı AKP, DTP’nin kapatılma girişimine ses çıkarmak bir yana alttan alta onaylıyordu. Kürt sorununu orduya havale etmişti ve DTP’lileri PKK’ya terörist demedikleri için muhatap kabul etmiyordu. Geçirmeye çalıştığı sosyal güvenlik yasası yüzünden emek örgütlerini karşısına almıştı. Böyle bir demokratik açmazda bulunan AKP’ye kapatma davası açılarak AKP şu an demokratlarca savunmak zorunda bırakılıyor. AKP yine gözüyaşlı demokrasi mağduru olmuş durumda. Bunun anlamı ne olabilir? Şeriata geçit vermemek mi? Ne zaman AKP’nin laik olmadığı yönünde yukarıdan bir müdahale olsa, bu müdahalenin demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı da sorgulanıyor, ve bunu herkes biliyor. Ordunun her müdahalesinde devletin oligarşik yapısına dair sözler daha güçlü duyulmaya başlanmıyor mu? Köksan Toptan’ın daha iki ay önce yargıyı eleştirirken “adını kimsenin hatırlamadığı hakimler devletinden” (latincesi jüristokrasi) söz ediyordu. Şu andan itibaren adını hatırlayabileceğiz demektir. Orduyla AKP arasındaki sessiz ama aleni uzlaşma sağlamlaşmışken, ordu 2002′den bu yana ilk defa hükümetle değil muhalefetle kavga ederken; Türk bürokrasisi sivil kanadı olan yargı aracılığıyla “ben hala iktidarda söz sahibiyim” deme gereği duydu. Bunun elbette bir anlamı var: Türkiye’de her gerilimde demokratik bir seçime zorlanıyor halk: Askeri oligarşi mi, şeriat mı? Yargı yeni bir seçenek ekleme yoluna gitti: C şıkkı: jüristokrasi. Ama bu yine de hızlı bir prestij kaybı yaşayan AKP’ye resmen asist yapmanın abesle iştigal olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu prestij takviyesinin sadece ulusal ölçekte olmadığını, uluslararası camiada da AKP’nin destekçi bulmakta gecikmeyeceğini hatırlatmaya gerek var mı? Soru gerçekten çok önemli: Neden? Bu noktada akla gelen ilk komplo teorisi geldiği adım adım hissedilmeye başlanan ekonomik kriz sanırım. 2001′deki krizin sebebini uçan bir anayasa kitapçığı olarak gösteren düzen, 2008′deki muhtemel krizi de AKP-yargı arasındaki siyasi krize endekslemekte sakınca görmez diye düşünüyorum. AKP iktidarı izlediği düşük kur politikasıyla beş yıldır tüketen ama üretemeyen bir toplum yaratıp, yüksek faizlerle sağladığı sıcak para girişiyle ekonomiyi idare ettiğini düşünüyordu. Ama ABD hapşırdı ve Türkiye hasta olmanın eşiğinde. Fed kendi ülkelerindeki likidite açığını Türkiye gibi küçük ekonomiler üzerinden giderebilir ve krizi onlara yayarak atlatabilir. Peki Türkiye? Türkiye’ye düşen bu krize uygun bir gerekçe bulmaktan başka bir şey olmuyor elbet. İlk akla gelenin de AKP-yargı krizi olması gayet makul sanırım. Sonuçta bu bir komplo teorisi, bunu kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, kendine müslüman olduğu kadar kendine demokrat da olan AKP ve zaten demokrasi gibi bir derdi bulunmayan bürokratik elitler arasındaki iktidar paylaşımı mücadelesi bizim mücadelemiz değil. Yazının başında söylediğim gibi, ipler bu sürecin sonunda kopacak. Ya AKP kapanacak ve zaten dalmaçyalı desenli Türkiye demokrasi tarihi yeni bir kara lekeye sahip olacak, ya da AKP’nin kapanması bir şekilde önlenecek ve Türkiye halkı ölüyü görüp sıtmaya, yani AKP tipi demokrasiye razı olacak. Bu kadar kolay olmaması lazım. Türkiye’de demokrasiyi AKP’nin, laikliği bürokrasinin nemalanacağı kavramlar olmaktan kurtarmak için bize üçüncü bir yol açmak düşüyor.
Mar
16
iktidarı bizim için kapattım sevgilim…
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Erman
Daha on beş gün geçmemişti bir askeri yetkilinin “türkiye’de iktidara on – on beş senede bir ayar çekmek gerekir” tadındaki açıklamasının. Daha bir hafta geçmemişti Danıştay başsavcısının bir darbeyi ve üç kişinin idamını övmesinin. Daha çok geçmemişti ergenekon çetesi’nin bağlantılarının ortaya çıkmasının.
Ülke demokrasisi bir parti kapatma dosyasıyla daha karşı karşıya. Bu sefer kapatılan parti tek başına iktidar olan, senelerdir ülkeyi yöneten AKP. Sanırım bu duruma en alışık olanlar da akp yöneticileri çünkü hem eski partilerindeyken benzer bir süreci yaşadılar hem de iktidara geldiklerinden beri kendilerini en çok zorlayan şey politika dışı unsurlar.
Ne demişti ünlü bir grup bilim insanı? “ordu göreve!” İşte iktidar yollarında ana muhalefet partisinden görmediklerini orduculardan gördüler. Öyle ki TSK da bu insanlara “ben de size karşı boş değilim” diyerek patlatıverdi e-muhtırayı seçimler öncesinde. Sonrası malum, akp daha da güçlenerek çıktı. Meydanlara inip onu bunu göreve çağıranlar sokaklarda kalsalar, sokağı anlasalar ya da en azından çaba göstermiş olsalar böylesine ağır bir yenilgi almazlardı. Olsun ama, zaten herkes kömür karşılığında oy vermedi mi bu ülkede? O zaman durmak yok, göreve çağırmaya devam!
Kucağımızda parti kapatma davasını bulduğumuzdan beri süregelen bir tartışma da akp’nin kapatılıp kapatılamayacağı. Şu durumda akp kapatılabilir. Zira “şu durum” dediğimiz “darbecilerin anayasası” buna izin verebilir. Sorun akp’nin kapatılma sorunu değil, türkiye’de hala partilerin tıkır tıkır kapatılabiliyor oluşudur. Mücadele edilmesi gereken kişi Abdurrahman Yalçınkaya değil, 12 eylül darbecilerinin getirdiği anayasa ve onun yarattığı anti-demokratik düzen olmalıdır. Bu mücadelede görevini yerine getirmemiş her sivil, her yurttaş mevcut anti-demokratik düzene hala ortak olmaktadır.
Parti kapatmanın demokratik yönetimlerde uygulanması gereken bir yöntem olup olmadığından ziyade işlevsizliğinden bahsedilmesi de ilginç bir karşıtlık konumu. Halkın faydacılığından dem vuranlar – kimse ben öyle dem vurmam demesin. En kolayından; “oy”+kömür yazıp google’da bir aratın bakalım kaç yazı çıkacak. – demokrasinin temel prensiplerine öylesine faydacı yaklaşıyor ki ruhunu şeytana, oyunu kömüre satanlara nazire yapıp “öyle satılmaz böyle satılır.” diyorlar resmen. “Hani parti kapatınca oy verenleri de kapatılmış olsa tüm parti kapatmalara “evet” diyeceğiz ama gördük ve çok şükür anladık ki partiler kapatılınca oy verenleri kapatılmış sayılmıyor. E onlar sayılmayınca biz de sayılmamış oluruz, iyisi mi hayır diyelim biz parti kapatmaya.” tadında bir günah çıkartma bu.
Hitler’in de iktidara demokratik yöntemlerle gelmiş olması bir süredir ulusalcı cenahın diline pelesenk olmuştu. Bu söylem akp’nin kapatılması iddianamesinde de yer edinmiş kendisine. Söylem o kadar indirgemeci ki, sanki demokratik seçimler bir nazi almanyası’nda bir de türkiye’de yapılıyor. Faşizmle benzerliği net koymadıktan sonra demokratik seçimlerle iktidara gelmiş partiye “nazi” analojisi yapmanın temelini oturtamazsınız. Yok faşizme çalan bir iktidardan bahsetmekte ısrarlıysanız 12 eylül askeri darbesine göz atın. Totaliter rejim Türkiye’ye siyasal partilerle değil -çok partili dönem sonrasını alıyoruz.- TSK ile oluşturulmuştur.
Akp’nin halk iradesi kavramını kendi partisi kapatılmak istenince hatırlaması da ilginçtir. Halk iradesi ne kadar %46 ise bir o kadar da milyonda birdir. Milyonda biri düşünmezseniz, bu fikriyatı yıkmazsanız o karanlık gelir sizi yıkar. Siyasal liberalleşmeyi ekonomik liberalleşme kadar ön plana almayan AKP’nin başına gelen de tam olarak budur. Velhasıl, kasım 2007’de DTP’ye açılan kapatma davasına ses çıkartmayan akp’nin o iradeyi hatırlayıvermesi – Tayyip Erdoğan jargonundan alıntılayarak- manidardır.
301 cemil’in o leziz demokratik demeçleri, Şemdinli davasındaki savcı değişikliği, Hrant Dink davasının üstüne gidilemeyişi, Ergenekon çetesi konusunda yeterli çalışma yapılmayışı, senelerdir ülkeyi yönetenlerin “anayasa değişikliği” mevzusunu ağızlarına sakız edip bir türlü somut çözüm getiremeyişi, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girebilmesi için gereken değişikliği dostlar alışverişte görsün şeklinde yapışı ve türbanlı/türbansız herkesi ortada bırakışı – burada türban karşıtı eylemlerin ne kadar demokratik olduğu tartışılır lakin bunların olacağı bilinmeliydi ve anayasa altı senedir hazırlanmış olmalıydı. Gerekli değişiklikler de yeni anayasa içinde sabit/somut şekilde belirtilmeliydi. Bunu yapabilmek için her türlü meşru desteğe/güce sahip akp.-, akp’nin belki de başını duvarlara vurmasına neden oluyor bu günlerde.
TSK’nın e-muhtırası, bu kapatma davası ve geçmişteki benzerleri sürekli “olgunlaşamadığından” dem vurulan kitlelerin mevcut siyasal olgunluklarını yitirmelerine neden olmakta. “Nasıl olsa anayasa mahkemesi ya da genelkurmay başkanı çıkıp bi’şeyler yapar, siyasal mücadelenin ne önemi var.” fikrini zihinlerde oluşmasını sağlar bu müdahaleler.
Türkiye darbecilerin anayasasını değiştirmedikçe, o anayasanın yarattığı çarpık kurumların yetkilerini yeniden düzenlemedikçe bu ve benzer olayları yaşamaya devam edecektir. İktidara talip olanlar somut durumları somut tahliller üzerinden çözümlemeye çalışmadığı müddetçe de bu çarpık, kökten değişikliklere ihtiyacı olan siyasal düzenin hedefi olacaktır.
Mar
14
AKP vs. Yargı: Mollalar Hükümeti mi Yargıçlar Hükümeti mi?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin- Son birkaç saattir Türkiye ülkedeki başlıca iki gücün savaşı ile çalkalanıyor. Seçilmişler ve atanmışlar.
Her demokraside olduğu gibi Türk Demokrasisin de kendisini tehlikelerden koruma refleksi vardır, olmalıdır da. Fakat demokrasiyi koruma kılıfı altında korunmak istenen farklı çıkarlar olabiliyor.
Türkiye yaşadığı tarih gereği demokrasisi batılı değerler üzerine tam oturmuyor. Bir taraftan dincilerin, bir taraftan herkese yukarıdan bakan ulusalcı kesimin baskısı altında. İşte bu kapatma davası da bu iki kanadın çarpışmalarından biri. AKP açık da kalsa, kapansa da demokrasinin bundan bir kazancı olmayacak. Zira AKP hasmı gibi totaliter bir rejimin özlemini çekmektedir.
Türkiye’de sadece iki seçenek yok. İnsanlar dinci ya da ulusalcı olmak zorunda değil. Pek tabiki özgürlüklerden yana olmak da bir seçenek.
Feb
8
Ængin – İdeolojilerin zamanla aslından farklılaşması tarihte sık sık görülmüş bir olaydır, biz de 12 Eylül darbesi buna verilebilecek net bir örnektir.
Asker Fetişisti Faşistlerin Kendilerini Kemalist Sanması ne yazık ki 12 Eylül sonrası yaşanan bir sendromdur ve Kenan Evren’in uyguladığı apolitizasyonun olmazsa olmaz tamamlayıcısıdır. Uygulama halkın ve özelde gençlerin apolitize edilmesi, apoitize olmamakta direnen sınırlı sayıdaki 12 EYLÜL REJİMİ İÇİN TEHLİKELİ olanlara karşı da gayet politize ve mobilize bir FAŞİST Gençlik yaratılmasıdır. Bu FAŞİST Gençlik
kendisini Atatürkçü-Kemalist sanacak, bu şekilde algılanmasına çalışılacak ve bu yolla meşruluk sağlanacaktır. Bu yolla hala her şeye rağmen gerçekten Kemalist kalabilenler kendilerini bu Kenan Evren çocukları yüzünden farklı tanımlamak zorunda kalacaklardır. Örneğin bir Kemalist faşist damgası yememek için Kemalist olduğunu saklayacak ya da Kemalist sıfatı ile başka bir sıfatı birleştirerek kullanacaklarıdır. Liberter-Özgürlükçü Kemalist, Marksist Kemalist, demokrat Kemalist vs. Bu şekilde de Atatürk üzerinde tekel kurularak bu FAŞİST-KENANİST Gençlik süper meşru bir duruma getirilecektir, hepimiz biliriz ki bu ülkede meşrulaşmanın en kolay yolu Atatürk ile özdeşleşmeye çalışmaktır; fakat onu kendine benzeterek, çoğu zaman söylemediği lafları bile söylemiş gibi göstererek.
İşin pis tarafı bu gençlerin kendilerini gerçekten Kemalist sanacak olmalarıdır; Kemalizm ile uzaktan yakından alakaları olmamasına rağmen.
Bugün bunu yaşıyoruz. Bu süper meşru, Kemalist görünümlü serbest salınımlı Faşist Gençlik Ergenekon’u savunuyor, gerektiğinde inkar ederek, Veli Küçük gibileri Vatansever ilan ediyor ve 1990ların Susurlukta deşifre olanları savunmak için “Bu vatan için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” diyen Tansu Çiller’den daha da komik duruma düşüyor.
Derin Devlet hukukun dışında olan devlettir, sorgulanamaz, dokunulamaz, ancak istifra ettikleri sorgulanır. Derin Devletin olduğu yerde hiçbir vatandaşın can güvenliği yoktur, dedik ya hukuk dışındadır, hukuki müeyyide alanının dışındadır diye. Böyle bir ülkede Atatürk’ün bize amaç gösterdiği hukuk devletinden bahsedemeyiz herhalde. Hukuk devleti herkes için uygulanabilir kurallar olduğu müddetçe vardır.![]()
Atatürk’ü öyle bir anlarlar ki şaşırmamak elde değildir. Atatürk’ün Bursa Nutkunu kime karşı verdiğinin farkında bile değillerdir. Bursa Nutku devletin ceberutlaşması halinde gençlerin buna karşı durması için gençlere gösterilmiş bir yoldur ama bu fetiş Kemalist gençlik bu nutku ceberut devleti demokratlara karşı savunmak –aslında açık açık saldırmak- için kullanırlar, bunun böyle olduğunu söylerler. E tabi Atatürk de onların tekellerinde, kim onlara karşı çıkabilir değil mi?
ADD’nin forumundan iki adet link: ADD Forumu Ergenekon Çetesi ADD Forumu Youtube
Kenan Evren’in yarattığı bu gençlik yüzünden bir ülkeyi ileri taşıyacak yegane güç olan gençlik ne yazıkki ülkeyi ilerlemekten alıkoyuyor. Bunu yaparken Atatürk’ü kullanmasına ise herhalde Kenan Evren kıs kıs gülüyordur.
Feb
2
555K ile 222A Arasındaki 7 Farkı Bulun
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Geçmişe sarılmak bugüne ve geleceğe sarılamayanlar için tek yoldur. hem de geçmişi manipüle ederek. olmadığı gibi göstermeye çalışarak.
555k eylemi tamamen bir yeraltı örgütlenme ile gerçekten hiçbir yere haber verilemeden yapılan, etkisi çok büyük olan bir eylemdi, türkiye tarihinde kilometre taşı olan eylemlerden biriydi. öğrenciler kendi araların bu haberi yaymış ve sonunda menderes’e ağır bir darbe indirmişlerdi. amaçları daha fazla demokrasi idi, üniversitedeki baskının yok edilmesi idi.![]()
222a eylemini düzenleyen seslerini duyurmak için her yerde bangır bangır bağırdılar, etkilerini güçlendirmek için 222a ismi yoluyla 555k eylemine atıfta bulundular. amaçları daha çok bürokrasi, demokrasi onlar için bir araç, aynen rte için olduğu gibi. onlar bu devletin sahibiyiz diyorlar ve başkasını kabul etmiyorlar, tek vatansever, tek laik, tek modern onlar; onlardan başka herkes hain, yobaz, gerici. buna rağmen 555k ismini kirletmekten geri durmuyorlar. ama yazının başında dedik ya, bugün ve gelecek kalmadı onlar için, bu yüzden onların olmayan bir geçmişe sarılıyorlar. 555k ismini kopya ederek katılımı, etkiyi arttırmaya, kendilerine tarihsel bir arkaplan yaratmaya çalışıyorlar.
türbana karşı olunabilir, kaldı ki onlar gibi fanatik bir tarzla olmamakla beraber ben de karşıyım türbana ama arada kalın da bir çizgi var. bu çizgiye demokrasi deniyor.
1930lu yılların özlemi içineler, mustafa kemal’in tabulaştırmadığı düşünceleri tabulaştırıyorlar. 1929 dünya ekonomik bunalımı uygulamaya konan devletçilik ilkesine sanki kutsal bir şeymiş gibi tapınıyorlar ama bilmiyorlar ki atatürk 1930′a kadar serbest piyasacı bir politika izledi, ya da biliyorlar ama çıkarlarına ters düştüğü için dile getirmiyorlar. dünya görüşleri ve tarih görüşleri de çok kıt, türban konusunda sürekli fransa’yı örnek veriyorlar ama bilmiyorlar ki fransa’da laiklik ancak meryem ile bağrı açık modern fransız kadını mary barışınca toplumsal kabul gördü.
kendi toplumlarını tanımıyorlar, türban’ın o genç kızların evden çıkabilmesi için tek şansları olduğunu, türbanın o kızlar için sokak kapısının anahtarı olduğunu göremiyorlar. tek gördükleri gerek bürokratik gerek toplumsal ve hatta askeri alanda ayrıcalıklarının yok olduğu ve bu yüzden panik halindeler. bu ayrıcalıkları artık toplum taşımıyor, ceberrut başçavuştan, piskopat zabıta komserinden, asabi ceza reisinden, ukala okul müdüründen bıktı.
Marx’ın bir lafı ile bitirelim: “tarih tekerrrür eder ama ilk seferinde trajedi, ikincisinde komedi olarak”
