Mar
30
Taraf Olmayan Bertaraf Olur
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Uğur
Bir dönem ibda-c isimli yasadışı İslami örgütün dergisi olan taraf dergisinin sloganıydı bu. Taraf olmaya çağırıyordu insanları, tarafını seç yoksa dışarıda kalırsın diyordu. Şimdide öyle bir zamandayız işte. Hem de artık bunu iddia eden yasadışı bir örgüt falan da değil. Politik alanın her karesinde hissediliyor bu anlayış. Ya CHP/ulusalcı/Atatürkçü/laik olursun bu yolda ya da AKP/liberal/muhafazakâr/anti-laik sindir. Benim bu yaptığımsa insaflı bir ayrım zira Fethullahçı olmak da içten bile değil ulusalcılara yapacağın en küçük bir eleştiride. Kısaca tarafını seç bertaraf olma!
Diktatörlük yok Türkiye’de ya da var da ben bilmiyorum. Aslında ikincisi daha inandırıcı geliyor kulağa. Her kim bir hâkimiyet sağlarsa toplumun herhangi bir kesimi üzerinde bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışıyor kendi küçük iktidarını. AKP’nin ağzında sakıza dönmüş olan demokrasiyse koca bir yalandan ibaret sadece. Ya CHP’nin ulusalcı sultasına girersin bu yolda ya da seninki AKP’nin tavrı/düşüncesi tam olarak ne olduğu belli olmayan etki alanıdır.
Ne yazık ki, hayır ben bu ikisinden de değilim diyemezsin. Çünkü yoktur öyle bir şık. Diğerleri şıkkını ortaklaşa kararla kaldırmıştır Erdoğan ile Baykal. Bilirsin ki bu ikili pekiyi anlaşırlar ortada ikisinin de işine gelen anti-demokratik bir çıkar mevzusu olunca. Durum böyle olunca da ortada ulusalcılarla, muhafazakârlar kalır. Başka bir deyişle de ortalık bunlara kalır. Evet, aslında ulusalcılar, kendini muhafazakâr diye tanımlayanlardan bile daha muhafazakârdır ama senin yerinde olsam bunu söylemezdim durup dururken. Çünkü bu basit gözlem irtica yanlısı bir Fethullahçıya dönüşmek için yeterlidir onların gözünde.
Bu yolda insanlar çılgınlar gibi kendi partilerini/görüşlerini desteklemek zorundadır. Eleştiri yasaktır, gözlem yasaktır yaşamak ve desteklemek hastır. Bu yüzdendir ki cumhuriyet mitinglerini de, AKP’ye açılan kapatma davasını da, Ergenekon göz altılarını da göbeğimi kaşımakla geçiştirdim ben. Bertaraf olmaya niyetim yoktu çünkü benim. Hayvan sevgisiyle ilgili naif yazıların adamı kovalardı beni sopasıyla, gözlüklü bol boşluklu yazıların bol boşluklu insanı beni diline dolardı bir rejim muhalifi portresi altında. Ya da AKP yalakası falan ilan edilirdim bir anda maazallah gerici olurdum da hiç ileriye gidemezdim.
Birkaç soru var benim de o zaman zihnimde. Sormadan nasıl öğreneceğim? Eleştirmeden nasıl düzelteceğim? Sorgulamadan nasıl geliştireceğim? Sorgulamayı yasaklayan bu zihniyet her dakika yerinde kaldığını da görür umarım bir gün. Kendisini eleştireni sorgusuz sualsiz düşman belleyenler, tarafını seçmeye ve ona itaat etmeye zorlayanlar, tarafını seç yoksa bertaraf olursun demeye getirenler savundukları ilericilik kavramının ne kadar gerisinde kaldıklarını umarım bir gün anlarlar. İnsanları inanmadıkları iki saçmalığın tarafı haline getirmeye çalışan bu zihniyetler; o özenle korumaya çalıştıkları tahtlarından düşecekler bir gün ve ileride geçmişin başarısız ufak diktatörleri olarak hatırlanacaklar. Ve umarım çok uzak da değildir, sormanın, sorgulamanın, anlamanın ve ilerlemenin suç olmadığı bir Türkiye.
Mar
24
AKP’ninki Bir Demokrasi Öyküsü
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Ülkenin demokrasi havarisi olan AKP, kuşkusuz demokrasi sevdasıyla çıkmıştı bu yola. Tek istedikleri Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir ülke olmasıydı. Onlar yasakların kalkması, özgürlük rüzgârının bu coğrafyanın her köşesinde yayılması, bu özgürlük rüzgârının bayrakları dalgalandırması için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Kara mizahın, mizah yapmanın en kolay yolu olduğu bu topraklarda, siyasilerin sadece kendi mesajlarını kullanmak bile bunun için çoğu zaman yeterli oluyor. Hepimiz bir mizah dünyasının içerisinde yaşıyoruz, sadece söylenenler, sadece yaşananlar bile kara mizahın ta kendisini oluşturuyor. Üstat Aziz Nesin bizlere veda edeli epeyi zaman oldu ama onun öykülerini aratmayacak bir AKP öyküsü yükseliyor şimdi bu topraklarda. Demokrasi sevdalısı olan Tayyip Erdoğan ve partisinin sadece canı istediği zaman demokratik olmasının öyküsü bu.
İlk olayımız bundan 5 yıl kadar önce başlamıştı. Siyasi yasaklı olan parti liderinin, yasağının kaldırılarak bu ayıba son verilmesi söz konusuydu. Liderimiz okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış ve siyasi yasaklı olmuştu. Onu bu durumdan kurtarmak için hemen değişiklikler yapıldı. Ama yasadaki değişiklik sanki sadece “Recep Tayyip Erdoğan’ı” tanımlıyordu. Evet, bir demokrasi ayıbı örtülüyordu ama bundan muzdarip olabilecek herkes için değil sadece Tayyip Erdoğan için. Eğer Tayyipsen sen de yararlanabilirdin bu haktan. Tayyip değildiysen, yasalar karşısında boynun kıldan ince olmak zorundaydı. AKP’nin ilk iktidarı boyunca buna benzer değişiklikler birbirini izledi. TÜBİTAK başkanının seçimine dair olanıysa belki de en absürt olanıydı. Başbakan ben seçeyim diye tutturmuştu TÜBİTAK’ın başındakini, nitekim öyle de oldu. Neyse efendim, bu demokrasi havarileriyle ikinci hükümet dönemlerine geldik. Masada türbana özgürlük duruyordu. Evet, üniversiteler de türban yasağı bir özgürlük ve demokrasi ayıbıydı ve düzeltilmeliydi. Ama AKP’ye göre üniversitelerde türbandan başka bir özgürlük sorunu yoktu. Mesela bu türban yasağı saçmalığını başımıza saran YÖK hiç de bir sorun teşkil etmiyordu. Söylemde özgürlük, içinde samimiyetsizlik gizliydi. Başında Yusuf Ziya Özcan gibi bir cevherin oturduğu YÖK’ün kime zararı olabilirdi ki? Tıknaz maliyecinin de dediği gibi ‘YÖK Başkanı tabi ki istediklerini yapacaktı, hele bir yapmasın!’ Onlar uslanmaz demokrasi sevdalısıydılar, bu yolda da canları hangi değişikliği yapmak isterse onu yaparlardı. Aman dikkat sadece canlarının istediğini yaparlardı.
Şimdi de bu kardeşlerim anayasa içerisinde ufak bir paket değişiklik düşünüyorlar. Zira başları dertte, bir kapatılma davası var üstlerinde. Hukuka karşı üstünlük sağlamanın yoluysa daha üstün bir hukuk yaratmak. Karşılarındaki hukuk, yani kapatılma davası, siyasi ve hukuk dışı; kendi yaptıklarıysa ondan da hukuk dışı. Öyle bir değişiklik planlıyorlar ki sadece AKP’nin kapatılmasının önüne geçilecek. Yanlış olan Parti kapatmak değil AKP’yi kapatmak. Demokrasi onlar için var, onların sadece kendi işlerine gelen şeyleri yapabilmeleri için var. Seçimlerden önce bahsettikleri renkli anayasayı yapmanın yolu da bu olsa gerek gayet renkli bir yöntemle anayasa oluşturmak.
———- ———- ———- ———- ———- ———
Evet demokrasi havariliği böyle yapılır benim ülkemde. Özgürlük rüzgârı böyle dalgalandırır bayrakları, bayrağın renginin sarılı mavili bir ampul olması sadece bir ayrıntı.
Mar
1
Bir Bakmışınız Geri Çekilivermişiz(!)
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Türk ordusunun Kuzey Irak’tan ya da kamu kurumlarının deyimiyle “Irak’ın kuzeyi”nden ani geri dönüşü herkesi şaşırttı. En iyimseri bile bir 4-5 gün daha geç bekliyordu bu çekilişi. Tabii bu çekiliş de herkesin kafasında bir ‘neden’ sorusu oluşturdu. Her gün peş peşe gelen ‘etkisiz hale getirilmiş’ PKK’lı haberleriyle coşup hızını alamayan medya da durgunlaştı birden elinden oyuncağı alınmış çocuk misali. Herkes gibi benim de kafamda neden soruları var. Gerçi konu T
ürk dış politikası olunca neden soruları hiç eksik olmaz ya, neyse. Bu sorulardan en önemli olanıysa, ABD onayıyla girdiğimiz Kuzey Irak’tan, yine ABD direktifiyle çıkmış olmamızın insanları neden bu kadar şaşırtmış olması. Diğer bir deyişle ABD’den izin alarak girdiğimiz bir operasyon da onun izni kalktığında geri dönmek zorunda kaldığımız gerçeği. Ne yazık ki gerçek bu. Evet biraz sert ve acıtıcı. Öte yandan, bu operasyona ABD onayı olmadan da -ABD’ye rağmen- başlayabileceğimizi düşünen herhangi biri var mıydı? Eğer düşünen vardıysa da bir süre daha düşünmeye devam edebilir, biz de yazımıza böyle düşünmeyenlerle devam edelim.
Öncelikle, bu operasyon olmayan gücümüzü varmış gibi gösterme yanlışlığıyla başladı. Tabi ki Türk ordusunun üst düzeyde yetenekleri var. Ve de uzun yıllardır dağlık bölgelerde terör mücadelesi vermesi bakımından da oldukça donanımlı ve birikimli bir ordu. Ama elini kolunu sallaya sallaya Irak’a girip içlerine kadar istediğin kadar ilerlemek için daha fazlası gerekiyor. Mesela bu gerekenlerden biri de tüm dünyayı bir kenara bırakabilecek bir güce sahip olmak ya da hiç kimseyi dinlemeyecek kadar deli olmak. Dünyada bu güce sahip olan bir tek ABD var. Deliliğe sahip olansa İran ve Kuzey Kore sayılabilir. Cumhuriyet’in kurulduğu 1920’lerden beri uluslar arası ilişkilerde meşru bir aktör olmaya çalışan Türkiye’nin ise iki gruba da dâhil olması da pek mümkün gözükmüyor. Peki, neden öyleymiş gibi davranıldı? Kuşkusuz ki askeri bir operasyon olması kadar siyasi bir iradeydi de bu harekât. Bunun gerekliliği olarak da kendine güveni gerektiriyordu. Türkiye’nin kullandığı üslup bu anlayışın bir tamamlayıcısı olarak düşünülebilir belki, peki bu ani çekiliş ne olarak düşünülecek? Günlerce operasyonun bu mevsimde seçilmesinin stratejik öneminden ve ordumuzun teknik üstünlüğünden bahsedenler, şimdi keskin kış şartları diyorlar. Peki, zaten operasyonu farklı kılan özellik keskin kış şartlarında bile operasyon düzenleyebilmek değil miydi de şimdi insanlar bundan şikâyet ediyor.
Türkiye’yi yönetenler ve orduyu yönetenler de şüphesiz hesaba katmışlardır tüm bunları. Gerçi Türkiye’yi yönetenlerin operasyonun gidişatından pek de haberi yokmuş gibi bir hava yaratıldı ya ben bunu da Türk dış politikasının kolay anlaşılamayacak bir esnek manevrası olarak(!) yorumlamayı tercih ediyorum. Sanırım tek tahmin edilemeyen şey ABD’nin demesiydi. ABD ile ortaklığımız pek bir yoğunlaşmışken, onlar bize süper istihbaratlar ve izinler sağlarken biz de hızımızı alamamış ve de orta doğu’nun tek hâkimi gibi davranmaya başlamıştık. Buna o kadar inanmıştık ki bize bu gücü sağlayanın aynı şekilde a
labileceğini de hesaba katmamıştık. Ama oldu işte. Biz operasyon, Musul, Kerkük, harita, Kıbrıs derken bir de baktık ki geri dönüyormuşuz. Adettendir, şimdi operasyonun aslında planının bu olduğundan(!), başbakan’ın her şeyden haberdar olduğundan(!), ABD’nin geri çekilmeyle hiçbir alakasının olmadığından bahsetmek lazım. Hatta, Irak’a girerken de zaten
ABD onayı almadığımız bile öne sürülebilir. Bu gelişmeleri hesaba katınca bu olasılık da bana pek bir mantıklı(!) geldi.
Feb
14
Ne nedir, ne değildir?
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Laikliğin kitabını hal ve tavırlarıyla yazmış olan yüce Baykal sonunda bunu da yaptı, üslubunu ‘din’ üzerinden kurmaya başladı. Kendisi, din üzerinden türbanın gerekliliği/gereksizliğini tartışırken aslında olması gerektiği laik devlet duruşundan saptığının farkında bile değildi. Öte yandan hiçbir zaman tam anlamıyla olmadığı sol duruşunun yerinde yeller eseli epeyi bir zaman geçmişti. onun sol duruşu geçmişten tatlı bir esinti olarak kalakalsın medya da ultra milliyetçi anti-sosyal demokratlarımızı önümüze hala sürmeye devam ediyor. Artık CHP’nin ya da DSP’nin sol parti
olmadığını söylemekten aklıselim insanlar bıktı ama medya onları yelpazenin soluna koymaktan bıkmadı. Şimdi dürüst olmak gerekirse, mecliste iki tane sol görüşlü parti olduğunu varsaymak, bazen benim de hoşuma gidiyor. Öte yandan bu varsayımın kulağa hoş geldiği gibi içinin de boş kaldığı kesin. Velhasıl önüm, arkam, sağım solum her tarafım sağ benim. Soluma bakınca da sağımı görüyorum, sağıma bakınca da… İslamcı sağ, Türkçü sağ, Atatürkçü sağ, ulusçu sağ her tarafımız sağduyulu! insanlarla çevrilmiş durumda. Eninde sonunda, devlet mekanizması içerisinde meşru zemin kazanmış olan tüm ideolojilerin aynılaştığını ve ‘sağ’a öykündüklerini savunanlar eminimki, Türkiye örneğini gördüklerinde de teorileriyle pek bir gururlanacaklardır. Nasıl ki modernleşme teorisinin model devletiysek, yepyeni bir teoriye de halihazırda önayak olabiliriz; her şey ‘sağ’dır; sol bir yanılsamadır, teoremi yapmaya niyeti olanlar varsa teorilerini geliştirmek mutlak surette bizim ülkemizi gözlem altına almaları gerekiyor.
Gözlemledikleri ülkemizden nasıl bir izlenimle ayrılırlar orası biraz muallâk tabi. Bence Recep Tayyip Erdoğan’ın formunda olduğu bir döneme rast gelebilirlerse, başbakan merkezli yeni bir teori üretmeleri içten bile olmaz. Zira onlarda Erdoğan’ı izlerken, sadece değişmez, değişirken dönüşürler. Hem liberal, hem muhafazakar olup, sol tandanslı ikiyüzlü sömürü siyasetinin nasıl yapılacağını pek bir güzel öğrenirler. Sol olmayan ve sol oyu alamayanların neden ısrarla kendilerini sol olarak tanımlamaya çalıştıklarınaysa pek şaşırırlar. Hatta, gözlemlerini sürdürürken şansları yaver giderse, ordu üzerinden siyaset yapan yegâne partilerin nasıl emekli general, şehit yakını vs kovaladıklarına bile şahit olabilirler. İşin sonunda varacakları noktaysa, bu ülkede bırakın solun aslında sol olmadığını, hiçbir şeyin görüldüğü gibi var olmadığı olacaktır. Her ne kadar Matrix gibi yaratıcı senaryolar bizim ülkemizden çıkmıyor olsa da, ne olduğu belirsiz bir Matris evreninde yaşadığımız da şüphe götürmez bir gerçektir. PKK terörünün uzun bir süre gündemi meşgul ettiği bu evrende, şimdilerde ise türban tartışılmaktadır. Türban sorununun ayyuka çıkmasıyla beraber artık PKK sorunu ‘yok’ olmuştur. Bu sorun hakkında kimin ne düşündüğü, ne kadar zarar gördüğü ya da bu sorun yüzünden kaç kişinin öldüğü değildir mesele. Mesele neyin gündemi ne derece meşgul edebilip, insanları ne kadar uyutabildiğidir. O yüzdendir ki Türban meselesi kamoyunun meşgul edebildiği sürece PKK terörü ve yarattığı sorunlar dikkate almaya değmeyecek kadar önemsizdir. Uzun süredir vizyona girmesi beklenen “AB yolundaki Türkiye” senaryosuysa Hollywood’taki greve takıldığından bir süre daha vizyona giremeyecektir. Hollywood grevi aşılsa bile aşılması gereken; milli güvenlik, ulusal çıkarlarımız gibi engelleriyle epeyi bir süre daha beklemesi gerekecektir. Zaten bizim Matrisimizde demokrasi/insan hakları/düşünce özgürlüğü/hukukun üstünlüğü gibi şeyler pek de matah şeyler değildir. Olmasa da olur, hatta olmasa daha iyi olur cinsten şeylerdir.
Bütün bunlardan mütevellit, saptırma teorisi üzerine çalışan bilim adamları da en kısa sürede ülkemi ziyaret etmelidir. Zira bir ülke gündeminin bu kadar hızlı, kolay, kökten değiştirilebileceğini, görünce onlar bile gördüklerine inanamayacak ve eminim ki gelişerek değişecektirler! Bir de Türkiye’nin bilime/insanlığa evrensel bir katkısı olmamıştır derler, peh!
