May
30
Hakan
Amazon ormanlarında yaşadıkları keşfedilen Envira yerlileri dünyada şaşkınlık yarattı. Peki dünya onları rahat bırakacak mı dersiniz? Bundan daha önce de İran’ın güneydoğusundaki Kerman eyaletinin dağlık arazisinde ilkel bir yaşantı süren küçük bir kabile daha bulunmuştu. İran hükümeti hala “cahiliye” devrinde yaşayan bu insanlara islam sancağını götürdü mü bilemeyiz tabii ama, bana Brezilyalı Envira yerlilerinin bundan sonraki hayatları -bulundukları coğrafyanın sürekli karnaval havasını yansıtırcasına- boyadıkları vücutlarından daha renkli olacakmış gibi geliyor. En iyi ihtimalle, modern dünya onları uzunca bir süre uğramamak üzere rahat bırakır. Ama yine de onlar bizi, biz onları görmüş bulunuyoruz artık, bunun geri dönüşü yok. Modern dünyanın bu yerlilere yüzünü ilk olarak bir helikopterle göstermiş olması ne kadar anlamlı değil mi? Gökyüzünde süzülen helikopterin içindeki modernler, ilkellere nasıl bir gururla “yukarıdan” bakıyorlardı kimbilir, düşünsenize. Yukarıdakilerin helikopterleri ve fotoğraf makineleri vardı, yerlilerin ok ve mızraktan başka bir şeyi yoktu ellerinde. Sonuçta yerlilerle helikopterdekiler arasındaki tek fark teknolojiydi. Ama bu -belki de medeniyet basamaklarında birkaç bin yıl önde oldukları için- modernlerin onlara yukarıdan bakması için yeterliydi de. Haberi fotoğraflayanın da, okuyanların da yaşadığı şaşkınlık, elbette bu çağda hala nasıl bu kadar ilkel yaşanabileceği üzerineydi. Bu şaşkınlık az önce söylediğim o en iyi ihtimali, yerlileri rahat bırakma ihtimalini pek bir zayıflatıyor kuşkusuz. Biraz da diğer ihtimalleri düşünelim. İddia ediyorum, eğer önümüzdeki günlerde yerlilerle ilgili birkaç ayrıntı daha ortaya çıkar ve haber yeterli popülerlik kazanırsa, bu yerlilerle ilgili bir-iki film çekilir. Senaryolar da şu şekilde olur tahminimce:
Birinci Film: Amazon Tutsağı
(Hollywood yapımı 3. sınıf aksiyon. IMDB notu 5.6 falan)
ABD’li bir antropoloji uzmanı yerlileri araştırmak için bölgeye gider. Daha sonra bir aksilik ötürü dış dünyayla iletişimi kesilir ve araştırmacımız da o bölgede mahsur kalır. Ama antropolog olduğu için yerlilerin dilini çat pat öğrenir ve onlarla birlikte yaşamaya başlar. Bu arada yerli kızlardan biriyle arasında da ufaktan bir yakınlaşma doğar. Ama bilmediği bir şey vardır, yerliler onun şeytani bir varlık olduğuna inanmıştır ve bir dahaki dolunayda kurban edecektir. Bu arada kaybolan antropologu kurtarmak için ABD’den bir ekip de yola çıkar ve Amazon ormanlarını taramaya başlar. Acaba dolunaydan önce yetişebilecekler midir? Veya sonradan kabile reisinin kızı olduğunu öğrendiğimiz antropologun sevdalandığı yerli kız kabilenin kurallarına karşı gelip antropologun kaçmasına izin verecek midir?
İkinci Film: Geliyorlar
(Filmin sloganı: “Yüzyıllar önce kaybetmişlerdi. Şimdi geri istiyorlar.”)
Koyu renkli afişinde korkunç bir yerlinin yüzü olan bir film hayal edin. Konusu da şöyle: “Envira yerlileri keşfedilir ve helikoptere ok ve mızraklarla saldırmaları vs. dünya çapında ilgi uyandırır. Bundan birkaç gün sonra Endonezya’dan yeni bir kabile keşfedildiği haberi gelir. Onlar da karşılaştıkları modern insanlara acımasızca saldırmaktadır. Ertesi gün Sibirya’da da keşfedilir yeni bir kabile. Mısır, İzlanda derken dünyanın dört bir yanı saldırgan ilkel kabile haberleriyle sarsılmaya başlar. Yoksa bu kadim kitaplarda anlatılan kehanetin gerçekleşmesi midir? Efsaneye göre binyıllar önce tanrı günahkarları cezalandırarak onları yer altına, ormanların derinliklerine ve daha pek çok izbe yere sürmüştür. Ama öyle bir gün gelecektir ki günahkarlar saklandıkları yerden çıkacak, binyıllar önce terk ettikleri dünyayı ele geçirmek için korkunç bir savaş başlatacaktır. Bu savaşı kaybetmelerinin tek yolu da Amazon ormanlarında saklı olan kutsal bir taşı bulup yok etmektir. Bu görev Amerikan ordusunda görevli Teğmen Steward McHein’e verilir. Ama bu sanıldığı kadar kolay olmayacaktır…”
Geyik bir yana, modernitenin lütuflarından da lanetlerinden de izole yaşayan bu kabile; artık öyle ya da böyle moderniteyle tanıştı. Belki biz onları bir daha hiç rahat bırakmayacağız, belki de bıraksak bile gökyüzünde gördükleri o korkunç şey bundan sonra o yerlilerin yaşantısını derinden etkileyecek. (Ne bileyim, belki de binlerce yıl o “kutsal kuş”un yeniden görünmesini bekleyecekler, bunun için tanrılara insan falan kurban edecekler) Post-modern dünyamıza kafalama giren bu renkli yerlilere şimdiden geçmiş olsun. Hoşgelmişler.
May
27
Yalnız ve Güzel Bir Adam
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Hakan
Yalnızlık, yabancılaşma, şehirde/taşrada sıkışıp kalmışlık, iletişimsizlik ve daha bir sürü can yakıcı konuya değindiği, her sahnesi bir fotoğraf karesi olan filmleriyle Türk sinemasının yüz aklarından olan Nuri Bilge Ceylan, 2008 Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülüyle döndü. Atom Egoyan ve Clint Eastwood gibi önemli rakiplerini geride bırakarak hem de. Ama ödülü kazanmasından çok (zaten kendisi artık kazanınca sevindiren değil kazanamayınca üzen bir yönetmen olmuş bulunuyor diye düşünüyorum) Türkiye’yle ilgili kurduğu cümleyle kazındı daha çok akıllara: “Bu ödülü yalnız ve güzel ülkeme adıyorum.” Çok kapalı bir söz olduğu çok açık. Yalnızlık ve güzellik gibi kavramlar kişiden kişiye pek değişmez, hatta hemen hemen herkesin yalnızlık ve güzellik tanımları birbirine benzer diyebiliriz. Ama sözün sahibi yalnızlık temasını filmlerinde derinlemesine inceleyen ve estetik anlayışıyla çok farklı bir yerde duran Nuri Bilge Ceylan olunca, “yalnızlık” vurgusu Türkiye’nin uluslararası camiadaki yalnızlığından, aynı şekilde “güzellik” vurgusu da ülkemizin pastoral güzelliğinden çok daha farklı şeyler ifade ediyordur diye tahmin ediyorum. Elbette benimki de bir tahminden ibaret. En nihayetinde dünyanın en prestijli film festivallerinden birinde en iyi yönetmen ödülü almış birinin o anki duygularını tahmin etmek kolay değil. Ama öyle ya da böyle, bu söz söylendi ve o an ödül törenini izleyen televizyon karşısındaki herkes önce Nuri Bilge Ceylan’ın adını (Sean Penn’in telaffuzunda biraz problem olsa da) sonra da Türkiye’nin yalnız ve güzel bir ülke olduğunu duymuş oldu. Kahin olmaya gerek yok, bu film de Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmeyecek. Tıpkı ikisi de yalnızca 35000 seyirci tarafından izlenen Uzak ve İklimler gibi, bu filmin kaderinin de aynı olacağını söylemek hiç de zor değil. Bunun temel sebebi kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan’ın daha çok kalburüstü sinema izleyicileri tarafından tercih edilen bir yönetmen olması. (Bir sanat dalı için “kalburüstü sanatsever” tanımı yapmak çok ironik olsa da, bu maalesef bir dünya gerçeği.) Oturup Recep İvedik’le Nuri Bilge filmlerinin kıyaslamasını yapmak çok anlamsız bu yüzden. Ama başka bir mukayeseye girişmek istiyorum, ki sanırım daha can alıcı, o da “kültür elçiliği” kavramı üzerinden olacak. Türkiye -yalnızlığından olsa gerek- kendini dünyaya tanıtma konusunda en hevesli ülkelerden biri. Mesela yurtdışına futbolcu gittiğinde Türkiye liglerindeki maçlar kadar heyecanlı izlenir “lejyonerlerimizin” maçları. Onların takımı kazandığında kendi takımı kazanmış kadar sevinenler çok. Veya futbolu değil de, kültürün daha çok öne çıktığı müziği ele alalım. Tarkan’ın Fransa’da görece popülerleştiği yıllarda dillere dolanmıştı Tarkan’ın kültür elçisi olduğu. Yabancı müzik dinleme oranı gittikçe yükselen bir ülkenin şarkıcısıydı o ve Fransızlara Türkçe şarkı dinletiyordu. Bizde bir şarkıcıya yakıştırılan sıfat toplumsal belleğe kazınır, (”diva” Bülent Ersoy gibi, “minik serçe” Sezen Aksu gibi), Tarkan’da sanırım Fransa’da unutulup gitmiştir ama Türkiye’de hala akıllarda yer etmiş durumda kültür elçimiz oluşu. Tabii bu alanda tek değil, Sertab Erener de Eurovision başarısıyla bir senelik kültür elçimiz oldu; “everyway that I can”le yatıp kalktık neredeyse. Ancak kültürel anlamda nihai başarılara ulaşan iki isim, Orhan Pamuk ve Nuri Bilge Ceylan hiç göremedi aynı ilgiyi. İngilizce şarkıyla kazanılan eurovision’un kabarttığı milliyetçi duygular kadar olamadı Nobel ödüllü bir yazarı orijinal dilinde okuyabilmenin verdiği coşku (Aksine o milliyetçi duygular Orhan Pamuk’a akıllı olmayı niyaz ediyordu son görüldüğünde).Veya en iyi yönetmenin elinden çıkan filmleri altyazısız izleyebilecek olmanın hazzı da duyulmadı ki, Nuri Bilge Ceylan’ın Türkiye’de takdir ve hayranlıkla anılan bir isim olmasını beraberinde getiremedi. Sonuçta ne olursa olsun, Nuri Bilge yalnız ve güzel bir ülkede yalnız ve güzel bir yönetmen olarak yaşamaya, düşünmeye ve üretmeye devam edecek. Ama o nasıl Uzak’la aldığı Jüri Büyük Ödülü’nü yalnızlığa sürgün edilmiş Yılmaz Güney’e adamayı bildiyse, hiç değilse günün birinde onun değerini anımsayan ve aldığı ödülü Nuri Bilge’ye ithaf eden birileri de çıkar diye düşünüyorum. Umuyorum en azından.
May
25
Sosyalist Obsesyon: Hesaplaşma
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.
May
16
Sinemada Uygulamalı Faşizm Dersi
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Hakan
9 Mayıs’ta gösterime giren ve -gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilen- Dalga (Die Welle) filmiyle birlikte faşizmin yükselmesine neden olan nedenleri ve motivasyonları, faşist yapılanmaların iç dinamiklerini ve çevreyle ilişkilerini, ve faşizmin kayda değer bir güce ulaşmasının sonuçlarını gözlemleme olanağı bulduk. Kısacası, yaklaşık 100 dakika süren bir sosyal psikoloji deneyimi üzerinden faşizm tahlili yaptık kendi kafamızda.
Faşizmin yükselişe geçtiği 1920′ler ve 30′lar boyunca -ve faşizm yenildikten sonra da devam etmek üzere- özellikle Fransız ve Alman düşünürler insanların nasıl bu kadar kolay faşist olduklarını anlamaya çalıştılar. İnsanları faşizme iten psikolojik nedenler, toplumun sosyolojik altyapısı, faşist ideolojinin ekonomi-politiği vs. gibi tüm etkenler enine boyuna incelendi ve incelenmeye devam ediyor. Oysa tüm bunların aksine, Dalga’da faşizmin çok yüzeysel bir şekilde irdelendiğini görüyoruz. Zaten film otokrasi anlatımıyla başlıyor, ancak henüz otokrasi-faşizm ayrımı net bir şekilde yapılmadan (ve otokrasinin diğer türleri yüzeysel olarak bile irdelenmeden) bir faşist örgütlenme deneyinin içinde buluyoruz kendimizi. Söylediğim yüzeysellik de burada ele veriyor kendini. Faşizm, kimi faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkar, ve bahsetmiş olduğum gibi bu faktörler kendini geniş psikolojik, sosyolojik ve ekonomik altyapılarda gösterir. Faşizmin ritüelleri, sembolleri ve diğer tüm “kült” oluşumu faşist örgütün ortaya çıkışından sonra yerleşir. Yani insanlar bir faşist selamlama hareketinin ve karizmatik bir faşist amblemin etkisiyle birden faşiste dönüşmezler, bu gibi olgular faşizmin yükselmesiyle birlikte zuhur eden kültür oluşumunun yansımalarıdır. Bu yüzden Dalga, faşizmi eksik anlatmanın ötesinde, faşizm analizine tersten başlayarak en büyük hatayı yapıyor bence. Elbette filmde ki karakterlerin bir aidiyet ihtiyacı içinde olduğuna dair pek çok sahne izliyoruz. Ailevi problemleri olanlar, aşağılananlar, sevgilisi olmayan gençler ve saire gibi, bireyselliği eriten bir çatı arayışında olan çok kişi var filmde. Bu kişilerin faşizme yönelmesi doğal, ancak gördüğümüz kadarıyla “dalga” adlı örgüt bu kişilerin topluma veya başkalarına karşı olan öfkelerini kusabilecekleri bir olanak sunmuyor, bahsettiğim kimi ritüeller ve şehirde “bir gecelik vandalizm” turu haricinde. Ayrıca faşist bir örgüt oluşumundan sonra bir “öteki” arayışına girişmez, örgütlenmesini “öteki” üzerinden yükseltir. Yani filmde gördüğümüz şekliyle tek tipleşmeyi kabul etmeyen Karo’ya yönelik tepki, faşist örgütün kurulmasından sonra gerçekleşmemeli, Faşist örgüt daha kurulumundan önce kendini öteki üzerinden tanımlamalıydı. Bu nokta da bence filmin faşizmi tersten okumak kusurunu ele veren bir örnek.
Peki filmde hiç mi önemli sahne/olay yok? Elbette var. Bunlardan biri Anarşist punk’lar ve Karo örneklerinde gördüğümüz anti-faşist mücadelenin zayıflığı. Bir başka deyişle, film faşizm analizinde sınıfta kalsa da, anti-faşist mücadelenin eleştirisinde çok doğru noktalara parmak basıyor.
Anarşist grubun faşizmin şiddet potansiyelini görünce kaçması ve sonrasında mücadeleyi arabaya boya atmak gibi nispeten pasif bir noktaya geri çekmesi faşizmin önüne neden ve nasıl geçilemedini çok güzel gösteriyor. Bir diğer önemli sahne de Karo’nun “Dalga’yı Durdurun!” bildirilerini çoğaltıp dağıtırken yaşadıklarıydı. Yönetmen Karo’nun bildiriyi basarkenki gerginliğini ve gece okulda bildirileri sınıfların önlerine dağıtırken yaşadığı korkuyu, kamera açılarını etkili bir biçimde kullanarak kusursuz biçimde yansıtmış ekrana. Karo’nun bildiri deneyiminden şunu anlıyoruz ki, açık bir şiddet tehditi olmasa da, anti-faşist mücadelenin içine sinmiş bir korku var. Ama bu korkuya yenilmemek şart. Karo da aynısını yapıyor, her ne kadar başarılı olamasa da.
Sonuç olarak, faşizmi sadece Sineklerin Tanrısı ve daha pek çok eserde karşımıza defalarca çıkmış olan “içimizde daima var olan kötülük” üzerinden açıklamak ve bu faşizm deneyinin ne nedenlerinin ne de sonuçlarının altını yeterli şekilde dolduramamak filmin en büyük eksisi olsa da; insanları bir süreliğine faşizm üzerine kafa yormaya ittiği için bile Dalga görülmesi gereken bir film diye düşünüyorum.
