Feb
2
yıldıray
“İyi, rahatsızlık vericidir.”
Franz Kafka
Sallanıyoruz, ilk ne zaman bu sallantının başladığını unutalı çok uzun zaman oldu. Garip bir sallantı bu, öncesinde ve sonrasında milliyetçiliğin ırkçı biçimlerini örnekleyen çok fazla olay örgüsüne sahip bir sallantı yaşıyoruz. Kendi anlamını terk edip anti-tezini savunmaktan hiç gocunmayan insanların dünyasındayız. Bu dünya ister istemez anlamsızlığın ve fikrin temellerinin tamamen yok olduğu bir dünya. Anlamsızlığın, kendinden uzaklaşma ve yalıtılma boyutları olarak tanımlanan biçimleriyle yabancılaşmaya doğru sınırsızca ilerliyoruz. Kendimizden vazgeçtiğimiz an eşimizi, kardeşimizi, dostumuzu, çevremizi, toplumu anlamsızlaştırıyoruz. Eric Fromm’un yabancılaşmayı, sosyal ve toplumsal bir olgu olduğu kadar, bireysel bir sorun olarak da değerlendirmesinden takiple, endüstri toplumunda bireyin kendi kendini yönetme ve anlama güçlüğünden ortaya çıkan deneyimlerinin, bireyin kendini güçsüz hissetmesinde etken olduğunun farkına varıyoruz. Varıyoruz varmasına ama endüstri toplumu değiliz. Öyleyiz diyebilecek gazeteciler, siyasiler başımızda ve bir sonraki gün tam tersini demeyeceklerinden emin değiliz. Anlamaya bir yerden başlamak gerekiyor. Kendimizi anlamak bizi özgürleştirecek eylemin ilk adımıdır. Bu sallantı bir diğer insana özgür olduğu hissini yaşatmadan ortaya sona erdirilebilecek bir durum değil. Bir şeye sarılmamız gerekmiyor ayakta durmak için. Milliyetçiliğe, sosyalizme, ulusçuluğa, dine dogmaya dönüşecek her şey için iktidarın her zaman kolaycı, indirgemeci bir argümanı olacaktır. Özgür olmak için türbana sarılmak gerekmiyor.
Bir kelimeye sarılmaya ne kadar meraklıyız. Türban kelimesine sıkı sıkıya sarıldık toplum olarak. Türbandan yana veya karşı olmak kadar saçma bir şey; ayakkabıdan yana veya karşı olmaktır. Paylaşılamayan şey kişisel bir dini seçim ve üzerine taşıyamayacağı kadar anlam yüklenen şey yine bu parçadan başkası değil. Hiç kimsenin sorgusuna veya iznine tabi olmadan yaşanması gereken bir yaşamı katı kurallarla önlüyor ardından, gücünü halktan(!) alan bir güçle kanunlar çıkaran iktidarın türban takılacak lamı cimi yok diktasıyla karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu noktada türban anlamını yitiriyor. Hiç kimse çıkıp bunun basit bir biçimde bireysel dini gereksinimlerini yerine getiren bir kadının kendisine ait seçimi olduğunu iddia edemez. Bu artık orak ve çekiçtir. Bu gamalı haçtır. Post-modernizmin erittiği her şey gibi bir imgedir ve iktidarın meşruiyeti dahilinde bir anlamsızlığın başlangıç noktasıdır. Türban’a özgürlük istemek anlamsızlıktır. Türban zaten özgür olmalıdır. Bu kimse için tartışılacak bir konu değilken demokrasi havarisi kesilen liberal-muhafazakar akp’nin ikiyüzlü davranışı ile özgür hale getirilebilecek bir nesne değil.
Şimdi bu sallantılı gündemin orta yerinde birden insanların okullara ve kamu kesiminden çalışma yerlerine ayakkabısız girmeye başladığını varsayalım. İlk defa karşılaşıldığında şaşkın bir gülümseme ve alaycı bakışlarla karşılanacak bu davranışın, (temelsiz ve tesadüfi) bir biçimde bir kısım kitle tarafından anlamlı ve önemli bulunup sahiplenildiğini düşünelim. Sayısı hızla artacak olan ayakkabısız hareketinin yarattığı anlamsızlık yüzünden çok kısa süre içerisinde resmi dairelere ayakkabısız girilmeyi yasaklayacak bir kanun, kararname ve her neyse ne bir şey çıkacaktır. Bu hareket neye dayanırsa dayansın rasyonel olarak algılanmayacak ve ayakkabısız girenlere sokaklarda özgürce ayakkabısız dolaşmaları ama toplumu yazılı biçimde ortak paydaya alan yerlerde bu şekilde dolaşmamaları –sıkıca- öğütlenecektir. Bu saçma örnekleme daha olası bir başka saçma türev de olası bir sigara dinidir. Sigara içmeden yaşanamayacağına inanan insanların modern çağda ortaya çıkaracakları bir hareketle bir dine dönüşmesidir. Sigara içmeden yaşayamam! (Türban takmak zorundayım!) ön savı ile oldukça kuvvetli bir kitle olması muhtemel bu insanlar kendileri için kutsal gördükleri bu eylemi her yerde rahatça yapabilmenin yolunu zorlarsa eğer, onlara kanun “sigara sağlığa zararlıdır içemeyeceksin, senden başkaları rahatsız olabilir” katılığı ile yaklaşırsan karşılığında ne alırsın?
Özgürlüğü zorla sağlayabileceğini düşünen ilk kişi kimdir acaba? Recep Tayyip Erdoğan veya Yusuf Ziya Özcan olabilir mi? Deniz Baykal olabilir mi?
Baş örtüsünü rahat bırakmalı bütün bu aklıevvel insanlar. Eğer laiksen laik gibi davran. İslamcıysan İslamcı gibi. Sosyalistsen sosyalist gibi davran. Ortaya özgürlükçü bir yalancı olarak çıkma.
İşte bu dönemin sallantısı da bu. Çözülmek için değil daha da karışmak, bu akıl karışıklığından faydalanarak insanları özgürlükten uzaklaştıran bir sallantı. Tıpkı bazılarının yersiz milliyetçi pompalarıyla düşman edilen insanlar gibi anlamsız. Tıpkı bazılarının göstermelik iftarlarında paylaşılamayan hissiyatlar gibi sahte. Tıpkı bazılarının timsah gözyaşları döktükleri cinayetlerin failleri çıkmaları gibi gerçek.
Bir gün bu ülkede kara bir topluluk yürüdü. İçi kanayan milyonlara karşı vurunca el kadar kalan bir topluluk yürüdü. 93’te bir yerleri kanadı bu ülkenin. Doğruyu savunan insanlarının yok oluşu, iz bırakmadan kayboluşu oldu yerdeki kan, 07’de kalabalık sokağın ortasında, delik bir ayakkabıdan sızdı bu kan. İktidarın aletlerinde acıya dönüşen her çığlıkta bir damla oldu bu kan. Yüzbinlerce evde işsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik içinde ahlakı kaybetmek oldu bu kan. Suçsuz günahsız yere sebebi açıklanamayacak düşmanlıklar yüzünden ölen insanların toprağında kara bir iz oldu bu kan. Ve bir gün kara bir topluluk yürüdü bu ülkede. Binlerce bayrak fetişistinden de farklı, binlerce evde bu bayraklılara nefret besleyen insanlardan farklı bir kalabalık yürüdü.

Türban mı?
Özgürlük mü?
Birbirini anlamaya çalışmaya yüreği yeten var mı? İyi olmaya yüreği yeten var mı?
Jan
21
Hrant Dink: Aşağıdakilerden Hangisi Doğrudur?
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Ængin Aşağıdaki okuma parçasını okuyup doğru cevabı bulunuz.
Doğru cevap ”C”. Anlamayanlar çıkacaktır cevabın neden C olduğunu. Bunun sebebini eğitim sistemimizde aramak mantıklı olacaktır. Birkaç örnek verelim eğitim sisteminden: “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk’ün türkten başka dostu yoktur”, “Topraklarımızda gözü olan yabancı devletler”, “Biz savaşı kazandık fakat Almanya yenildiği için yenik sayıldık” gibi mottolar üzerinden işleyen bir eğitim sistemi. Bu sistemden çıkan insan da “Türk” kavramı ile “Vicdan” kavramlarını bir potada eritemiyor. Türk kavramı yanındaki her kavramı yok ediyor ve tek başına kullanılıyor. Yani konu Türklük ise olayda hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, vicdan falan önemsizdir. Zaten 301’e sahip değil miyiz, zaten hakimlerimiz bile devlet bir davada tarafsa tabiki devleti kayırırım ve devletin hukuktan önce gelir demiyor mu? Toplum dinlemeden linç etmeye eğilimli değil mi?
