May
28
Ængin – Faşist kavramını son zamanlarda, son zamanlarda kavramını kullandığımız kadar sık kullanıyoruz. Ülke ve dünya çok hızlı değişiyor ve her şey “son zamanlarda” olup bitiyor, yeni sonuçlar doğuruyor son zamanlarda. Faşizm iste bu son zamanların en etkili akımı adı konmadan yayılan ve uygulanan.Ve işte bu dünyadaki bütün faşsitlerin ötekini dışlama ortak noktasına eklemli bir ortak noktası daha var, ötekini yok saymayan,dışlamayanları yani ılımlaları öteki saymak, iç düşman, iç mihrak saymak. Ve iş bu noktaya geldiğinde iki düşman faşist hareket bir anda ortaklaşabiliyor. İki taraftan birindeki ılımlıların güçlenmesi iki faşist tarafı birden tehdit edebildiği için iki düşman birden ılımlılara karşı iki müttefik oluveriyor. Buna da faşizmin gizli eli demek lazım herhalde.
DTP TBMM’ye girdiği vakit kendi adıma çok umutlanmıştım. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un diyalogdan, barıştan yana söylemleri, biz Türkiye partisiyiz söylemindeki ısrarları, askeri değil siyasi çözüm istiyoruz açıklamaları; bu sırada Leyla Zana gibi Kürt Faşistlerinin partiden uzakta tutulmaları ve giderek marjinalleşmeleri
çok ciddi bir umut ışığı yakıyordu. Fakat işte bu noktada faşizmin gizli eli müdahale etti ve siyaseti yeniden düzenlemeye başladı. Önce Türk tarafı milliyetçilikle gazladıkları kitlelerin tepkisinden çekindikleri için “PKK’ya terör örgütü desinler” ön koşulunu ortaya attılar. DTP tabanı da zamanında Türk ve Kürt faşistleri tarafından milliyetçilikle yüklenmiş olduğundan bunu demelerine imkan yoktu. Ardından Kürt faşistlerin hamleleri geldi, önce parti başkanlığına şahinlerden Demirtaş getirildi. Ardından partili şahinlerin Türk basınında boy boy PKK kamplarında resimleri yayınlandı, 3-4 yerel yönetici saçma açıklamalar yaptı ve ortam gerdirildi, ılımlılar bu yolla köşeye sıkıştırıldı ve en son olarak da Ahmet Türk Ankara’da olmadığı sırada kendisinden habersiz bir şekilde şahinlerden Ayna grupbaşkanvekili seçildi. Bu olay üzerine Ahmet Türk istifa etmek zorunda kaldı.
Çok umut vadeden DTP’nin 9 aylık bilançosu budur. Sonuçta kaybeden ılımlılar değil tüm Türkiye halkı ve Orta Doğu’da yaşayan tüm Türk ve Kürtlerdir. Kazanan çatışmalar üzerinden rant sağlayan faşistlerdir.
Peki kim bu faşistler? Biraz altını dolduralım. PKK ile savaştan rant sağlayan kimler ise onlardır. Savaş sürdüğü müddetçe daha çok ödenek alan, bu yolla kolay oy toplayan, bu yolla halktan haraç toplayan… herkes.
May
25
Sosyalist Obsesyon: Hesaplaşma
Filed Under demokrasi, güncel, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.
May
20
Nazım Hikmet ve Meşruiyet
Filed Under Kategorisiz | Leave a Comment
Hakan
3 Haziran Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümü. Genelde Nazım Hikmet’in mezar yeri tartışmalarının görece gündeme geldiği bir tarih olageldi bu gün, bu sene de öyle olacaktır diye tahmin ediyorum. Anadolu’da bir köy mezarına gömülmek gibi dünyanın en mütevazı vasiyetlerinden birinin 45 yıldır yerine getirilmemesi ayıbı Nazım Hikmet’in kemiklerini sızlatıyor mudur bilemem ama, Nazım Hikmet söz konusu olunca benim içimi sızlatan bir başka konu var ki değinmeden olmaz diye düşünüyorum.
Nazım Hikmet’in sadece yazdıklarıyla değil, kişiliğiyle ve kişiliğine paralel olan yaşantısıyla da
Türkiye ve dünya için önemi tartışılmayacak biri olduğunu söylersem ne çok yeni ne de çok iddialı bir laf etmiş olurum. Ancak buna rağmen, ülkemizde Nazım Hikmet’e hak ettiği değeri vermek yerine, başka Nazım Hikmetler yaratılıyor. Bundan şunu kastediyorum; Nazım Hikmet, sanatı, kişiliği ve yaşamıyla herkese örnek olabilecek bir insan olmasına rağmen, kimi özellikleri ön plana çıkartılarak “pazarlanıyor”. Pazarlanmayı tırnak içinde kullanıyorum, çünkü bu eylem illa ki ticari amaçla yapılmıyor. Elbette ticarileştirildiğini gördük, sanki Nazım’la aynı “hürriyet” algısına sahipmiş gibi reklamında kullandı onu malum gazete. “Karıma mektup” şiirinden dizeleri Amerikanvari bir skeçle Digiturk reklamında da kullanıldı zamanında. Ama bunlar, işi zaten pazarlamak olanlardan beklenecek türden hakaretlerdi Nazım Hikmet’e. Tabii tıpkı Deniz Gezmiş’in kimilerinin ulusalcılığına ve kemalistliğine, kimilerininse silahlı mücadele tutkusuna malzeme olarak kullanılması gibi Nazım Hikmet de CHP’sinden illegal örgütlerine farklı siyasi hareketler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanıldı/kullanılıyor. Bu da aynı şekilde, bir insanın metalaştırılmasından başka bir şey değil, ve yine aynı şekilde, bu yapılanlar da yapanlardan beklenilecek türden davranışlar.
Ama bence Nazım Hikmet’e asıl yapılan ayıp, onu gururla taşıdığı siyasi kimliğinden soyutlayarak meşrulaştırmaya çalışmaktır. Onun muhalif yanlarını kırpıp “memleket şairi” olarak sunmaya çalışmak böyle bir şeydir mesela. Veya kavgasını anlattığı şiirleri gözardı edip sevda şiirlerini ön plana çıkarmak da öyle. Tüm bunlar iyi niyetle yapılıyor olabilir, ama yapılanların yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez. Nazım Hikmet zaten en değerli şairlerimizden biridir, eğer hak ettiği değer verilmiyorsa bu Nazım Hikmet’in değil ona bu değeri vermeyenlerin suçudur. Ona değer kazandırmaya çalışmak için adını -hemen hemen kimsede olumsuz düşünce uyandırmayan- “memleket” veya “sevda” gibi kavramlarla anarak pazarlamak, dolaylı olarak Nazım’ın değerini anlamamak anlamına gelir. Çünkü büyük insanların meşruiyete ihtiyacı olmaz. Çünkü onu yarınlara taşıyacak olan, sivri noktaları -sanki utanılacak bir şeymişçesine- kırpılmış ve böylece toplumca kabullenilmiş bir Nazım Hikmet algısı değil, onun kendi elleriyle yarattığı yaşamı, düşünceleri ve şiirleri.
Mar
22
Benim Hukukum Senin Hukukunu Döver
Filed Under demokrasi, siyaset | Leave a Comment
Hakan
Pek çok kötü espriye malzeme olan “benim babam senin babanı döver” lafını bir de ben kullanmak istemezdim. Ama ülkede bugün yaşadığımız durum tamamen bu lafın makro ölçekte gerçeğe dönüşmüş hali. Çünkü “benim babam senin babanı döver” mantığı içinde güçlü bir adalet algısı da taşır, her ne kadar çocukça olsa da. Çocuklar kendi aralarındaki sürtüşmeleri kavgaya dönüştürmekte pek sakınca görmezler. Bu kavgalar çığrından çıktığında, güçlü çocuk zayıfı fena benzettiğinde örneğin, zayıf arkadaşımız babasını çağırmakta sakınca görmez. Peki güçlü taraf olsa da babanın karşısında aciz kalan çocuk ne yapacaktır? O da babasını çağırırsa? Bu noktada işte o hayati söz devreye girer, kimin babası diğerininkini dövecektir? Çocuklar arasındaki ihtilafın nihai çözümü, biri diğerini dövecek olan babaların kavgasına kalmıştır.

AKP’yle bürokratik elitler arasındaki kavga da, aynı çocuksuluğa varıyor. Demokratik yollar bürokratik cepheyi yıldıramadı. Halka “Hitler de seçimle geldi” veya “Bunlar devleti ele geçirecek, takiye yapıyorlar” argümanlarını sunmak zor olmadı onlar için. Diğer taraftan, bürokrasinin e-muhtıra gibi demokrasi dışı kanalları kullanması da AKP’nin elini güçlendirmekten öteye gidemedi. Geriyeyse bir çözüm yolu kaldı: Kimin hukuku diğerini dövecek? Hukuk çok önemli, çünkü halk nezdinde meşruiyeti çok yüksek, adalet mülkün temeli ne de olsa. Bu yüzden iki taraf da kartlarını akıllıca oynamaya başladı. Bürokrasi, kendi sivil kanadından başka bir şey olmayan Yargıtay’ı harekete geçirdi, AKP de yine nispeten kendi güdümünde olan polis teşkilatını hızlıca devreye soktu. Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu; kavga yargıya taşınmışsa da, aslında sadece form değiştirdi. Hukuk süreci yine aynı paranoyalar temelinde ilerliyor. AKP’ye açılan dava, kanıt diye sunulan, halbuki muhafazakar bir parti için gayet doğal olan kimi konuşma ve uygulamalara dayandırılıyor ve dönüp dolaşıp “AKP’nin aslında takiye yaptığı” noktasında düğümleniyor. Karşı safta da durum benzer. Ergenekon operasyonu gerçekten önemli, ama AKP bunu “bizden olmayan darbecidir” söylemine dayandırmaktan geri durmayarak, liberal/demokrat kamuoyunu kendi saflarında tutma hesabı yapıyor. Kısacası ülkenin kaderi, kimin hukukunun diğerininkini döveceğine kilitlenmiş durumda. Devletin zirvesindeki iki taraf da aslında adalet değil adaletsizlikten daha fazla pay isterken, -daha önce de söylemiş bulunduğum gibi- bundan rahatsız olan herkese üçüncü bir yol açmak düşüyor.
Mar
16
iktidarı bizim için kapattım sevgilim…
Filed Under demokrasi, güncel | Leave a Comment
Erman
Daha on beş gün geçmemişti bir askeri yetkilinin “türkiye’de iktidara on – on beş senede bir ayar çekmek gerekir” tadındaki açıklamasının. Daha bir hafta geçmemişti Danıştay başsavcısının bir darbeyi ve üç kişinin idamını övmesinin. Daha çok geçmemişti ergenekon çetesi’nin bağlantılarının ortaya çıkmasının.
Ülke demokrasisi bir parti kapatma dosyasıyla daha karşı karşıya. Bu sefer kapatılan parti tek başına iktidar olan, senelerdir ülkeyi yöneten AKP. Sanırım bu duruma en alışık olanlar da akp yöneticileri çünkü hem eski partilerindeyken benzer bir süreci yaşadılar hem de iktidara geldiklerinden beri kendilerini en çok zorlayan şey politika dışı unsurlar.
Ne demişti ünlü bir grup bilim insanı? “ordu göreve!” İşte iktidar yollarında ana muhalefet partisinden görmediklerini orduculardan gördüler. Öyle ki TSK da bu insanlara “ben de size karşı boş değilim” diyerek patlatıverdi e-muhtırayı seçimler öncesinde. Sonrası malum, akp daha da güçlenerek çıktı. Meydanlara inip onu bunu göreve çağıranlar sokaklarda kalsalar, sokağı anlasalar ya da en azından çaba göstermiş olsalar böylesine ağır bir yenilgi almazlardı. Olsun ama, zaten herkes kömür karşılığında oy vermedi mi bu ülkede? O zaman durmak yok, göreve çağırmaya devam!
Kucağımızda parti kapatma davasını bulduğumuzdan beri süregelen bir tartışma da akp’nin kapatılıp kapatılamayacağı. Şu durumda akp kapatılabilir. Zira “şu durum” dediğimiz “darbecilerin anayasası” buna izin verebilir. Sorun akp’nin kapatılma sorunu değil, türkiye’de hala partilerin tıkır tıkır kapatılabiliyor oluşudur. Mücadele edilmesi gereken kişi Abdurrahman Yalçınkaya değil, 12 eylül darbecilerinin getirdiği anayasa ve onun yarattığı anti-demokratik düzen olmalıdır. Bu mücadelede görevini yerine getirmemiş her sivil, her yurttaş mevcut anti-demokratik düzene hala ortak olmaktadır.
Parti kapatmanın demokratik yönetimlerde uygulanması gereken bir yöntem olup olmadığından ziyade işlevsizliğinden bahsedilmesi de ilginç bir karşıtlık konumu. Halkın faydacılığından dem vuranlar – kimse ben öyle dem vurmam demesin. En kolayından; “oy”+kömür yazıp google’da bir aratın bakalım kaç yazı çıkacak. – demokrasinin temel prensiplerine öylesine faydacı yaklaşıyor ki ruhunu şeytana, oyunu kömüre satanlara nazire yapıp “öyle satılmaz böyle satılır.” diyorlar resmen. “Hani parti kapatınca oy verenleri de kapatılmış olsa tüm parti kapatmalara “evet” diyeceğiz ama gördük ve çok şükür anladık ki partiler kapatılınca oy verenleri kapatılmış sayılmıyor. E onlar sayılmayınca biz de sayılmamış oluruz, iyisi mi hayır diyelim biz parti kapatmaya.” tadında bir günah çıkartma bu.
Hitler’in de iktidara demokratik yöntemlerle gelmiş olması bir süredir ulusalcı cenahın diline pelesenk olmuştu. Bu söylem akp’nin kapatılması iddianamesinde de yer edinmiş kendisine. Söylem o kadar indirgemeci ki, sanki demokratik seçimler bir nazi almanyası’nda bir de türkiye’de yapılıyor. Faşizmle benzerliği net koymadıktan sonra demokratik seçimlerle iktidara gelmiş partiye “nazi” analojisi yapmanın temelini oturtamazsınız. Yok faşizme çalan bir iktidardan bahsetmekte ısrarlıysanız 12 eylül askeri darbesine göz atın. Totaliter rejim Türkiye’ye siyasal partilerle değil -çok partili dönem sonrasını alıyoruz.- TSK ile oluşturulmuştur.
Akp’nin halk iradesi kavramını kendi partisi kapatılmak istenince hatırlaması da ilginçtir. Halk iradesi ne kadar %46 ise bir o kadar da milyonda birdir. Milyonda biri düşünmezseniz, bu fikriyatı yıkmazsanız o karanlık gelir sizi yıkar. Siyasal liberalleşmeyi ekonomik liberalleşme kadar ön plana almayan AKP’nin başına gelen de tam olarak budur. Velhasıl, kasım 2007’de DTP’ye açılan kapatma davasına ses çıkartmayan akp’nin o iradeyi hatırlayıvermesi – Tayyip Erdoğan jargonundan alıntılayarak- manidardır.
301 cemil’in o leziz demokratik demeçleri, Şemdinli davasındaki savcı değişikliği, Hrant Dink davasının üstüne gidilemeyişi, Ergenekon çetesi konusunda yeterli çalışma yapılmayışı, senelerdir ülkeyi yönetenlerin “anayasa değişikliği” mevzusunu ağızlarına sakız edip bir türlü somut çözüm getiremeyişi, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girebilmesi için gereken değişikliği dostlar alışverişte görsün şeklinde yapışı ve türbanlı/türbansız herkesi ortada bırakışı – burada türban karşıtı eylemlerin ne kadar demokratik olduğu tartışılır lakin bunların olacağı bilinmeliydi ve anayasa altı senedir hazırlanmış olmalıydı. Gerekli değişiklikler de yeni anayasa içinde sabit/somut şekilde belirtilmeliydi. Bunu yapabilmek için her türlü meşru desteğe/güce sahip akp.-, akp’nin belki de başını duvarlara vurmasına neden oluyor bu günlerde.
TSK’nın e-muhtırası, bu kapatma davası ve geçmişteki benzerleri sürekli “olgunlaşamadığından” dem vurulan kitlelerin mevcut siyasal olgunluklarını yitirmelerine neden olmakta. “Nasıl olsa anayasa mahkemesi ya da genelkurmay başkanı çıkıp bi’şeyler yapar, siyasal mücadelenin ne önemi var.” fikrini zihinlerde oluşmasını sağlar bu müdahaleler.
Türkiye darbecilerin anayasasını değiştirmedikçe, o anayasanın yarattığı çarpık kurumların yetkilerini yeniden düzenlemedikçe bu ve benzer olayları yaşamaya devam edecektir. İktidara talip olanlar somut durumları somut tahliller üzerinden çözümlemeye çalışmadığı müddetçe de bu çarpık, kökten değişikliklere ihtiyacı olan siyasal düzenin hedefi olacaktır.
Jan
24
Uğur Mumcu: Kürt Dosyası
Filed Under demokrasi, siyaset | 5 Comments
Ængin Sitede yazdığım ilk yazı hrant ile alakalıydı, bu ikinci yazı ve bu da katledilen bir gazeteci ile alakalı: Uğur Mumcu. Uğur Mumcu benim öldürüldüğünü gördüğüm, kim olduğunu bilecek yaşta olduğum ilk gazeteciydi, annemin haberi duyunca nasılSitede yazdığım ilk yazı Hrant ile alakalıydı, bu ikinci yazı ve bu da katledilen bir gazeteci ile alakalı: Uğur Mumcu. Uğur Mumcu benim öldürüldüğünü gördüğüm, kim olduğunu ağladığını da hatırlıyorum. Demekki önemli biriydi.
Herkes katilleri bulacağız dedi. Sonra da Mehmet Ağar, Güldal Mumcu’ya “bir duvar var ondan bir tuğla çekersem altında kalırız” dedi. Demekki derin devlet işin içinde. Zaten bir yerde Mehmet Ağar’ın lafı geçmişse korkacaksın. Özel harekat falan, aman diyeyim.
Uğur Mumcu ne zaman öldürülmüştü hatırlayan var mı? Tarih olarak değil, hangi olayın peşindeyken. Cevap, Kürt Dosyası kitabını yazmaya çalışırken. Ne diyordu o kitapta Mumcu? PKK ile ilişkisi olan siyasetçiler var diyordu. Bunlar heralde DTPliler değildi. Ne diyordu Mumcu PKK’dan nemalanan siyasetçiler var diyordu.
Buradan hareket edip bir yere varmak gerekiyor. Bir zamanlar bu ülkede bir iktidar vardı. Her seçim sathı mahaline girildiğinde Kuzey Irak operasyonları yapıp milletin oyunu alırdı ve tekrar iktidar olurdu. Seçimlerden sonra bir dahaki seçime kadar da dokunmazdı PKK’ya. Seçimlerden önce tekarar bir operasyon, oylar cepte. Bu döyle iki dönem gitti, milleti PKK operasyonu, Kuzey Irak kamplarının bombalanması ile uyutan iktidar bu arada halkın cebinde ne varsa aldı. En sonunda da başka bir iktidara devretti işi.
Başka örnekler de var ama iyice 301’lik olmamak için söylememek lazım. Zira en babasını söyleyemiyorum. Evet bu ülkede ifade özgürlüğü var!!!
İşi her otoriter rejimin bir düşmana ihtiyacı olduğu şekilde formüle edebiliriz. O ortak düşman sayesinde halk iktidarın çevresinde kenetlenir, öteyi beriyi düşünmez, tek derdi ortak düşmandır. O arada cebinden gidenler cebi tam takır oluncaya kadar onu rahatsız etmez. İşte türkiye’de bunu yaptı. Uğur Mumcu o kitabında bunu dile getirecekti. Birileri bu durumdan rahatsız oldu, onu iktidar öldürdü demiyorum, yanlış anlaşılmasın ama foyalarının ortaya çıkmasından rahatsız olanlar öldürdü, bu çok açık.
O yine de halkına seslendmişti, “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi”
Eğer Uğur Mumcu yaşasaydı bugün çok farklı bir ülkede yaşıyor olabilirdik, en azından Kuzey Irak’a operasyon bezirganları bu kadar rahat olmazdı. Gönüllerin başkomutanı Ertuğrul Özkök’e öyle laflar ederdi ki özkök utancından yazamazdı heralde. Çok mu iyimserim ne, belki de yazardı hala.


