Uğur

Ülkenin demokrasi havarisi olan AKP, kuşkusuz demokrasi sevdasıyla çıkmıştı bu yola. Tek istedikleri Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir ülke olmasıydı. Onlar yasakların kalkması, özgürlük rüzgârının bu coğrafyanın her köşesinde yayılması, bu özgürlük rüzgârının bayrakları dalgalandırması için uğraştılar, hala da uğraşıyorlar.

———- ———- ———- ———- ———- ———

Kara mizahın, mizah yapmanın en kolay yolu olduğu bu topraklarda, siyasilerin sadece kendi mesajlarını kullanmak bile bunun için çoğu zaman yeterli oluyor. Hepimiz bir mizah dünyasının içerisinde yaşıyoruz, sadece söylenenler, sadece yaşananlar bile kara mizahın ta kendisini oluşturuyor. Üstat Aziz Nesin bizlere veda edeli epeyi zaman oldu ama onun öykülerini aratmayacak bir AKP öyküsü yükseliyor şimdi bu topraklarda. Demokrasi sevdalısı olan Tayyip Erdoğan ve partisinin sadece canı istediği zaman demokratik olmasının öyküsü bu.

İlk olayımız bundan 5 yıl kadar önce başlamıştı. Siyasi yasaklı olan parti liderinin, yasağının kaldırılarak bu ayıba son verilmesi söz konusuydu. Liderimiz okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış ve siyasi yasaklı olmuştu. Onu bu durumdan kurtarmak için hemen değişiklikler yapıldı. Ama yasadaki değişiklik sanki sadece “Recep Tayyip Erdoğan’ı” tanımlıyordu. Evet, bir demokrasi ayıbı örtülüyordu ama bundan muzdarip olabilecek herkes için değil sadece Tayyip Erdoğan için. Eğer Tayyipsen sen de yararlanabilirdin bu haktan. Tayyip değildiysen, yasalar karşısında boynun kıldan ince olmak zorundaydı. AKP’nin ilk iktidarı boyunca buna benzer değişiklikler birbirini izledi. TÜBİTAK başkanının seçimine dair olanıysa belki de en absürt olanıydı. Başbakan ben seçeyim diye tutturmuştu TÜBİTAK’ın başındakini, nitekim öyle de oldu. Neyse efendim, bu demokrasi havarileriyle ikinci hükümet dönemlerine geldik. Masada türbana özgürlük duruyordu. Evet, üniversiteler de türban yasağı bir özgürlük ve demokrasi ayıbıydı ve düzeltilmeliydi. Ama AKP’ye göre üniversitelerde türbandan başka bir özgürlük sorunu yoktu. Mesela bu türban yasağı saçmalığını başımıza saran YÖK hiç de bir sorun teşkil etmiyordu. Söylemde özgürlük, içinde samimiyetsizlik gizliydi. Başında Yusuf Ziya Özcan gibi bir cevherin oturduğu YÖK’ün kime zararı olabilirdi ki? Tıknaz maliyecinin de dediği gibi ‘YÖK Başkanı tabi ki istediklerini yapacaktı, hele bir yapmasın!’ Onlar uslanmaz demokrasi sevdalısıydılar, bu yolda da canları hangi değişikliği yapmak isterse onu yaparlardı. Aman dikkat sadece canlarının istediğini yaparlardı.

Şimdi de bu kardeşlerim anayasa içerisinde ufak bir paket değişiklik düşünüyorlar. Zira başları dertte, bir kapatılma davası var üstlerinde. Hukuka karşı üstünlük sağlamanın yoluysa daha üstün bir hukuk yaratmak. Karşılarındaki hukuk, yani kapatılma davası, siyasi ve hukuk dışı; kendi yaptıklarıysa ondan da hukuk dışı. Öyle bir değişiklik planlıyorlar ki sadece AKP’nin kapatılmasının önüne geçilecek. Yanlış olan Parti kapatmak değil AKP’yi kapatmak. Demokrasi onlar için var, onların sadece kendi işlerine gelen şeyleri yapabilmeleri için var. Seçimlerden önce bahsettikleri renkli anayasayı yapmanın yolu da bu olsa gerek gayet renkli bir yöntemle anayasa oluşturmak.

———- ———- ———- ———- ———- ———

Evet demokrasi havariliği böyle yapılır benim ülkemde. Özgürlük rüzgârı böyle dalgalandırır bayrakları, bayrağın renginin sarılı mavili bir ampul olması sadece bir ayrıntı.

Erman

Daha on beş gün geçmemişti bir askeri yetkilinin “türkiye’de iktidara on – on beş senede bir ayar çekmek gerekir” tadındaki açıklamasının. Daha bir hafta geçmemişti Danıştay başsavcısının bir darbeyi ve üç kişinin idamını övmesinin. Daha çok geçmemişti ergenekon çetesi’nin bağlantılarının ortaya çıkmasının.

Ülke demokrasisi bir parti kapatma dosyasıyla daha karşı karşıya. Bu sefer kapatılan parti tek başına iktidar olan, senelerdir ülkeyi yöneten AKP. Sanırım bu duruma en alışık olanlar da akp yöneticileri çünkü hem eski partilerindeyken benzer bir süreci yaşadılar hem de iktidara geldiklerinden beri kendilerini en çok zorlayan şey politika dışı unsurlar.

Ne demişti ünlü bir grup bilim insanı? “ordu göreve!” İşte iktidar yollarında ana muhalefet partisinden görmediklerini orduculardan gördüler. Öyle ki TSK da bu insanlara “ben de size karşı boş değilim” diyerek patlatıverdi e-muhtırayı seçimler öncesinde. Sonrası malum, akp daha da güçlenerek çıktı. Meydanlara inip onu bunu göreve çağıranlar sokaklarda kalsalar, sokağı anlasalar ya da en azından çaba göstermiş olsalar böylesine ağır bir yenilgi almazlardı. Olsun ama, zaten herkes kömür karşılığında oy vermedi mi bu ülkede? O zaman durmak yok, göreve çağırmaya devam!

Kucağımızda parti kapatma davasını bulduğumuzdan beri süregelen bir tartışma da akp’nin kapatılıp kapatılamayacağı. Şu durumda akp kapatılabilir. Zira “şu durum” dediğimiz “darbecilerin anayasası” buna izin verebilir. Sorun akp’nin kapatılma sorunu değil, türkiye’de hala partilerin tıkır tıkır kapatılabiliyor oluşudur. Mücadele edilmesi gereken kişi Abdurrahman Yalçınkaya değil, 12 eylül darbecilerinin getirdiği anayasa ve onun yarattığı anti-demokratik düzen olmalıdır. Bu mücadelede görevini yerine getirmemiş her sivil, her yurttaş mevcut anti-demokratik düzene hala ortak olmaktadır.

Parti kapatmanın demokratik yönetimlerde uygulanması gereken bir yöntem olup olmadığından ziyade işlevsizliğinden bahsedilmesi de ilginç bir karşıtlık konumu. Halkın faydacılığından dem vuranlar – kimse ben öyle dem vurmam demesin. En kolayından; “oy”+kömür yazıp google’da bir aratın bakalım kaç yazı çıkacak. – demokrasinin temel prensiplerine öylesine faydacı yaklaşıyor ki ruhunu şeytana, oyunu kömüre satanlara nazire yapıp “öyle satılmaz böyle satılır.” diyorlar resmen. “Hani parti kapatınca oy verenleri de kapatılmış olsa tüm parti kapatmalara “evet” diyeceğiz ama gördük ve çok şükür anladık ki partiler kapatılınca oy verenleri kapatılmış sayılmıyor. E onlar sayılmayınca biz de sayılmamış oluruz, iyisi mi hayır diyelim biz parti kapatmaya.” tadında bir günah çıkartma bu.

Hitler’in de iktidara demokratik yöntemlerle gelmiş olması bir süredir ulusalcı cenahın diline pelesenk olmuştu. Bu söylem akp’nin kapatılması iddianamesinde de yer edinmiş kendisine. Söylem o kadar indirgemeci ki, sanki demokratik seçimler bir nazi almanyası’nda bir de türkiye’de yapılıyor. Faşizmle benzerliği net koymadıktan sonra demokratik seçimlerle iktidara gelmiş partiye “nazi” analojisi yapmanın temelini oturtamazsınız. Yok faşizme çalan bir iktidardan bahsetmekte ısrarlıysanız 12 eylül askeri darbesine göz atın. Totaliter rejim Türkiye’ye siyasal partilerle değil -çok partili dönem sonrasını alıyoruz.- TSK ile oluşturulmuştur.

Akp’nin halk iradesi kavramını kendi partisi kapatılmak istenince hatırlaması da ilginçtir. Halk iradesi ne kadar %46 ise bir o kadar da milyonda birdir. Milyonda biri düşünmezseniz, bu fikriyatı yıkmazsanız o karanlık gelir sizi yıkar. Siyasal liberalleşmeyi ekonomik liberalleşme kadar ön plana almayan AKP’nin başına gelen de tam olarak budur. Velhasıl, kasım 2007’de DTP’ye açılan kapatma davasına ses çıkartmayan akp’nin o iradeyi hatırlayıvermesi – Tayyip Erdoğan jargonundan alıntılayarak- manidardır.

301 cemil’in o leziz demokratik demeçleri, Şemdinli davasındaki savcı değişikliği, Hrant Dink davasının üstüne gidilemeyişi, Ergenekon çetesi konusunda yeterli çalışma yapılmayışı, senelerdir ülkeyi yönetenlerin “anayasa değişikliği” mevzusunu ağızlarına sakız edip bir türlü somut çözüm getiremeyişi, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girebilmesi için gereken değişikliği dostlar alışverişte görsün şeklinde yapışı ve türbanlı/türbansız herkesi ortada bırakışı – burada türban karşıtı eylemlerin ne kadar demokratik olduğu tartışılır lakin bunların olacağı bilinmeliydi ve anayasa altı senedir hazırlanmış olmalıydı. Gerekli değişiklikler de yeni anayasa içinde sabit/somut şekilde belirtilmeliydi. Bunu yapabilmek için her türlü meşru desteğe/güce sahip akp.-, akp’nin belki de başını duvarlara vurmasına neden oluyor bu günlerde.

 

TSK’nın e-muhtırası, bu kapatma davası ve geçmişteki benzerleri sürekli “olgunlaşamadığından” dem vurulan kitlelerin mevcut siyasal olgunluklarını yitirmelerine neden olmakta. “Nasıl olsa anayasa mahkemesi ya da genelkurmay başkanı çıkıp bi’şeyler yapar, siyasal mücadelenin ne önemi var.” fikrini zihinlerde oluşmasını sağlar bu müdahaleler.

Türkiye darbecilerin anayasasını değiştirmedikçe, o anayasanın yarattığı çarpık kurumların yetkilerini yeniden düzenlemedikçe bu ve benzer olayları yaşamaya devam edecektir. İktidara talip olanlar somut durumları somut tahliller üzerinden çözümlemeye çalışmadığı müddetçe de bu çarpık, kökten değişikliklere ihtiyacı olan siyasal düzenin hedefi olacaktır.

Ængin- Son birkaç saattir Türkiye ülkedeki başlıca iki gücün savaşı ile çalkalanıyor. Seçilmişler ve atanmışlar.

Her demokraside olduğu gibi Türk Demokrasisin de kendisini tehlikelerden koruma refleksi vardır, olmalıdır da. Fakat demokrasiyi koruma kılıfı altında korunmak istenen farklı çıkarlar olabiliyor.

Türkiye yaşadığı tarih gereği demokrasisi batılı değerler üzerine tam oturmuyor. Bir taraftan dincilerin, bir taraftan herkese yukarıdan bakan ulusalcı kesimin baskısı altında. İşte bu kapatma davası da bu iki kanadın çarpışmalarından biri. AKP açık da kalsa, kapansa da demokrasinin bundan bir kazancı olmayacak. Zira AKP hasmı gibi totaliter bir rejimin özlemini çekmektedir.

Türkiye’de sadece iki seçenek yok. İnsanlar dinci ya da ulusalcı olmak zorunda değil. Pek tabiki özgürlüklerden yana olmak da bir seçenek.