Mar
24
Radikal’e Bir Şeyler Oluyor
Filed Under güncel, siyaset | Leave a Comment
Uğur
Radikal Gazetesine bir şeyler oluyor bu aralar. Ya ülkedeki genel ulusalcı atmosferden, kabaran milli hislerden fazlasıyla etkilenip gaza geldiler ya da diğer Doğan Medya kuruluşlarında gözlendiği gibi imana geldiler. İmandan kastım da bir din haline getirilen kemalizmdir. Yanlış bir anlaşılma olmasın. Şimdilerde Radikal’de de böyle bir hava esiyor, fazlasıyla şaşırtıyor.
Genel olarak liberal sol bir çizgi tutturmuş olan bu gazete, bugüne kadar olaylara sağduyulu yaklaşımıyla dikkat çekmişti. Her ne kadar bağlı bulunduğu büyük medya holdingi nedeniyle gereken muhalif basın anlayışını hiçbir zaman sergileyememiş, emek haberlerini her daim görmezden gelmiş olsa da; ciddi ve popülist olmayan duruşuyla Radikal diğer gazetelerden ayrılıyordu. Şimdilerde ise gazeteyi okuyanlar gözlerine inanamıyor. Egenekon haberlerini Radikal; medyayı AKP yanlısı ya da düşmanı olarak ayırarak veriyorlar. Hürriyet’ten görmeye alıştığımız bu partizan gazetecilik anlayışı anlaşılan, AKP’yle olan savaşını derinleştiren Aydın Doğan’ın direktifi. Gerçi biraz daha alttan, biraz daha derinden yapabilseymişler bu kadar çiğ kokmazmış ama kendi bilecekleri iştir.
Radikal ulusalcılığa doğru yaptığı bu yönelimi ne kadar devam ettirir bilinmez ama bunu uzatırsa, yakın zamanda gazetenin sol ya da muhalif isimlerinden olan; Yıldırım Türker, Ahmet İnsel, Perihan Mağden, Nuray Mert gibi yazarların ayrıldığını görürsek şaşırmayalım. Yazılarını ulusalcı çizgiye çekiceklerini sanmadığım bu isimler için yapılacak hamle yeni bir alan aramak olacaktır herhalde. Artık yerlerini de bol boşluklu yazılarıyla Yılmaz Özdil doldurur. Umarım ki Doğan medyası zaten düşük trajı olan bu gazetesini partizan amaçları için kullanma fikrinin pek de iyi bir düşünce olmadığını anlar da en azından aklıselim yayın anlayışıyla bildiğimiz Radikal aramıza geri döner.
Feb
24
medya-birey ilişkisi
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Uğur
Türkiye’de medya? Sizce bu bir soru mu? Yoksa mantıksız bir cevabın başlangıcı mı? Türkiye’de medya demek mantıksızlığın, lakaytlığın ve “sadece duygusal” bir taraflılığın başlangıç noktasını oluşturuyor. Hepimizin bir şekilde dâhil olduğu bir düzen bu, çünkü; beğenmesek de seyrediyoruz haberleri. Düzgün bir gazete yok desek de göz atıyoruz gazetelere. Peki, birey olarak, bu çerçevenin ne kadar içerisinde yer alıyoruz? Biz ne kadar dâhiliz, beğenmediğimiz haber bültenlerine, magazin programlarına ya da biz ne kadar talepkarız onların üzerinde? Yıllar yılı, seyredilmek istenen program anketlerinin rakipsiz bir numarası “belgesel”lerin aca
ba Mehmet Ali Erbil’in cıvık programlarına karşı ya da acun ılıcalı fenomenine karşı bir reyting zaferi var mı? Sorunun cevabını çok düşünmeye gerek yok, cevap kendi halinde bir “hayır”.
İçindeyiz biz de bu düzenin bir şekilde ve içerisinde olmaya devam ediyoruz, hiçbir etkide bulunmadan, hiçbir şey kat/a/madan. Sürekli eleştiriyoruz, medyayı, onun yarattıkları ve yine devam ediyoruz onlara prim vermeye onları seyretmeye. Çünkü biz de kabullenmişiz bir şekilde, kafamızı kurcalamadan izliyoruz yavaşça. Hatta çokça da kahkahalar atıyoruz, program diye bize sunulan rezilliğe, ama hiç düşünmüyoruz, farkında olduğumuz bu şaklabanlık gösterisinin karşısında saatlerimizi tüketen bizler de alet olmuyor muyuz, parçası olmuyor muyuz tüm bu olanların, diye. Hiç itiraz etmeden seyrediyoruz, onlarda hiç çekinmeden yayınlıyorlar. Çoktan kaybedilmiş bir kale gibi adeta medya, bizler için. Yaptığımızsa, harabede ara sıra kalıntı aramaktan çok da farklı bir şey değil.
Peki, gazeteler ya da diğer yazılı yayınlar. Onlarda bu kadar kötü durumda mı? Önce gazetelere bakalım isterseniz. Onlarca gazete var bizde de, her ülkede olduğu gibi. Ve yine her ülkede olduğu gibi, ciddi olanları var, cıvık olanları var. Ama diğer ülkelerden farklı olarak, bizim gazetelerin ciddi olanların satış oranları diğerlerine oranla yerlerde sürünüyor. Bir gazetenin içinde az resim, bol yazı olmaya görsün gazetenin tirajları da yerleri süpürmekle meşgul oluyor. Hoş ciddi diye bahsedilen gazetelerin, süper şeyler, bulunmaz entelektüel kaynaklar olduğu falanda yok ya. Sadece okunabilecek düzgün yorumları, sansasyonel ya da milliyetçi basit kışkırtıcılıktansa daha bir aklı başındalığı barındırıyorlar içlerinde. Öte yandan bu gazetelerin birkaç medya devinin elinde toplanmış olduğu da yapabilecekleri muhalefet yâda o muhalefetin olabileceği inandırıcılık adına çokça şey anlatıyor bizlere.
Diğer yazılı yayınlarımızın da gazetelerden çok farkı yok aslında, en önemli ayıraç, özgür, bağımsız yayınların daha fazla olması bu süreli yayınlarda. Ama okunurluk nedir, diye soracak olursanız, yarı çıplak bayanların bol renkli fotoğraflarının sayfalarını süslediği ciddi haberin, c’sinin uğramadığı örnekleri satış konusunda yine uzak ara öndeler tabi ki. Yani biz yine ciddi yayınlar istiyoruz ve yine biz cıvık yayınlara paralarımızı döküyoruz.


Kısaca medya ve bizlerin medyadan talep ettiğimiz şeylerin dökümü bunlar. Oldukça basit bir dilde ve oldukça basit bir şekilde her şey ortada. Ara sıra piyasaya çıkmaya çalışan bağımsız, düzgün yayınlar ve holding destekleri olmadığı sürece onların hızla eriyip kaybolmaları… Türkiye’deki medyacılığın değişmez hikâyesi bu. Bizlerse bu durum karşısında kendimizi kandırıyoruz istediklerimiz, beklediklerimiz ve talep ettiklerimize ettiğimiz rağbet ekseninde. Sürekli fazlasını istediğimizi iddia ediyoruz, oysa en azıyla yetiniyoruz. Ciddi yayınlara küçücük ilgilerle sahip çıkmazken, birbirinden cıvık yayınlara deli oluyoruz. İşinin ehli medya emekçileri programlarını yayınlatabilmek için kanal kanal gezip gecenin geç saatlerinde garip bir yayın akışı yakalayabilirken, biz fütursuzca tekrarlıyoruz, en çok belgesel seyretmeyi seviyoruz!
Medya da rahat bizlerden, artık verilen haberlerdeki yorumun nesnelliğini bıraktık. Verilen haber diye bir şey bulamıyoruz. Ana haber bültenlerinde Reha Muhtar ekolü adeta bir habercilik dersine dönüşmüş, onu idrak edemeyenin zaten işi yok TV camının içerisinde. Tartışma programları da aynı keza, yine kaçınılmaz bir “Reha Muhtar effect” var. Tartışılan şey önemli değ
il, düşünceli akıcı bir şekilde bilimsel olarak aktarıp, karşı tarafı saygıyla dinlemek önemli değil. En önemli şey, mikrofonu hiç bırakmamak, sürekli daha fazla bağırmak, ucuz milliyetçi propagandalarla insanların keyfini okşamak… Zaten en sonunda Reha Muhtar sazı eline alır:
-Hani benim alkışım?!
Feb
4
Pars Narkoterör: Ergenekon Çetesi
Filed Under demokrasi, güncel | 8 Comments
Ængin – Medyanın 4. Güç olduğu hep söylenir ama bu eksiktir, aslında 1. Güçtür. Toplumu manupüle etmek için eldeki en etkili silah medyadır.
Son yıllarda TSK rüşvet yiyen emekli paşalarla, yetki alanındaki ilçeleri çapraz ateşe alan albaylarla, Doğuya giden hakim-savcıların kapısının önünde bomba patlatan generallerle gündeme geldi sürekli. Tabi bu TSK’nın imajını ciddi ölçüde hırpaladı. Üstüne bir de 27 Nisan Muhtırasına rağmen gelen AKP zaferi eklenince TSK gerek güvenilirlik gerekse de bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kaldı.
Bu meşruiyet sorunu nasıl çözülecek, tabiki toplumu TSK lehine manüpüle ederek. Hangi yolla? Medya yoluyla. Al sana Pars Narkoterör.
Pars Narkoterör’de sadece teröristler Kürtçe konuşuyor. Mesaj açık Kürtler kötüdür ve uyuşturucu kaçırıp PKK’ya yardım eder.
Pars Narköterör’de ülke eyaletlere ayrılmış, bunu yapan kim? Tabiki uyuşturucu kaçakçısı Kürtler!
Pars Narkoterör’de emekli bir paşa var, rüşvet suçundan ordudan atılmış. Fakat diğer emekli paşalar gibi ordu içinde hala etkin. Bu etkinliği kullanan kim? Uyuşturucu kaçakçısı terörist Kürtler! Bu emekli paşa atılgan bir binbaşına rüşvet öneriyor ama atılgan binbaşı kabul etmiyor. Bir de bunu üstlerine iletiyor. İşte yazının en cafcaflı yeri, üst ne diyor. Türk Televizyon Tarihine TSK yalakalığı olarak geçecek sözler: Bu tip şerefsizlerin her yerde bulunabileceğini, bunları açık etmenin ise orduya zarar vereceğini, TSK düşmanlarının bu tip açıkları beklediklerini, gördükleri an saldıracaklarını söylüyor ve bu durumu ordu içinde çözelim diyor. Yani diyor ki, TSK’nın yaptığı yolsuzlukların üzerine gidenler vatan hainidir, TSK’nın içi pek temizdir ama böyle şerefisizler çıkıyor, onları da biz halledelim. Bu konuşmayı yapmadan önce yaptığı Adriyetikten Çin Seddine girişi de zaten nasıl vatansever! olduğunu gösteriyor paşamızın. Hukuk mu, Hukuk Devleti mi? O da ne?
TSK’nın AİHM’ye giden bir dosyası vardı. Komutan, teröristleri takip ediyor fakat teröristler bir köye sığınmayı başarıyor, komutan ise köyü kuşatıp çapraz ateşe alıyor. 6 sivil bu çapraz ateş sırasında ölüyor. Pek tabi olay yerine savcı geliyor. Hukuk devletiyiz ya! Komutanın ifadesini alıyor ve dosyayı kapatıyor. Öyle ya bir subayın ifadesinden daha güvenilir ne olabilir bir hukuk devleti için. Bu olay AİHM’ye gidiyor ve Türkiye adil yargılanma hakkı vermemesi yüzünden mahkum oluyor. Bu olay da sizi de atik binbaşının dağa emniyet kapalı çıkmasıyla yalanlanıyor. Sırf köylüyü vurmamak için emniyet kapalı çıkıyor dağa.
Bir de ordu içindeki bir yapılanma var: adı Pars sanırım bu yapılanmanın, arkasında fona yerleştirilmiş bir Azerbaycan’dan Atlas Okyanusuna Osmanlı Haritası bulunan bir liderleri olan. Vatan savunması için kurulmuş. Ne kadar da Ergenekon Çetesine benziyor. Zaten iki de bir de mehtem marşı çalıyor dizide. Bizi Kuzey Irak’ı işgale mi hazırlıyorlar ne?
Ergenekon demişken bir bakalım: Kim var bu ergenekonun içinde bir emekli paşa, çeşitli rütbeden askerler. Paşa Adriyatikten Çin Seddine paşası, rütbeler dağılmış dizide. Bu kadar benzerlik! Ben mi paranoyağım?
Bir de eski bir bakan var. Özelliği Kürt olması. Tahimin edilebileceği gibi bu da uyuşturucu kaçakçısı. Sen hem adamları bakan yap hem de yemek yedikleri kaba… Olacak şey mi. Bu Kürtlerin hepsi hain canım! Denen şu: Bu ülkede Kürt Bakanlar da oldu ama onu da hainlik için kullandılar. Pes doğrusu.
Değinmemek olmaz. Bir de dizinin tanıtımları dönerken sürekli bir yoldan akan uyuşturu trafiğinin 150 milyar dolarlık ahacminden bahsediliyor ve bunun 5 milyar doları PKK’ya geçse diye devam ediyor, sonra da TSK’nın silah alım bütçesinin 3,5 milyar dolarcık gibi az bir rakam olmasından yakınıyorlardı. Peki soruyorum acaba kaç milyar doları TSK’nın sadık yardımcısı köy korucularının eline geçiyor? Acaba köy korucuları bu kolay ve çok parayı kaybetmemek adına kaosu sürdürmek için kaç köy basıyor? Bunlara da cevap ver Pars! Bir de tarihi vurgu vardı o tanıtımlarda. Hasan Sabbah’a atıf yapılıyordu, tarihin tekerrür ettiğin söylüyorlardı. Tabi aslında bu Kürtler çok pis varlıklar canım, 1000 yıldır böyle, su Orta Asyadan bir kısrak başı gibi uzanan şanlı vatanımızda bir türlü rahat edemedik zaten pis Kürtler yüzünden. Sizin o mavi kanınız yok mu? Siz çok asilsiniz.
Bir de dizide sürekli çalan mehter marşı yok mu, işte o an bitiyorum.
Türkiye herkese yeter, amacı birlikte yaşamak olan, yaşamak olan herkese, fakat kaostan fayda sağlayanlar bunu engellemek istiyor. Korucular köy basıyor, PKK sürekli saldırıyor, televizyonda Pars Narkoterör adlı bir safsata gösteriliyor.
Kısaca yapılan şu: İki taraf varmış gibi gösteriliyor. Uyuşturucu kaçakçısı Kürtler ve Osmanlı Sevdalısı Vatansever Türkler, bunlardan biri olmak zorundasınız, eğer iyilerden yana değilseniz dizineki vatansever paşanın dediğin gibi TSK’yı yıpratmak için fırsat bekleyen demokratlardan oluyorsunuz. Dizinin sloganı “Vatana İhanetin Anatomisi” şeklinde. Dizinin tek doğrı yanı bu. Dizideki kötüler ne kadar hain ise, iyi gösterilenler de o kadar hain.
Nerede Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını veren ordusu, nerede?
