Oct
2
Ængin – Yeni bir 6-7 Eylül provası gibi gözüken bir olay bu. Bir liseli, kürtlerin oturduğu bir apartmanın öüne gidip estergon marşı, istiklal marşı’nı yüksek sesle çalıyor, rahatsız olanlar uyarıyor ve olaylar başlıyor. Tepe noktasına gencin ve başka bir vatandaşın dükanının önünde estergon ve istiklal marşı çalının vatandaş tarafından öldürülmesiyle yaklaşılıyor ve bu noktadan sonra kasabada bir Türk-Kürt kavgası başlıyor. Kürtlerin işyerleri ve arabaları yağmalanıyor, jandarma yetersiz kalıyor, kasaba halkı evine Türk Bayrakları asıyor.
Bu arada kasabada 1 ay önce Kürt bir vatandaşa ait bir işyeri kundaklanmış. Bu durum bir prova ihtimalini iyice keskinleştiriyor. Belki yaklaşan yerel seçimler öncesinde milliyetçi oylaı toplamak isteyen birileri, belki çok daha büyük bir hesap.Bu arada Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de çok ilginç bir karara imza atıyor: ‘Her şehit için DTP’li öldürülmeli’ denilen köşe yazısını ‘fikir özgürlüğü’ olarak değerlendiren Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararını mahkeme de ‘isabetli’ buluyor. Bu 2 olay da toplum olarak damarlarımızda hissettiğimiz Kürt önyargısının gün geçtikçe büyüdüğünü gösteriyor. Taraf Gazetesi AltınovaMilliyet AltınovaMilliyet DTP
Jun
17
Ængin – Tarih değişim üzerine kuruludur. Belki de bunu en iyi gören kişi de Atatürk’tür. Kendisinden önce olan ne varsa değiştirmiş, yerine yenisini koymuştur. 1930lardaki Türkiye Cumhuriyeti modernite yolunda emin ve hızlı adımlarla ilerlerken Atatürk de gerektiği yerlerde değişiklikler yapmış. örneğin İzmir İktisat Kongresinde benimsenen liberal ekonomi polikasının yerine bugünkü ulusalcı zevatın kutsadığı devletçilik politikasını 1929 krizine önlem alarak ve liberal ekonominin beklediği atılımı yapamadığını görerek başlatmıştır. Yani Atatürk eskinin yerine koyduğu modern ilkelerde bile gerektiğinde değişiklikler yapmıştır. Dünya 20lerden 30lara geçerken o 20lerde diretmemiştir, 30ları da yakalamıştır.
Ulusalcılar 30larda izlenen başı dik dış politikadan dem vururken hep bu noktayı gözden kaçırmışlardır, 30ların türkiyesi Avrupa’nın çağdaşıydı. 3 aşağı 5 yukarı aynı dili konuşuyordu. Örneğin yurdum ulusalcısının konuşurken satır aralarından anlaşılan, hatta bazılarının da “Atatürk Kerkük ve Musul’u bize almamız için vasiyet etti.” zırvaları ile direk olarak da dile getirdikleri gibi bir irredentist bir politika gütmedi hiçbir zaman. büyük atatürkçü figür Kemal Alemdaroğlu gibi 135bin şehit verir Atina’yı da alırız da demedi. İşte bu yüzdendir ki Atatürk Türkiye’si Avrupa cemiyetinin onurlu bir şahsiyetiydi.
Bir de şu var tabi, acaba Atatürk halktan bu kadar yoğun destek görürken ulusalcılar neden bu kadar marjinal kaldı. Bunu anlamak için de iç politikaya bakmak lazım. Fakat bu yazıda gerek yok, zira ulusalcıların tutumu gün gibi ortada. ayrıca yazmaya gerek yok.
Bugünün ulusalcıları 30larda kalabilmek için atatürk’ü putlaştırmak zorundaydılar -siz facebook’ta dolaşan ünlü “Masadaki liderlerden en dikkat çekeni kim?” sorusunu “Algıda Seçicilik” diye cevaplayabilecek ulusalcı gördünüz mü?- , zira ancak tabu olan bir konu hakkında konuşulmaz. Atatürk’ü de tabu haline getirirlerse orta çağ katolik kilisesinin katolik dünyası üzerindeki etkisine benzer bir etkiyi türkiye üzerinde kuracaklardı. ve Atatürk tabu haline getirildi. Kilisenin dediği gibi Hıristiyanlar için gerekli olan her şey İncil’de yazılıydı ve bir şey eğer İncil’de yazılmamışsa gereksizdi, yani eğer bir konu 30lar itibariyle kemalizm kapsamı içinde değilse gereksizdir, bölücüdür, haincedir. İşte bu yollar ulusalcı zevat bizi hala 30larda tutmak derdinde. Peki 30ları bu kadar çekici kılan ne bu zevat için?
Cevap için 30ların rejimine bakmak lazım. Otoriter bir rejim -bu yüzden Mustafa Kemal’i eleştirmiyorum-. Bürokratik kadro halkı dönüştürmeye çalışıyor. Yani bürokratik kadro önce, halk arkada bir ilerleme yolu var.
Ulusalcılar Atatürk’ü bu şekilde kutsayında onun rejimini 30larda tutup bir de kendi tekellerinde aldıklarında direk olarak o kutsiyetten ve meşruiyetten faydalanmaya başladılar. (°bkz: atatürk ün partisi) bu işten nemalandılar. İşte bu yüzdendir bürokratik sınıfın ve ulusalacıların atatürk’e bu şekilde sarılmasının ve onu 30lara hapsetmesinin nedeni. Fakat bu nedendir ki hem kendilerini bitirecek ve ne yazık ki Atatürk’ü de. Aynı zaman değiştikçe Avrupa ulus devletlerinin tek tek kendi ulusal kiliselerini kurmaları gibi.
Yukarıda da dedim atatürk ile halk hemen uyuşurken bu ulusalcı zevat ile düzelmez bir doku uyuşmazlığı içinde. Sebebi halkın 30larda kalmaması, ne kadar geri kalmış bir halk olsa da dışarıyı da görmesi. Dışarıda yaşayan diğer insanların haklarından haberdar olması. Her yeni kuşağın yadsınamaz biçimde önceki kuşağın ilerisine geçmesi. ve sonuç olarak bürokratik sınıfın marjinalleşmesi. Zaten bu burokratik-ulusalcı tayfa bu yüzden istemiyor ab üyeliğini. bilincindeki böyle bir üyelik kendisinin de tasfiyesini geri dönülmez ve engellemez biçimde sağlayacak. bu yüzden televizyona çıkan bazı aklı evveller Rusya ile Çin ile İran ile işbirliği yapalım diyor, yani demokrasi ile alakası olmayan ülkelerle. Atatürk’e ihanet edercesine, muasır medeiyetin epey uzağındaki ülkelerle. Amaç devleti yitirmemek, zaten halk cahil! elde bir tek devlet var.
Halk bu adamları hiçbir zaman tutmadı, tutmayacak da. acı olan bu adamların Atatürk’ü de kendi tekellerine alarak halk ve Atatütk’ü biribirine yabancılaştırması. Halk artık Atatürk’ü de bunlar gibi darbeci ve elitisit sanacak. Halbuki Atatürk değil miydi milletvekili olmak isteyen askerlere ordudan ayrılmayı şart koşan ve ordu siyasete karışması diye özel kanun çıkartan, atütürk değil miydi sürekli halk ile iç içe olan. bütün bunları önce kendileri unuttular, şimdi de halka unutturuyorlar.
May
28
Ængin – Faşist kavramını son zamanlarda, son zamanlarda kavramını kullandığımız kadar sık kullanıyoruz. Ülke ve dünya çok hızlı değişiyor ve her şey “son zamanlarda” olup bitiyor, yeni sonuçlar doğuruyor son zamanlarda. Faşizm iste bu son zamanların en etkili akımı adı konmadan yayılan ve uygulanan.Ve işte bu dünyadaki bütün faşsitlerin ötekini dışlama ortak noktasına eklemli bir ortak noktası daha var, ötekini yok saymayan,dışlamayanları yani ılımlaları öteki saymak, iç düşman, iç mihrak saymak. Ve iş bu noktaya geldiğinde iki düşman faşist hareket bir anda ortaklaşabiliyor. İki taraftan birindeki ılımlıların güçlenmesi iki faşist tarafı birden tehdit edebildiği için iki düşman birden ılımlılara karşı iki müttefik oluveriyor. Buna da faşizmin gizli eli demek lazım herhalde.
DTP TBMM’ye girdiği vakit kendi adıma çok umutlanmıştım. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un diyalogdan, barıştan yana söylemleri, biz Türkiye partisiyiz söylemindeki ısrarları, askeri değil siyasi çözüm istiyoruz açıklamaları; bu sırada Leyla Zana gibi Kürt Faşistlerinin partiden uzakta tutulmaları ve giderek marjinalleşmeleri
çok ciddi bir umut ışığı yakıyordu. Fakat işte bu noktada faşizmin gizli eli müdahale etti ve siyaseti yeniden düzenlemeye başladı. Önce Türk tarafı milliyetçilikle gazladıkları kitlelerin tepkisinden çekindikleri için “PKK’ya terör örgütü desinler” ön koşulunu ortaya attılar. DTP tabanı da zamanında Türk ve Kürt faşistleri tarafından milliyetçilikle yüklenmiş olduğundan bunu demelerine imkan yoktu. Ardından Kürt faşistlerin hamleleri geldi, önce parti başkanlığına şahinlerden Demirtaş getirildi. Ardından partili şahinlerin Türk basınında boy boy PKK kamplarında resimleri yayınlandı, 3-4 yerel yönetici saçma açıklamalar yaptı ve ortam gerdirildi, ılımlılar bu yolla köşeye sıkıştırıldı ve en son olarak da Ahmet Türk Ankara’da olmadığı sırada kendisinden habersiz bir şekilde şahinlerden Ayna grupbaşkanvekili seçildi. Bu olay üzerine Ahmet Türk istifa etmek zorunda kaldı.
Çok umut vadeden DTP’nin 9 aylık bilançosu budur. Sonuçta kaybeden ılımlılar değil tüm Türkiye halkı ve Orta Doğu’da yaşayan tüm Türk ve Kürtlerdir. Kazanan çatışmalar üzerinden rant sağlayan faşistlerdir.
Peki kim bu faşistler? Biraz altını dolduralım. PKK ile savaştan rant sağlayan kimler ise onlardır. Savaş sürdüğü müddetçe daha çok ödenek alan, bu yolla kolay oy toplayan, bu yolla halktan haraç toplayan… herkes.
May
25
Sosyalist Obsesyon: Hesaplaşma
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.
May
16
Sinemada Uygulamalı Faşizm Dersi
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Hakan
9 Mayıs’ta gösterime giren ve -gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilen- Dalga (Die Welle) filmiyle birlikte faşizmin yükselmesine neden olan nedenleri ve motivasyonları, faşist yapılanmaların iç dinamiklerini ve çevreyle ilişkilerini, ve faşizmin kayda değer bir güce ulaşmasının sonuçlarını gözlemleme olanağı bulduk. Kısacası, yaklaşık 100 dakika süren bir sosyal psikoloji deneyimi üzerinden faşizm tahlili yaptık kendi kafamızda.
Faşizmin yükselişe geçtiği 1920′ler ve 30′lar boyunca -ve faşizm yenildikten sonra da devam etmek üzere- özellikle Fransız ve Alman düşünürler insanların nasıl bu kadar kolay faşist olduklarını anlamaya çalıştılar. İnsanları faşizme iten psikolojik nedenler, toplumun sosyolojik altyapısı, faşist ideolojinin ekonomi-politiği vs. gibi tüm etkenler enine boyuna incelendi ve incelenmeye devam ediyor. Oysa tüm bunların aksine, Dalga’da faşizmin çok yüzeysel bir şekilde irdelendiğini görüyoruz. Zaten film otokrasi anlatımıyla başlıyor, ancak henüz otokrasi-faşizm ayrımı net bir şekilde yapılmadan (ve otokrasinin diğer türleri yüzeysel olarak bile irdelenmeden) bir faşist örgütlenme deneyinin içinde buluyoruz kendimizi. Söylediğim yüzeysellik de burada ele veriyor kendini. Faşizm, kimi faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkar, ve bahsetmiş olduğum gibi bu faktörler kendini geniş psikolojik, sosyolojik ve ekonomik altyapılarda gösterir. Faşizmin ritüelleri, sembolleri ve diğer tüm “kült” oluşumu faşist örgütün ortaya çıkışından sonra yerleşir. Yani insanlar bir faşist selamlama hareketinin ve karizmatik bir faşist amblemin etkisiyle birden faşiste dönüşmezler, bu gibi olgular faşizmin yükselmesiyle birlikte zuhur eden kültür oluşumunun yansımalarıdır. Bu yüzden Dalga, faşizmi eksik anlatmanın ötesinde, faşizm analizine tersten başlayarak en büyük hatayı yapıyor bence. Elbette filmde ki karakterlerin bir aidiyet ihtiyacı içinde olduğuna dair pek çok sahne izliyoruz. Ailevi problemleri olanlar, aşağılananlar, sevgilisi olmayan gençler ve saire gibi, bireyselliği eriten bir çatı arayışında olan çok kişi var filmde. Bu kişilerin faşizme yönelmesi doğal, ancak gördüğümüz kadarıyla “dalga” adlı örgüt bu kişilerin topluma veya başkalarına karşı olan öfkelerini kusabilecekleri bir olanak sunmuyor, bahsettiğim kimi ritüeller ve şehirde “bir gecelik vandalizm” turu haricinde. Ayrıca faşist bir örgüt oluşumundan sonra bir “öteki” arayışına girişmez, örgütlenmesini “öteki” üzerinden yükseltir. Yani filmde gördüğümüz şekliyle tek tipleşmeyi kabul etmeyen Karo’ya yönelik tepki, faşist örgütün kurulmasından sonra gerçekleşmemeli, Faşist örgüt daha kurulumundan önce kendini öteki üzerinden tanımlamalıydı. Bu nokta da bence filmin faşizmi tersten okumak kusurunu ele veren bir örnek.
Peki filmde hiç mi önemli sahne/olay yok? Elbette var. Bunlardan biri Anarşist punk’lar ve Karo örneklerinde gördüğümüz anti-faşist mücadelenin zayıflığı. Bir başka deyişle, film faşizm analizinde sınıfta kalsa da, anti-faşist mücadelenin eleştirisinde çok doğru noktalara parmak basıyor.
Anarşist grubun faşizmin şiddet potansiyelini görünce kaçması ve sonrasında mücadeleyi arabaya boya atmak gibi nispeten pasif bir noktaya geri çekmesi faşizmin önüne neden ve nasıl geçilemedini çok güzel gösteriyor. Bir diğer önemli sahne de Karo’nun “Dalga’yı Durdurun!” bildirilerini çoğaltıp dağıtırken yaşadıklarıydı. Yönetmen Karo’nun bildiriyi basarkenki gerginliğini ve gece okulda bildirileri sınıfların önlerine dağıtırken yaşadığı korkuyu, kamera açılarını etkili bir biçimde kullanarak kusursuz biçimde yansıtmış ekrana. Karo’nun bildiri deneyiminden şunu anlıyoruz ki, açık bir şiddet tehditi olmasa da, anti-faşist mücadelenin içine sinmiş bir korku var. Ama bu korkuya yenilmemek şart. Karo da aynısını yapıyor, her ne kadar başarılı olamasa da.
Sonuç olarak, faşizmi sadece Sineklerin Tanrısı ve daha pek çok eserde karşımıza defalarca çıkmış olan “içimizde daima var olan kötülük” üzerinden açıklamak ve bu faşizm deneyinin ne nedenlerinin ne de sonuçlarının altını yeterli şekilde dolduramamak filmin en büyük eksisi olsa da; insanları bir süreliğine faşizm üzerine kafa yormaya ittiği için bile Dalga görülmesi gereken bir film diye düşünüyorum.
Mar
7
Şanlı Tarih!
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Ængin - Herkesin kullandığı bir tamlama “Şanlı Tarih”. Çok merak ediyorum ne demektir şanlı tarih. Ya da tarihi şanlı olmayan bir halk var mıdır? Yoksa her halkın tarihi şanlı mıdır? Her halkın tarihi şanlı ise herhangi bir halkın tarihinin şanlı olması neyi değiştirir? Ya da eğer bir halkın tarihi şanlı öbürünün şansız ise bu halklar arasında bugün ne farklar vardır?
“Şanlı Tarih” bir nevi ortak düşman ikamesidir, destekleyicidir. Demokratik olmayan rejimler halkı ortak düşman imgesi önünde birleştirirler. Şanlı Tarih de işte burada bu birleşmenin etkisini arttırmak için kullanılır. Bir ülkücünün Ermeniler için “Bizimle muhattab olabilmesi için tarihinin en az bizim kadar şanlı olması gerekir” demişti. İşte sonuç: Diyaloğa kapalı ve herkese düşman bir gençlik ve toplum.
Her halkın tarihi kendisi için şanlıdır fakat bu şanlılık yöneticiler tarafından kullanılmaya başlandığı andan itibaren çok tehlikeli olur.
Alex İnkeles modern insanının birkaç özelliği:
a) yeni deneyimlere hazır, yenilik ve değişime hazır
b) Yalnız kendi yakın çevresi değil, omun dışında da birçok sorunlar ve konular hakkında kanaatler edinme ve taşıma eğilimde, çevresindeki kanaat ve tutumların çeşitliliğinin farkında, bunları korkusuzca kabul eden
c) Geçmişten çok bugüne yönelik ve geleceğe yönelik
d) Başkalarının haysiyetinin bilincinde, saygı gösterme eğilimi daha güçlü olan insandır.
İşye Şanlı Tarih, kadim millet, seçilmiş halk… gibi kavramlar insanı buradaki özelliklerinden uzaklaştırıyor. Modernlikten alıkoyuyor. Modern olamayan geride kalıyor ve en sonunda yok oluyor. Bu tip popülist kavramlar yok oluşa giden en kısa yollardan biridir. Aklın yolu moderniteden geçer.
Feb
8
Ængin – İdeolojilerin zamanla aslından farklılaşması tarihte sık sık görülmüş bir olaydır, biz de 12 Eylül darbesi buna verilebilecek net bir örnektir.
Asker Fetişisti Faşistlerin Kendilerini Kemalist Sanması ne yazık ki 12 Eylül sonrası yaşanan bir sendromdur ve Kenan Evren’in uyguladığı apolitizasyonun olmazsa olmaz tamamlayıcısıdır. Uygulama halkın ve özelde gençlerin apolitize edilmesi, apoitize olmamakta direnen sınırlı sayıdaki 12 EYLÜL REJİMİ İÇİN TEHLİKELİ olanlara karşı da gayet politize ve mobilize bir FAŞİST Gençlik yaratılmasıdır. Bu FAŞİST Gençlik
kendisini Atatürkçü-Kemalist sanacak, bu şekilde algılanmasına çalışılacak ve bu yolla meşruluk sağlanacaktır. Bu yolla hala her şeye rağmen gerçekten Kemalist kalabilenler kendilerini bu Kenan Evren çocukları yüzünden farklı tanımlamak zorunda kalacaklardır. Örneğin bir Kemalist faşist damgası yememek için Kemalist olduğunu saklayacak ya da Kemalist sıfatı ile başka bir sıfatı birleştirerek kullanacaklarıdır. Liberter-Özgürlükçü Kemalist, Marksist Kemalist, demokrat Kemalist vs. Bu şekilde de Atatürk üzerinde tekel kurularak bu FAŞİST-KENANİST Gençlik süper meşru bir duruma getirilecektir, hepimiz biliriz ki bu ülkede meşrulaşmanın en kolay yolu Atatürk ile özdeşleşmeye çalışmaktır; fakat onu kendine benzeterek, çoğu zaman söylemediği lafları bile söylemiş gibi göstererek.
İşin pis tarafı bu gençlerin kendilerini gerçekten Kemalist sanacak olmalarıdır; Kemalizm ile uzaktan yakından alakaları olmamasına rağmen.
Bugün bunu yaşıyoruz. Bu süper meşru, Kemalist görünümlü serbest salınımlı Faşist Gençlik Ergenekon’u savunuyor, gerektiğinde inkar ederek, Veli Küçük gibileri Vatansever ilan ediyor ve 1990ların Susurlukta deşifre olanları savunmak için “Bu vatan için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” diyen Tansu Çiller’den daha da komik duruma düşüyor.
Derin Devlet hukukun dışında olan devlettir, sorgulanamaz, dokunulamaz, ancak istifra ettikleri sorgulanır. Derin Devletin olduğu yerde hiçbir vatandaşın can güvenliği yoktur, dedik ya hukuk dışındadır, hukuki müeyyide alanının dışındadır diye. Böyle bir ülkede Atatürk’ün bize amaç gösterdiği hukuk devletinden bahsedemeyiz herhalde. Hukuk devleti herkes için uygulanabilir kurallar olduğu müddetçe vardır.![]()
Atatürk’ü öyle bir anlarlar ki şaşırmamak elde değildir. Atatürk’ün Bursa Nutkunu kime karşı verdiğinin farkında bile değillerdir. Bursa Nutku devletin ceberutlaşması halinde gençlerin buna karşı durması için gençlere gösterilmiş bir yoldur ama bu fetiş Kemalist gençlik bu nutku ceberut devleti demokratlara karşı savunmak –aslında açık açık saldırmak- için kullanırlar, bunun böyle olduğunu söylerler. E tabi Atatürk de onların tekellerinde, kim onlara karşı çıkabilir değil mi?
ADD’nin forumundan iki adet link: ADD Forumu Ergenekon Çetesi ADD Forumu Youtube
Kenan Evren’in yarattığı bu gençlik yüzünden bir ülkeyi ileri taşıyacak yegane güç olan gençlik ne yazıkki ülkeyi ilerlemekten alıkoyuyor. Bunu yaparken Atatürk’ü kullanmasına ise herhalde Kenan Evren kıs kıs gülüyordur.
Jan
21
Hrant Dink: Aşağıdakilerden Hangisi Doğrudur?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin Aşağıdaki okuma parçasını okuyup doğru cevabı bulunuz.
Doğru cevap ”C”. Anlamayanlar çıkacaktır cevabın neden C olduğunu. Bunun sebebini eğitim sistemimizde aramak mantıklı olacaktır. Birkaç örnek verelim eğitim sisteminden: “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk’ün türkten başka dostu yoktur”, “Topraklarımızda gözü olan yabancı devletler”, “Biz savaşı kazandık fakat Almanya yenildiği için yenik sayıldık” gibi mottolar üzerinden işleyen bir eğitim sistemi. Bu sistemden çıkan insan da “Türk” kavramı ile “Vicdan” kavramlarını bir potada eritemiyor. Türk kavramı yanındaki her kavramı yok ediyor ve tek başına kullanılıyor. Yani konu Türklük ise olayda hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, vicdan falan önemsizdir. Zaten 301’e sahip değil miyiz, zaten hakimlerimiz bile devlet bir davada tarafsa tabiki devleti kayırırım ve devletin hukuktan önce gelir demiyor mu? Toplum dinlemeden linç etmeye eğilimli değil mi?

