Mar
20
Demokrasi ve Laiklik ve Türkiye özelinde ek olarak Milliyetçilik
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Ængin - konuya demokratik olmayan bir laik rejim mümkün mü gibi kolay bir soruyla girelim. Mümkündür, bir rejim laik olabilir fakat diğer noktalarda demokratik olmamaktadır. örneğin saddam rejimi laik bir rejimdi, çin rejimi de; ancak demokratik oldukları söylenemez. çünkü laikik demokrasi olmasa da yaşayabilmektedir. zira laiklik en basit anlamı ile din işlerinin devlet işlerine karıştırılmaması ve insanların istedikleri dini, inanışı, felsefeyi seçmekte özgür olmasıdır; ama yine aynı insan oturacağı yeri seçmekte, oy vereceği partiyi seçmekte serbest olmayabilir.
Asıl soru, içinde laisizmi barındırmayan bir demokrasi olabilir mi sorusu: tartışma buradadır. Çözüm demokrasi ve laisizmin temel tanımlarını ard arda yapmakta.
Demokrasi, vatandaşların devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. eşit hak kavramı çok geniştir ve akla gelecek her türlü hak konusunda aynı durumdaki insanların aynı haklara sahip olmasını ifade eder. pek tabi bu haklardan biri de kişinin istediği inanca bağlanma hakkıdır ki laiklik de tam da budur; demokrasinin bileşenlerinden biridir.
laisizmin demokrasinin temel bileşenlerinden biri olduğu düşüncesine getirilen eleştirilerin en dişe dokunur olanı “devletin dini özgürlükler konusunda yaptığı kısıtlamalarla aslında demokrasinin özgürlükçü ruhuyla çeliştiği düşüncesidir”. bu eleştiriye göre devlet laik rejimi korumak adına insanların dininin gereklerini ifa etme özgürlüklerini sınırlayabilmektedir ve bu durum demokrasi dışı uygulamalara yol açmaktadır. hepimiz biliyoruz ki kişilerin özgürlük alanının sınırı diğer kişilerin özgürlük alanıdır. bir kişi dininin gereklerini ifa etmek adına başkalarının özgürlüklerine dokunursa bu durum tabiki demokratik devlet tarafından önlenecektir. bunun dışında ise devlet kişilerin inançlarının gereklerini ifa etme özgürlüklerine dokunamayacaktır.
bu kısmın sonucu olarak demokratik rejimlerin laik olmasının işin doğası gereği olduğunu; fakat laisim nedeni ile yapacağı kısıtlamaların özgürlüğün özüne dokunması ve nihayetinde demokratik toplumun gereklerine aykırı uygulamalara girmesi durumunda da rejimin demokratik olmaktan çıkacağı açıktır.
kısanın kısası her demokratik rejim laiktir; ancak her laik rejim demokratik değildir.
Türk lasizmini değerlendirirken liberallerin yaptığı gibi Avrupa laisizm uygulamalarına bakarak değil onun kendi yapısına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. zira hıristiyanlık ve islam farklı özelliklere sahip dinlerdir ve islam çok daha fazla oranda dünyevi hükümler içerir. bu sebeple türk laisizm uygulaması kendine hasdır. örneğin islam’da miras hukuku terekeden erkeğin iki payına karşılık kadına bir pay verilmiştir ve çok açık olarak demokrasiye aykırıdır. Böyle durumlarda mümin çok sert bir laik duvara çarpmaktadır. zira demokratik ve laik rejimde, kişiler cinsiyetlerine göre ayrılamaz ve bu ayrım sebebiyle farklı haklara sahip kılınamaz. peki bu durumda laik devlet ne yapacaktır? kendi yasalarında eşit uygulamayı düzenleyecek ancak kişilerin kendi inançlarına göre de dağıtım yapmasını engellememek için ona özgürce paylaştırabileceği bir miktar verecektir ki bu miktar medeni kanununda hiç de az değildir, yani bu örnekte türkiye doğruyu yapmıştır. türban örneğiyle devam edersek; bu konuda aihm’nin bir kararına göre halkın ezici çoğunluğunun aynı dinden olduğu bir toplumda o dinin özel simgelerinin kamusal alanda taşınması o simgeyi taşımayanlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturur. bir nevi türbanlı vatandaş sırf o simgeyi kamusal alana sokarak türban takmayan kişiye-isteyerek veya istemeyerek fark etmez- son dönemlerde mahalle baskısı kavramıyla belirtildiği üzere ben senden daha müslümanım demektedir. demokrasi bir vatandaşın bu duruma düşmesine kesinlikle izin veremez. Sorunun çözümü AİHM gibi sokak-kamusal alan ayrımını yapmak ve kamusal alan içinde de hizmet alan hizmet veren ayrımına gitmektir.
Türk laiklik uygulaması Avrupa uygulaması gibi değildir. Avrupa uygulaması demokrasi ile bağdaşabilirken Türk uygulaması yukarıdaki verdiğimiz 2 örneğe rağmen bir türlü demokrasi ile barışamaz. Sebebi Hıristiyanlık’ın aksine İslamiyetin bir toplum modelini -ümmet- geitrmesidir. Ümmet aynı dinden olan insanları kapsayan ve millet kavramını reddeden bir kavramdır. Millet ile ümmet yan yana barınamaz. Türk laik uygulamasının sorunu tam olarak burda başlar: Milletin yokluğunda. Laiklik ümmete karşı uygulanabilir değildir zira dini dünya hayatından soyutlar, ümmeti ise bir arada tutuan dindaşlıktır. O zaman yapılacak tek şey ümmeti dönüştürmektir. Burada devreye milliyetçilik girecektir elbette. Laikliğin koluna girmiş bir milliyetçilik.
Görüldüğü gibi Türk laikliği dinin devlet kontrolü altına alınmasıyla ve milliyetçilikle birlikte uygulanmak zorundadır. Bu bağlamda asla demokratik değildir. Fakat tarihi kendi koşullarında değerlendirme ilkesi gereği bunn için Mustafa Kemal’i suçlayamayız. O uygulamalar sayesindedir ki bugün ne kadar şikayet etsek de demokratik olma iddiasındaki, hukuk devleti olma iddiasındaki bir devletin vatandaşıyız. Fakat bugün şartlar değişmiştir ve uygulamalar buna ayak uydurmak zorundadır. Uyduramadıkları takdirde temelsiz kalacaklardır ve her bir adım toplumsal tepki uyandıracaktır, uygulayıcılarını marjinalleştirecektir. Bugün yaşadığımız örnek AKP’nin kapatılması davasıdır.
Peki, Ne Yapmalı? Öncelikle artık ümmet olmadığımıza göre milliyetçilik ve laiklik arasındaki bağ ortadan kalkmalı. Bu durum laiklikte bir yumuşama getirecektir. Laikliği müdahillikten koruyuculuğa çevirecektir. Laiklik-Milliyetçilik bağından dolayıdır ki her türlü dini kavram ümmete dönüş olarak aldılanıp sert tepki gösteriliyor. İşte türban. Eğer laiklik salt laiklik olsaydı türban sorunu belki sorun bile olmayacaktı. TSK laiklik bahanesi ile siyasete müdahale ettiğinde beslenebileceği meşruluk kaynağı çok daralacaktı. En basiti laiklik geniş kesimler tarafından daha rahatlıkla benimsenecekti.
Mar
17
Demokrasilerden Demokrasi Beğen
Filed Under demokrasi, siyaset | 2 Comments
Hakan
Yargıtayın ışıklarının neden sabahlara kadar yandığı sorusunun pek de şaşırtıcı olmayan cevabı belli oldu: AKP’ye kapatma davası açıldı. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olarak tanımlanmış olan ülkemizde sosyal devlet zaten unutulmuştu. Şimdi laiklik, demokrasi ve hukuk da tartışılıyor. Aslına bakarsanız bu kavramlar hep tartışmalıydı, ama bu d
ava süreciyle birlikte iplerin inceldiği yerden kopacağı nihai evreye girmiş bulunuyoruz.
Laiklik, anayasaya 1937′de girdi, ama cumhuriyetin ilanından beri ülkenin kaderini belirleyen ana unsurlardan biriydi zaten. Yüzlerce yıllık hilafet geleneğiyle yoğrulmuş ümmetçi bir toplum yapısıyla hesaplaşmaya girişen pozitivist bir yönetim kadrosu vardı iş başında. Laiklik, ulus-devlet için de olmazsa olmaz unsurlardan biri olarak görülüyordu. Yani milliyetçiliğe de içkin bir ilkeydi. Doğal olarak, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz” o günlerde, bu günlerde ve gelecek günlerde laiklik de milliyetçilikle paralel savunulan bir değer olageldi ve olacak. İkinci cumhuriyet kurulmadığı sürece bunun böyle gideceği açık. Bu yüzden kemalistler için demokrasiden daha yaşamsal bir öneme sahip bir ilke laiklik. Peki sırf bu sebeple laiklik demokrasiyi döver mi? Özellikle de laikliği halihazırda sorgulanan AKP, demokrasi sınavında ter dökmeye başlamışken? Önünde başta 301. madde olmak üzere yürürlüğe girmeyi bekleyen yığınla demokratik açılım bulunan AKP türbana verdiği önemin yüzde birini bunlara vermiyor, beş yıldır güvenle sırtını dayadığı liberal/demokrat çevreyle de ağız dalaşına girmekte çekince görmüyordu. Aynı AKP, DTP’nin kapatılma girişimine ses çıkarmak bir yana alttan alta onaylıyordu. Kürt sorununu orduya havale etmişti ve DTP’lileri PKK’ya terörist demedikleri için muhatap kabul etmiyordu. Geçirmeye çalıştığı sosyal güvenlik yasası yüzünden emek örgütlerini karşısına almıştı. Böyle bir demokratik açmazda bulunan AKP’ye kapatma davası açılarak AKP şu an demokratlarca savunmak zorunda bırakılıyor. AKP yine gözüyaşlı demokrasi mağduru olmuş durumda. Bunun anlamı ne olabilir? Şeriata geçit vermemek mi? Ne zaman AKP’nin laik olmadığı yönünde yukarıdan bir müdahale olsa, bu müdahalenin demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı da sorgulanıyor, ve bunu herkes biliyor. Ordunun her müdahalesinde devletin oligarşik yapısına dair sözler daha güçlü duyulmaya başlanmıyor mu? Köksan Toptan’ın daha iki ay önce yargıyı eleştirirken “adını kimsenin hatırlamadığı hakimler devletinden” (latincesi jüristokrasi) söz ediyordu. Şu andan itibaren adını hatırlayabileceğiz demektir. Orduyla AKP arasındaki sessiz ama aleni uzlaşma sağlamlaşmışken, ordu 2002′den bu yana ilk defa hükümetle değil muhalefetle kavga ederken; Türk bürokrasisi sivil kanadı olan yargı aracılığıyla “ben hala iktidarda söz sahibiyim” deme gereği duydu. Bunun elbette bir anlamı var: Türkiye’de her gerilimde demokratik bir seçime zorlanıyor halk: Askeri oligarşi mi, şeriat mı? Yargı yeni bir seçenek ekleme yoluna gitti: C şıkkı: jüristokrasi. Ama bu yine de hızlı bir prestij kaybı yaşayan AKP’ye resmen asist yapmanın abesle iştigal olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu prestij takviyesinin sadece ulusal ölçekte olmadığını, uluslararası camiada da AKP’nin destekçi bulmakta gecikmeyeceğini hatırlatmaya gerek var mı? Soru gerçekten çok önemli: Neden? Bu noktada akla gelen ilk komplo teorisi geldiği adım adım hissedilmeye başlanan ekonomik kriz sanırım. 2001′deki krizin sebebini uçan bir anayasa kitapçığı olarak gösteren düzen, 2008′deki muhtemel krizi de AKP-yargı arasındaki siyasi krize endekslemekte sakınca görmez diye düşünüyorum. AKP iktidarı izlediği düşük kur politikasıyla beş yıldır tüketen ama üretemeyen bir toplum yaratıp, yüksek faizlerle sağladığı sıcak para girişiyle ekonomiyi idare ettiğini düşünüyordu. Ama ABD hapşırdı ve Türkiye hasta olmanın eşiğinde. Fed kendi ülkelerindeki likidite açığını Türkiye gibi küçük ekonomiler üzerinden giderebilir ve krizi onlara yayarak atlatabilir. Peki Türkiye? Türkiye’ye düşen bu krize uygun bir gerekçe bulmaktan başka bir şey olmuyor elbet. İlk akla gelenin de AKP-yargı krizi olması gayet makul sanırım. Sonuçta bu bir komplo teorisi, bunu kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, kendine müslüman olduğu kadar kendine demokrat da olan AKP ve zaten demokrasi gibi bir derdi bulunmayan bürokratik elitler arasındaki iktidar paylaşımı mücadelesi bizim mücadelemiz değil. Yazının başında söylediğim gibi, ipler bu sürecin sonunda kopacak. Ya AKP kapanacak ve zaten dalmaçyalı desenli Türkiye demokrasi tarihi yeni bir kara lekeye sahip olacak, ya da AKP’nin kapanması bir şekilde önlenecek ve Türkiye halkı ölüyü görüp sıtmaya, yani AKP tipi demokrasiye razı olacak. Bu kadar kolay olmaması lazım. Türkiye’de demokrasiyi AKP’nin, laikliği bürokrasinin nemalanacağı kavramlar olmaktan kurtarmak için bize üçüncü bir yol açmak düşüyor.
Mar
13
Yldry
Benim için kişisel olarak büyük bir insan ve devlet adamı olan Atatürk’ü; ulusalcıların halkla bütünleşememesi sonucu kendi hezimetlerine ortak etme çabasıdır. Oysa ülkenin bugününe ve geleceğine ilişkin yapılabilecek doğru müdahaleler mevcuttur ve bunların geçmişle herhangi bir organik bağı kalmamıştır.
Ulusalcı arkadaşların Atatürk paradigmasını anlayabiliyorum. Her anlamda Atatürkçü bir ülke düşlüyorlar. Ekonomi ve dış politikada tam bağımsız, ulusal sermayeye sırtını verip kalkınan ve büyük bir güç olan Türkiye. Atatürk devrimlerinin sulandırılıp yok edilmediği bir Türkiye istiyorlar. Dinin toplumdaki etkisinin kaybolduğu bir Türkiye istiyorlar.
Bence bu istekler anlaşılabilir ama tam anlamıyla istedikleri ülke günümüz koşullarında olası değil. Atatürk döneminden çok farklı bir dünya düzleminde, sadece ulusal kaynaklar ile kalkınmak imkansız. Bu duruma ait ters örnek verilebilecek tek ülke olarak Küba kaldı ki; orada geçerli olan siyasal sistemi kaç kişinin bugün ki alışkanlıkları ile kaldırabileceği de muamma. Dış politika’da tam bağımsız davranabilme ise bir ihtimal bile değil. Çok fazla sahiplenilen kuzey ırak operasyonunun hangi şartlar altında yapılabildiği bile ortadayken hem de.
Siyasal İslam kendi kabuğunu kırıp iktidara yürüyebilmek adına değişim kelimesine sığınırken; buna cevap olarak fikir ve eylem üretemeyenler sığınacak Atatürk paradigması ile de Atatürk’ü dogmatik bir hale getirdi.
Kendisini Kemalist ve/veya ulusalcı olarak görüp üst perdeden konuşma hakkını kendilerine ait sanan kesim hala sözlükte, cumhuriyet veya sözcü gazetesinde askeri müdahale’yi asıl çare olarak tanımlayıp ülkeyi yeni bir karmaşanın içerisine sokma isteğinden de çekinmiyorlar.
Kimsenin faydasına olmayan bir şey; biz ve onlar ayrımı. Empati kurulacak noktalarda hakarete varan küçümseme ve ötekileştirme ile kendisine sadece düşman yaratan bir düşünce biçimi Atatürk’e ait olabilir mi acaba? Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık yolunun hangi kısmında beraber yaşadığı insanlara karşı tahammülsüzlük var?
Ulusalcıların anlaması gereken en önemli nokta; kendilerini etkisiz hale getiren süreç, toplumun geniş bir kesimini dışlayarak ya da asker zoruyla baskı altına alarak durdurulamaz. Laikliği savunanların kendilerini kıstırdıkları bu kısırdöngüler ve çözümsüzlük çabaları; artık iktidar olan AKP ve benzeri siyasal oluşumların hareket kolaylığını arttırır. Eğer AKP’den rahatsız isen buna çözüm olabilecek fikirleri üretmeye başlamalısın. 1920′lerin düşünce biçimlerinde yenilgilere kılıf aramamalısın.
Bu iş sözlüklerde ve benzeri dar ses alanları içerisinde Atatürk kelimesinin arkasına sığınıp sığ cümlelerle etrafa hakaret saçmakla çözülmez. Kendisi gibi düşünmeyene küfür etmekle çözülmez. Empati kurmadan çözülmez. Gökhan özgün’ün dediği gibi: her sakallıya liberal(liboş) diyip ucuz ve popülist cümleler kurmakla da olmaz.
AKP’ye yenilen Atatürk değildir. Siz ve sizin düşüncenizin liderleridir.
Feb
24
Vakıflar Yasası, Lozan, Milliyetçilik
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Binbir hengame içinde bir Vakıflar Yasası tartışması izliyoruz. Açıkçası bu konulardaki tartışmaları iş kora korken izlemem, izlesem de sıkılırım. Ancak iş bittikten sonra eğer ileri sürülmüşse sonunda ortada kalan mantıklı söylemleri okumayı, dinlemeyi tercih ederim. Bu konuda da aynı alışkanlığa devam ettiğimden dolayı Vakıflar Yasasının içeriğinden haberim yok. Zaten eleştireceğim konu yasanın içeriği değil. Yasayı eleştirenlerin öne sürdüğü argumanlar.
Ne diyorlar sıralayalım: “İstabul’un ortasında Vatikan Kurulucak”, “Gayri-Müslüm Vakıfları eşitlik değil, imtiyaz peşinde”, “Burası Müslüman bir ülke”, “Topraklarımızı yabancılara sattırmayız”… evet karşı çıanların söylemlerinden kim oldukları anlaşıldı.
Neyse Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan’ı bazen hatırlamak gerekir. Ne diyor o anlaşmanın 40 ve 42/3 maddeleri.
Madde 40: Müslüman-olmayan azinliklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakimindan hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni islemlerden ve ayni güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardir. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayir kurumlariyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer ögretim ve egitim kurumlari kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularinda esit hakka sahip olacaklardir.
Madde 42/3: Türk Hükümeti, söz konusu azinliklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarina tam bir koruma saglamayi yükümlenir. Bu azinliklarin Türkiye’deki vakiflarina, din ve hayir isleri kurumlarina her türlü kolayliklar ve izinler saglanacak ve Türk Hükümeti, yeniden din ve hayir kurumlari kurulmasi için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara saglanmis gerekli kolayliklardan hiç birini esirgemeyecektir.
Merak etmeden duramıyorum * Bu vakıflar yasasına karşı çıkan CHP-MHP güruhu hiç bu Lozan maddelerine göz atmışlar mıdır diye.
Feb
2
555K ile 222A Arasındaki 7 Farkı Bulun
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Ængin – Geçmişe sarılmak bugüne ve geleceğe sarılamayanlar için tek yoldur. hem de geçmişi manipüle ederek. olmadığı gibi göstermeye çalışarak.
555k eylemi tamamen bir yeraltı örgütlenme ile gerçekten hiçbir yere haber verilemeden yapılan, etkisi çok büyük olan bir eylemdi, türkiye tarihinde kilometre taşı olan eylemlerden biriydi. öğrenciler kendi araların bu haberi yaymış ve sonunda menderes’e ağır bir darbe indirmişlerdi. amaçları daha fazla demokrasi idi, üniversitedeki baskının yok edilmesi idi.![]()
222a eylemini düzenleyen seslerini duyurmak için her yerde bangır bangır bağırdılar, etkilerini güçlendirmek için 222a ismi yoluyla 555k eylemine atıfta bulundular. amaçları daha çok bürokrasi, demokrasi onlar için bir araç, aynen rte için olduğu gibi. onlar bu devletin sahibiyiz diyorlar ve başkasını kabul etmiyorlar, tek vatansever, tek laik, tek modern onlar; onlardan başka herkes hain, yobaz, gerici. buna rağmen 555k ismini kirletmekten geri durmuyorlar. ama yazının başında dedik ya, bugün ve gelecek kalmadı onlar için, bu yüzden onların olmayan bir geçmişe sarılıyorlar. 555k ismini kopya ederek katılımı, etkiyi arttırmaya, kendilerine tarihsel bir arkaplan yaratmaya çalışıyorlar.
türbana karşı olunabilir, kaldı ki onlar gibi fanatik bir tarzla olmamakla beraber ben de karşıyım türbana ama arada kalın da bir çizgi var. bu çizgiye demokrasi deniyor.
1930lu yılların özlemi içineler, mustafa kemal’in tabulaştırmadığı düşünceleri tabulaştırıyorlar. 1929 dünya ekonomik bunalımı uygulamaya konan devletçilik ilkesine sanki kutsal bir şeymiş gibi tapınıyorlar ama bilmiyorlar ki atatürk 1930′a kadar serbest piyasacı bir politika izledi, ya da biliyorlar ama çıkarlarına ters düştüğü için dile getirmiyorlar. dünya görüşleri ve tarih görüşleri de çok kıt, türban konusunda sürekli fransa’yı örnek veriyorlar ama bilmiyorlar ki fransa’da laiklik ancak meryem ile bağrı açık modern fransız kadını mary barışınca toplumsal kabul gördü.
kendi toplumlarını tanımıyorlar, türban’ın o genç kızların evden çıkabilmesi için tek şansları olduğunu, türbanın o kızlar için sokak kapısının anahtarı olduğunu göremiyorlar. tek gördükleri gerek bürokratik gerek toplumsal ve hatta askeri alanda ayrıcalıklarının yok olduğu ve bu yüzden panik halindeler. bu ayrıcalıkları artık toplum taşımıyor, ceberrut başçavuştan, piskopat zabıta komserinden, asabi ceza reisinden, ukala okul müdüründen bıktı.
Marx’ın bir lafı ile bitirelim: “tarih tekerrrür eder ama ilk seferinde trajedi, ikincisinde komedi olarak”
