Hakan 

Türkiye solu çaresiz. Yıllardır bir çıkış yolu arıyor.ABD ve AB üzerinden politika yapılıyor, olmuyor. AKP üzerinden yapılıyor, olmuyor. Ekonomik kriz ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılıyor, olmuyor. Bir türlü istediği havayı yaratamıyor sol. Bu yüzden eski günlere özlem duyuyor. Yüzbinlerin meydanları doldurduğu, grevlerin örgütlendiği ve devrim umudunun capcanlı olduğu 70′li yıllara. Ve o yılların hasretiyle bu yılların çaresizliğinin verdiği öfke, dönüp dolaşıp 12 Eylül’e yöneliyor. 12 Eylül, hem o yılların umudunu ezip geçtiği için, hem de bugünlere solun müdahalesine kapalı, muhafazakar/neoliberal bir Türkiye miras bıraktığı için solun öfkesinin tek odağı neredeyse. Bu yüzden sol “12 Eylül’le hesaplaşma” takıntısıyla malul. Enerjisinin önemli bir kısmını 12 Eylül’ün solda yarattığı mağduriyetin acısını çıkarmaya harcıyor. Öyle ki, kendine bir sektör bile yarattı bu hesaplaşma kültürü. Bir “Hatırla Sevgili” tutkusu aldı başını gidiyor. (Bundan önce de Çemberimde Gül Oya yaratmıştı aynı etkiyi) Artık her sene 1-2 adet de 12 Eylül’le hesaplaşma filmi giriyor vizyona. Babam ve Oğlum, Eve Dönüş, Beynelmilel ve şimdi de O. Çocukları. (Şu an adını hatırlayamadığım filmler de vardır mutlaka) Konu seçimi kolay: 12 Eylül’ün mahvettiği hayatlar. İçine biraz acı, biraz mizah katıyorsunuz, filminiz vizyona girmeye hazır. Peki getirisi ne bu hesaplaşmaların, yaptığı gişeden başka? Filmden çıkanlar anti-militarist oluyor mu, veya sosyalizm sempatizanı? Ben ne yazık ki böyle bir durum gözlemlemedim. Aksine, bu 12 Eylül filmleri/dizileri silsilesinin insanlarda 12 Eylül gibi bir olaya alışkanlık yarattığı, Haneke’nin her filminde vurguladığı gibi şiddetin gerçeğiyle sanalı arasındaki farkı belirsizleştirdiği bile söylenebilir. İşkence sahnelerine aşina artık herkes. Hatta Testere, Hostel gibi “gore” filmlerde daha beterlerini gördükleri için, “bu da bir şey mi?” algısı bile oluşuyor olabilir, en kötü ihtimali düşünürsek.

Bunun dışında, bu hesaplaşma kültürünün sola verdiği bir başka zarar daha var -ki kanımca daha ciddi bir zarar bu- o da özeleştiriye imkan vermemesi. “Kendisini her zaman kurban olarak gören kişi, kendisinin yaptığı hileyi asla keşfedemez.” diyor Max Frisch. Bence Türkiye solunun 12 Eylül’le ilişkisine cuk oturan bir cümle bu. 12 Eylül’e hem direniş gösteremeyen, hem de sonrasında yaşanan toplumsal yozlaşmayı eli kolu bağlı izleyen sol, bütün suçu 12 Eylül’e yıkıp kendisini kurban olarak göstererek, kendi hatalarının üzerine de perde çekmiş oluyor. Dünya 12 Eylül’den başka darbe görmedi mi? Mesela Portekiz 42, İspanya 36, Nikaragua 40, Şili 17, Arjantin ve Yunanistan 7 yıl faşist cuntayla yönetildi. Portekizde ve Nikaragua’da bu iktidarların sonunu komünistler getirdi. Türkiye’dekinin tam tersine, tüm bu ülkelerde darbe döneminden güçlü çıktı sol hareketler. Darbenin etkisiyle neredeyse yok olan bir sol, sadece Türkiye’de gösterdi kendini. Burada herkesin durup “biz nerede yanlış yaptık?” diye düşünmesi gerekirken, yaşananların tüm sorumluluğunu 12 Eylül’ün 5 generaline atmak düpedüz özeleştiriden kaçmaktır. Elbette yüzbinlerce insanın hayatını mahveden bir rejimin sorumlularıyla hesaplaşma olmalıdır. Yargılanmaları için uğraşılmalıdır. Bir 12 Eylül daha yaşamamak için gerekenler yapılmalıdır. Ama bu uğraş bütün suçu darbecilere yüklemeye indirgenemez. Solun bu süreçte yaptığı yanlışları enine boyuna hesaplaması, 12 Eylül’den önce kendisiyle hesaplaşması gerekir. Aksi takdirde bu çabaların tek başarısı gişede kalmaya devam edecek.

Uğur

 

Medyadan takip edebildiğimiz haberler kadarıyla bundan tam 1 hafta önce rahatsızlığından dolayı hastaneye kaldırıldı İlhan Ağabey. Ondan öncesini hatırlayanlar da pek tabii ki sabaha karşı 4 sularında evinden alınışını ve de zorlu bir sorgu sürecinden geçirilişini hatırlayacaklardı. Duayen gazetecimizin Amerikan Hastanesi’ne yatırılmış olması da hakkındaki haberlerin içinde yatan ayrıntılardan biriydi. Pek önemli bir ayrıntı değildi ama böylece tehlikenin ‘fazlasıyla’ farkında olan İlhan Ağabey’in zor günler için iyi bir birikim yaptığını da öğrenmiş olduk. Emektar bir gazetecinin düzgün bir kazancı olmuş olması zaten hepimizi mutlu edecek bir şeydi ama sıkı bir Amerikan karşıtlığının bayrağını taşıyan birisinin hatta böyle bir akımın liderinin hastalanınca ‘Amerikan’ Hastanesini tercih etmesi şaşırttı. Aslında şaşırılmaması gerekirdi di mi ya; İlhan Ağabey esnek adamdı, kendi işkencecilerini, bombacılarını, Molotofçularını bir hamlede affedivermişti. Sürekli muhalefet yaptığı bir Kültür emperyalizmine hastalandığında kendini teslim etmiş olması da onun için pekâlâ mümkün olabilirdi. Haberdeki diğer bir ayrıntıysa Türk solunun simge isimlerinden biri olarak bahsedilmesiydi kendisinden. Bu da beni bir süre derin düşüncelere gark ettirdi. İlhan Selçuk, Türk solunun simge isimlerinden biriydi. Bunda bir yanlışlık ya da bir terslik vardı. Bir yerlerde anlamsızlaşıyordu bu hitap, bu sıfat. Ne yazık ki anlamsızlık bilginin yanlış olmasından değil bizzat doğru olmasından kaynaklanıyordu ve bu da her şeyi daha da bulanıklaştırıyordu.

İlhan Selçuk’un sol içinde sivrilmeye başlaması şüphesiz ki Yön Dergisi’yle olmuştu ve sonrasında da Devrim Dergisi gelmişti. Hani şu darbe çığırtkanlığı yapmasıyla meşhur olan Devrim Dergisi. Bu derginin yazarlarından, Hasan Cemal daha sonraları askerden darbe yapması için medet umdukları o günleri ve asıl darbenin 12 Mart’ta kendi kafalarına inişini tebessümle anacaktı. Ama gelin görün ki İlhan Ağabey çabuk unutuyordu. Yoksa çabuk affediyor mu demeliydim? Çünkü o, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala askerden medet ummaya devam ediyordu. İlhan Ağabey gazetesi aracılığıyla bir şeyler yapmalı diyordu. Ne yapılması gerektiğiyse yine satır altlarında gizliydi! Böyle gereksiz ayrıntılar insanın zihninin içinden bir anda fırlayıveriyordu işte gazete haberlerine birazcık dikkat edince.

Daha sonrasında Yıldırım Türker, gazetesindeki köşesinden İlhan Selçuk’un simgelik durumu için, “ille bir simge olacaksa, demokrasi düşmanlığının, darbeci militarizmin, vahşi jakobenliğin simgesi olduğu daha rahat söylenebilir.” yazacaktı. Ben de soracaktım, İlhan Selçuk Türkiye’deki ayrımcılık, insan hakları ihlalleri, hukuk dışılık, çarpık düzen için ne yaptı? diye. Hukukun gidişatını hukuk dışı yollardan değiştirmekten medet ummak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Demokrasi adına bir taş koymak yerine sürekli demokrasinin önüne taş koymak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Başında bulunduğu gazeteyle beraber olmayan bir Türkiye gündemi üzerinden insanları en ihtiyaçları olmadığı şekilde kışkırtmak dışında ne yapmıştı İlhan Ağabey? Türkiye’den kopup giderken, kendisiyle beraber bir kitleyi de kopartıp götürmek ve Türkiye’yi AKP karşısında alternatifsiz bırakmak dışında ne yapmıştı İlhan ağabey?

Türkiye’de solun simge ismi olmak için ne yapmıştı İlhan Ağabey?

Gerisi boşluk, aynı Türkiye’deki solun durumu gibi. Aynı İlhan Selçuk’un Türkiye’deki solun simge ismi olması gibi…

Uğur

 

Mümkün mü yeni bir sol? 1968 yılında ateşlenen fitilin 1989 yılında küle dönen bir devin kalıntıları üzerinde yeniden yükselmesi mümkün mü? Wallerstein mümkün diyor buna. Zira ona göre, yeni bir dünya sisteminde kulaç atmaya başlamamıza çok az bir zaman kaldı. Onun dünya sistemleri teorisine göre son cycle (dönem) dayız. Ve kurulacak olan yeni dönemin sosyalizm üzerine kurul-a-bileceğini söylüyor yine üstad. Sosyalist iktisatçı, Ahmet İnsel de kapitalizmin ömrünü tükettiğini ve yeni bir sistemin kapıda olduğunu söylüyor. Ama ne yazık ki o, Wallerstein kadar da iyimser değil. Şimdilik bilemeyiz ama daha muhafazakar ve korumacı; daha kötü bir dünya sistemiyle karşılaşabiliriz diyor. Bu konuyu bir de bu işlerin tozunu yutmuş siyaset ve itici muhalefet duayeni Deniz Baykal’a soralım! O da “cumhuriyet tehlikede”, tehlikenin farkında mısınız? Diyor.Peki ya yeni bir sol mümkün mü? Ya da mümkün olabilecek olan sol, gerçek bir sol olabilir mi? Sol mücadelenin geçtiğimiz yüzyıldaki tarihinine baktığımızda; sol, 1960′lı yıllarda umut dolu ve de yeni açılımlara gebeyken, yüzyılın son demlerine doğru devrimci yanını kaybetmeye başladı. Sovyet tehdidinin de gerçek bir korku mekanizması olmaktan çıkmasıyla beraber parlamenter bir sol umudu doğdu. Oysaki unutmamak gerekirdi ki bu sol umut, ondan çok daha  önce 1960′larda Bolivya’da daha yanamadan ezilmişti postalların altında. İşte bu parlamenter sol umudu 1980′li yıllarda Avrupa’da sol eğilimli hükümetlerin kurulmasıyla beraber yeniden yeşermeye başladı . Böylece de sistem içinde bir dönüşümle ‘sol’ mücadele yapma fikri olgunlaşmaya başladı. Bu kimine göre sol’un meşru bir zemine kayması, kimine göreyse de affedilemeyecek bir revizyonist hareketti. Ama gerçekleşti velhasıl. Artık devrim için dökülmüyordu insanlar sokağa. Artık yeni bir sistemin, en baştan inşa edilerek, kurulabileceğine inanmıyordu yürekler. Tek çare meşru yollardan siyasal ve hukuksal bir dönüşüm yaratmaktı. Tüm toplumu dönüştürmek, öldürmeden hakça, emekten yana bir düzen kurmaktı.Bu sözler o zamanlar ne kadar inandırıcıydı bilemiyorum, ama pratiğe baktığımız zaman gördük ki; Avrupa’daki sosyalist diye nitelenen hükümetlerin en sol icraatı, göçmenleri öldürmeyip sıtmaya razı etmelerinden ve eşcinsellerin var olmasına izin vermelerinden ötesine geçemedi. Bu sosyalist görünümlü hükümetler, ne Irak müdahalesine karşı ciddi bir çıkış yapabildi ne de Filistin’de yıllardır yaşanan zulmü görebildi. Diğer taraftan, 20. yüzyılı şekillendiren ideoloji ayrımında temel etmen olan ekonomik görüş farklılıklarını ve refahın adil dağıtımına dair olan anlayışı da yeni sol içerisinde görmek pek mümkün olmadı. Görüldü ki sosyalist diye nitelenen hükümetler de muhafazakar-liberal hükümetlerle aynı derecede neo liberal politikalar uyguluyorlardı. Sağ ve sol hükümetlerin tek farkları kültürel ve sosyal haklara yaklaşımlarındaki nüanslar oluyordu ki; sınıf mücadelesinin görmezden gelindiği bir neo-liberal ekonomi sistemi uygulanıyorken, sosyal ve kültürel hakları sol mücadelenin çekirdeği diye tanımlamak pek de mümkün değildi. Yani kısaca sorulması gereken soru, yeni bir sol mümkün mü değil, yeni solun gerçekten sol olabilmesi mümkün mü, olmalıdır. Bu sorunun cevabını vermekse tüm umutsuzluğumuza rağmen yine de zor. Avrupa yarattığı refah seviyesiyle büyüttüğü orta sınıfı sayesinde, sınıf mücadelesi sorununu aşmış gibi gözüküyor. Artık, Batı Avrupa ülkelerinde insanlar -gerçek- bir solun peşinde değil. Daha ziyade daha özgürlükçü bir yaşamın peşindeler. Bu da, onları toplumsal düşünme olgusundan uzaklaştırıp daha bireysel ve liberal yapıyor. Ondandır ki, gerçek bir insanlık ayıbı ve dramı olan Filistin ve Irak meseleleri zihinlerini meşgul etmeyebiliyor. Her ne kadar özgürlük istiyor olsalar da, liberalizmin öğütlediği gibi -sadece kendileri ve çevreleri için olan- özgürlük onları tatmin etmeye yetiyor. Liberalizm içine sızdıkça Avrupa solu vicdanını kaybediyor. Fakat unutmamak gerekir ki dünya, Avrupa kıtasından ibaret değil. Ve yine unutmamamız gerekiyor ki, sol mücadeleyi sonuna kadar yaşatmamız gereken, sendikal hakları olmayan işçilerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. Düşünce özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına dayalı bir anayasaya sahip bir ülkede yaşıyoruz. Gelir dağılımının orta-alt tabakayı dağıttığı bir ülkede yaşıyoruz. Ve unutmamız gerekir ki, bizim insanca bir hayat için sol düşünceye ihtiyacımız var. Eşitlikçi, özgürlükçü politikalar için mücadele etmeye ihtiyacımız var. Avrupa’nın olmasa da, bizim gerçek ve yeni bir sola ihtiyacımız var.