Ængin - Anayasa Mahkemesi nihayet gerekçeli kararını açıkladı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinin özünü oluşturan metinleri ile karşı oy yazıları aşağıdadır.

“…Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasayı değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Kaynağı Anayasa olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasaya uygun olarak kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı bu yetkisini 175. maddede belirtilen yöntemle kullanırken, yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerektiği açıktır.

Anayasa’nın 4. maddesinde “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı, kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir.

Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi yasama organının yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olduğu bir alanda yasama faaliyetine hukuksal geçerlilik tanımak da mümkün değildir.

Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasanın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.

Anayasa’nın 175. maddesine göre kullanılacak Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Anayasanın 148 inci maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif … şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, yukarıdaki açıklamalar ışığında, “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi de içerir.

Yürürlükteki Anayasamızın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olma niteliği itibariyle doğal olarak değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu durumda Anayasa’nın 4. maddesi dâhil olmak üzere her bir maddede yapılacak değişikliklerin siyasal düzende değişikliklere ve kurucu iktidarın yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol açması mümkündür. O halde Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin yasama organı için çizdiği sınırların aşılma olasılığı göz ardı edilemez.

Dolayısıyla Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır.

Açıklanan nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin, 5735 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya uygunluğunu inceleyebileceğinin ve söz konusu maddelerin Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerine aykırı olup olmadığı, aykırı olduğuna karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır…”

Anayasa Mahkemesi buraya kadar ne diyor kısaca özetleyelim: Anayasa Mahkemesi Görev ve Yetkilerinin düzenlendiği Anayasanın 148. maddesinin anayasa değişikliklerini denetleme yetkisini sadece ve sadece şekil denetimi ile sınırlı tutan 1. ve 2. fıkaralarını lafzından farklı yorumluyor ve diyor ki: Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri olan ilk 4 maddesine aykırı hükümler içeren anayasa değişikleri şekil yönünden sakattır. Zira ilk 4 maddenin değiştirilmesi talep edilemez. Değiştirilmesi talep edilemeyen maddeleri dolaylı olarak değiştirmek iptal sebebidir. Anayasanın değiştirilebilir maddelerinde yapılan değişiklikler ilk 4 maddeye aykırı oldukları takdirde şekil yönünden sakattırlar.

Tabi bu durumda Anayasa Mahkemesi dolaylı olarak ilk 4 maddenin Anayasanın diğer maddelerinden üstün maddeler olduklarını yani asıl anayasanın bu ilk 4 madde olduğunu da açıklamış oluyor. Bu da demek oluyor ki Anayasa mahkemesi her türlü anayasa değişikliğini, şekil yönünden denetim kisvesi ile hem esas hem de şekil yönünden denetleme yetkisi tanıyor kendisine, 148/1 ve 2 fıkaralarının tamami ile aksi yönde olarak.

“…Toplumsal sorunların Anayasa’nın açık hükümleri çerçevesinde ve demokratik barışı ve uzlaşıyı esas alan yöntemlerle çözümü yerine, dinin, din duygularının veya dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmek suretiyle kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir…
…Açıklanan nedenlerle dava konusu Yasa’nın 1. ve 2. maddeleri Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir…”

Anayasa mahkemesi yukarıdaki ilk cümlede açık olarak esas yönünden denetim yapmıştır. Ki bu cümle bütün gerekçenin temelidir.

Karşı oy veren Haşim Kılıç:
Usul Yönünden:

“…Çoğunluk görüşü, kurucu iktidar ile ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya düşmekte, kanun yapan yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu iktidar arasındaki farkı görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından gerçekleştirilmiş olmakla birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik olarak birbirinden farklı bir işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı değiştirme işlevi TBMM tarafından yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96. maddesi uyarınca Anayasa’nın hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken, diğeri Anayasa’nın yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla, nitelikli çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı değiştirme” işlevidir.

Bu gerçeğe karşın, yapılan Anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın iptalinden hiçbir farkı kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal değerlendirmelerin dayanağı varsayımlar veya öznel kabuller değil, demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok daha ileri bir düzeyde sınırladığı ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış gibi, şekil denetiminin 1970’li yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında yeniden devreye sokulmasının meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve siyasal yaşamın dinamizmine uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü oluşturan normları değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve değişikliklere her zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin somutlaştırılması diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu somut düzenlemelerle anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir anlatımla ilk üç maddenin dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik bir yapı kazandırılarak siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet temelleri güncelleştirilmiş olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir dönüşüme tabi tutulmadığı takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın gelecek kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmakla, esasen kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde Anayasa değişikliklerini iptal etmesi üzerine, 1971 Anayasa değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu, “kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımında yapılabileceğini kabul etmiştir. Elbette yapılan incelemede sözkonusu iradenin Anayasakoyucu iradesi olduğu saptandığı andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan niteliğiyle bunun esastan denetime tabi tutulması mümkün değildir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 1975 yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini “biçimin esas yönünden incelenmesi” adı altında sürdürmesinin ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971 Anayasası’nda öngörülenden öte sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982 Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi yapabileceği bu denetimin ise (a) teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c) ivedilikle görüşülme koşuluna uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu hiçbir farklı yoruma elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yeralmaktadır

Anayasakoyucunun tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında çoğunluğun “içerik yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi” tarzındaki usullerle ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü başlık altında yapılan inceleme, yapılan Anayasa değişikliğinin anlam ve kapsamını belirledikten sonra, bunun Anayasa’nın 2. maddesindeki ilkelere aykırı olduğunu tesbitten ibarettir. Esas denetim de zaten bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu İktidar Anayasa Mahkemesine esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Bu durumda “1982 Anayasası Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu cevapsız kalmaya mahkum olmaktadır.

Diyerek kanımca anayasa değişikliklerinin denetiminin nasıl yapılması konusunda çok temel bir yazı yazmış, ardından da geçmiş uygulamalar konusunda kurucu iktidarların her seferinde neden bu denetimi 2 kere yeniden ve sınırını her seferinde daha da belirginleştirerek yaptığını açıklayarak karşı oy yazısını usul yönünden temellendirmiştir.

Esas Yönünden:
(Usul sorununun aşılması üzerine bu bölüme ilişkin karşıoy yazılmıştır.)…

Çoğunluk görüşü laikliği, eleştirel akla dayalı bir süreç olan aydınlanmanın bir ürünü olarak tanımlamış, bu ilkenin bilim ve sanatı esas alan Rönesans ve dinsel çoğulculuğu esas alan Reformasyon ile ilişkisini isabetle vurgulayarak, çağdaş dünyaya egemen olan temel parametreleri benimsemiştir. Ancak esasta ulaştığı sonuçlar çağdaş dünyadaki sonuçlarla temelde çatışmaktadır. Hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır. Aynı propoganda etkisine sahip siyasal simgelere ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise duyulmamaktadır. Üniversiteler propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekanlardır. Toplumsal yaşamda çoğu zaman bulunamayacak aydınlanma, sorgulama, karşılaştırma, kabul ya da ret olanaklarını üniversiteler sunabilmektedir. Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa’da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversiter gereklere uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.

Çoğunluk gerekçesinde, 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile Anayasa’nın 42. maddesine eklenen “kanunda açıkça yazılı olmayan” ibaresinden, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin herhangi bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Oysa bu ifadenin temel amacının, yasakoyucu dışında hiçbir organın temel hak sınırlamasına tevessül etmemesini sağlamak olduğu unutulmaktadır. Yani 13. madde de yasakoyucuya ait olan bir yetki biraz daha vurgulanarak ifade edilmektedir. Diğer yandan yukarıda ifade edilen varsayım devam ettirilmekte, ülkede bireylerin dinsel özgürlüklerinden kaynaklanacak hak ihlalleri ve kamu düzeninin bozulması karşısında hiçbir yasal düzenlemenin bulunmadığı ve buna dayalı olarak da tüm devlet organlarının eli ve kolunun bağlı olduğuna inanılmaktadır. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi başlı başına bu gereksinimleri karşılayacak niteliktedir. Genel nitelikli diğer yasalardan söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.

Öte yandan çoğunluk görüşünün temelini oluşturan hususun iptal edilen düzenlemenin lafzı olmayıp, gerekçesinde yer alan “başörtüsü” ifadesi olduğu gözden kaçmamaktadır. Hiçbir bağlayıcılığı olmayan yasa gerekçesinde yer alan bir kavramın, Anayasa’nın temel tercihlerini ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden olması, hukuk bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır.”

Sacit Adalı Karşı Oy Yazısında:

“…

Şekil bakımından denetleme esasa girmemeyi öngörmesine karşın, Anayasa değişikliğinin gerçekte neyi amaçladığının ortaya çıkartılması kaçınılmaz olarak esas denetimine girme mânâsına gelmektedir. Anayasa normunun anlam ve kapsamı da, Anayasa’ya uygun yorumla ulaşılan sonucun doğuracağı esastan iptal yahut uygun bulunma neticesi de birer esas denetim parametreleridir. Bu itibarla, normun muhtevası hakkında bağlayıcı kararla ulaşılması, heyetin çoğunluğunun şekil yönünden değil esasa girerek karar verdiğini gösterir ki, bu, yetkisi dışında görünmektedir. Çünkü 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerin salt biçim yönünden incelenmesi hâlinde, basitçe, ortada 148. maddenin şartlarına aykırılık bulunmadığı belirtilerek dosyadan el çekilmesi gerekecekti. Halbûki, şeklî aykırılık tartışmaları aşılmış, yapılan düzenlemenin 2. maddeyi dolanarak veya dolaylı olarak değiştirdiği yorumlarına girmekle normun bizzat ve kaçınılmaz tarzda esastan incelenmesine geçilmiş olmaktadır.

Bundan sonra her türlü gerekçenin gayet rahatlıkla içine girebileceği derecede geniş anlamları olan demokrasi, lâiklik, sosyallik kavramları uyarınca ve bunlarda Anayasa Mahkemesi’nce her zaman farklı yorumlamaya gidilebileceği ihtimaliyle artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahî getirilmeyecektir.

Bu sûretle, bırakalım Anayasa’yı yeniden yapmayı, en küçük değişiklikte dahi karşısında değiştirilemez üç madde bulunacaktır.

Anayasa’nın yeniden hazırlanması da yalnızca ve sadece aslî kurucu iktidarın işi olacak, tâli kurucu iktidardan artık hiç bahsedilmeyecektir…

Kanunlar ve anayasalar abesle iştigal etmez. Anayasa’nın 4. maddesiyle ilk üç maddedeki değişiklik yasaklanmakta iken, eşitliğin ve eğitim özgürlüğünün vurgulanmasından öte gitmeyen 10. ve 42. maddelerdeki değişikliğin 4. madde kapsamında olduğunu ileri sürmek (fevkalâde) zorlama bir yorum olmaktadır…

Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahâne etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine binâ edilir…”

Genel olarak
“5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” esas yönünden denetlenerek iptal edildi diyebiliriz sanıyorum. Gerekçeli kararın tamamı buradadır.

yıldıray

 

“İyi, rahatsızlık vericidir.”

Franz Kafka

Sallanıyoruz, ilk ne zaman bu sallantının başladığını unutalı çok uzun zaman oldu. Garip bir sallantı bu, öncesinde ve sonrasında milliyetçiliğin ırkçı biçimlerini örnekleyen çok fazla olay örgüsüne sahip bir sallantı yaşıyoruz. Kendi anlamını terk edip anti-tezini savunmaktan hiç gocunmayan insanların dünyasındayız. Bu dünya ister istemez anlamsızlığın ve fikrin temellerinin tamamen yok olduğu bir dünya. Anlamsızlığın, kendinden uzaklaşma ve yalıtılma boyutları olarak tanımlanan biçimleriyle yabancılaşmaya doğru sınırsızca ilerliyoruz. Kendimizden vazgeçtiğimiz an eşimizi, kardeşimizi, dostumuzu, çevremizi, toplumu anlamsızlaştırıyoruz. Eric Fromm’un yabancılaşmayı, sosyal ve toplumsal bir olgu olduğu kadar, bireysel bir sorun olarak da değerlendirmesinden takiple, endüstri toplumunda bireyin kendi kendini yönetme ve anlama güçlüğünden ortaya çıkan deneyimlerinin, bireyin kendini güçsüz hissetmesinde etken olduğunun farkına varıyoruz. Varıyoruz varmasına ama endüstri toplumu değiliz. Öyleyiz diyebilecek gazeteciler, siyasiler başımızda ve bir sonraki gün tam tersini demeyeceklerinden emin değiliz. Anlamaya bir yerden başlamak gerekiyor. Kendimizi anlamak bizi özgürleştirecek eylemin ilk adımıdır. Bu sallantı bir diğer insana özgür olduğu hissini yaşatmadan ortaya sona erdirilebilecek bir durum değil. Bir şeye sarılmamız gerekmiyor ayakta durmak için. Milliyetçiliğe, sosyalizme, ulusçuluğa, dine dogmaya dönüşecek her şey için iktidarın her zaman kolaycı, indirgemeci bir argümanı olacaktır. Özgür olmak için türbana sarılmak gerekmiyor.

Bir kelimeye sarılmaya ne kadar meraklıyız. Türban kelimesine sıkı sıkıya sarıldık toplum olarak. Türbandan yana veya karşı olmak kadar saçma bir şey; ayakkabıdan yana veya karşı olmaktır. Paylaşılamayan şey kişisel bir dini seçim ve üzerine taşıyamayacağı kadar anlam yüklenen şey yine bu parçadan başkası değil. Hiç kimsenin sorgusuna veya iznine tabi olmadan yaşanması gereken bir yaşamı katı kurallarla önlüyor ardından, gücünü halktan(!) alan bir güçle kanunlar çıkaran iktidarın türban takılacak lamı cimi yok diktasıyla karşı karşıya kalıyoruz. İşte bu noktada türban anlamını yitiriyor. Hiç kimse çıkıp bunun basit bir biçimde bireysel dini gereksinimlerini yerine getiren bir kadının kendisine ait seçimi olduğunu iddia edemez. Bu artık orak ve çekiçtir. Bu gamalı haçtır. Post-modernizmin erittiği her şey gibi bir imgedir ve iktidarın meşruiyeti dahilinde bir anlamsızlığın başlangıç noktasıdır. Türban’a özgürlük istemek anlamsızlıktır. Türban zaten özgür olmalıdır. Bu kimse için tartışılacak bir konu değilken demokrasi havarisi kesilen liberal-muhafazakar akp’nin ikiyüzlü davranışı ile özgür hale getirilebilecek bir nesne değil.

Şimdi bu sallantılı gündemin orta yerinde birden insanların okullara ve kamu kesiminden çalışma yerlerine ayakkabısız girmeye başladığını varsayalım. İlk defa karşılaşıldığında şaşkın bir gülümseme ve alaycı bakışlarla karşılanacak bu davranışın, (temelsiz ve tesadüfi) bir biçimde bir kısım kitle tarafından anlamlı ve önemli bulunup sahiplenildiğini düşünelim. Sayısı hızla artacak olan ayakkabısız hareketinin yarattığı anlamsızlık yüzünden çok kısa süre içerisinde resmi dairelere ayakkabısız girilmeyi yasaklayacak bir kanun, kararname ve her neyse ne bir şey çıkacaktır. Bu hareket neye dayanırsa dayansın rasyonel olarak algılanmayacak ve ayakkabısız girenlere sokaklarda özgürce ayakkabısız dolaşmaları ama toplumu yazılı biçimde ortak paydaya alan yerlerde bu şekilde dolaşmamaları –sıkıca- öğütlenecektir. Bu saçma örnekleme daha olası bir başka saçma türev de olası bir sigara dinidir. Sigara içmeden yaşanamayacağına inanan insanların modern çağda ortaya çıkaracakları bir hareketle bir dine dönüşmesidir. Sigara içmeden yaşayamam! (Türban takmak zorundayım!) ön savı ile oldukça kuvvetli bir kitle olması muhtemel bu insanlar kendileri için kutsal gördükleri bu eylemi her yerde rahatça yapabilmenin yolunu zorlarsa eğer, onlara kanun “sigara sağlığa zararlıdır içemeyeceksin, senden başkaları rahatsız olabilir” katılığı ile yaklaşırsan karşılığında ne alırsın?

Özgürlüğü zorla sağlayabileceğini düşünen ilk kişi kimdir acaba? Recep Tayyip Erdoğan veya Yusuf Ziya Özcan olabilir mi? Deniz Baykal olabilir mi?

Baş örtüsünü rahat bırakmalı bütün bu aklıevvel insanlar. Eğer laiksen laik gibi davran. İslamcıysan İslamcı gibi. Sosyalistsen sosyalist gibi davran. Ortaya özgürlükçü bir yalancı olarak çıkma.

İşte bu dönemin sallantısı da bu. Çözülmek için değil daha da karışmak, bu akıl karışıklığından faydalanarak insanları özgürlükten uzaklaştıran bir sallantı. Tıpkı bazılarının yersiz milliyetçi pompalarıyla düşman edilen insanlar gibi anlamsız. Tıpkı bazılarının göstermelik iftarlarında paylaşılamayan hissiyatlar gibi sahte. Tıpkı bazılarının timsah gözyaşları döktükleri cinayetlerin failleri çıkmaları gibi gerçek.

Bir gün bu ülkede kara bir topluluk yürüdü. İçi kanayan milyonlara karşı vurunca el kadar kalan bir topluluk yürüdü. 93’te bir yerleri kanadı bu ülkenin. Doğruyu savunan insanlarının yok oluşu, iz bırakmadan kayboluşu oldu yerdeki kan, 07’de kalabalık sokağın ortasında, delik bir ayakkabıdan sızdı bu kan. İktidarın aletlerinde acıya dönüşen her çığlıkta bir damla oldu bu kan. Yüzbinlerce evde işsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik içinde ahlakı kaybetmek oldu bu kan. Suçsuz günahsız yere sebebi açıklanamayacak düşmanlıklar yüzünden ölen insanların toprağında kara bir iz oldu bu kan. Ve bir gün kara bir topluluk yürüdü bu ülkede. Binlerce bayrak fetişistinden de farklı, binlerce evde bu bayraklılara nefret besleyen insanlardan farklı bir kalabalık yürüdü.

Türban mı?

Özgürlük mü?

Birbirini anlamaya çalışmaya yüreği yeten var mı? İyi olmaya yüreği yeten var mı?

Ængin- Onu ilk olarak geçtiğimiz meclis döneminde anayasa komisyonunda CHPli kadın bir milletvekili ile yaptığı kavgaya varan rezillikleriyle tanıdık. Daha sonra Türkiye Barolar Birliği ‘nin düzenlediği bir sempozyumda başkanlık sistemini desteklediğini, parlamenter sistemi sevemediğini söyledi. sivil cumhurbaşkanı döneminin sürmesi gerektiğini savunan kuzu, parlamenter sistemde hem yasama hem yürütmeyi hükümetin yönettiğini kaydetti. kuzu, “biraz da yargıya ‘höt’ dediniz mi tamam. yasama ne yapacak? indir, kaldır” diyebilecek ölçüde bir anlayışa sahip bir sahsiyet. gayet frensiz ve olduğu gibi. Bir bomba da türban ilköğretim ve liselerde de serbest olacak mı sorusuna verdiği cevapla patlattı bu aralar. kuzu tam olarak “Eşcinsellerden de eşitlik ve evlilik hakkı tanınması için yoğun talep geldi. İstiyorlar diye verecek miyiz? Kamuoyu buna hazır değil” dedi. Yani Yıldırım Türker’in dün çok iyi belirttiği üzere “…bu milletin asla hazmedemeyeceği, başa çıkamayacağı gerçeklikler, gelişmiş bir irade istediği için bu milletin korunması gereken sınavlar üstüne hemen her muhafazakâr liberalin söyleyeceği çok şey vardır. Olduğunu biliyoruz.Türk vatandaşına nice konuda konuşma, nice meseleyi tartışma ehliyeti henüz verilmiş değil…. …Bu toprakların otoritesi, gücünü halkı çocuklaştırıp katılımını asgariye indirerek, ‘halkın anlayacağı anlamayacağı’nı belirleyerek pekiştirmiştir. Millet, rüştünü asla ispat edemeyecek bir güruhtan oluşmaktadır…” Yıldırım Türker o yazıyı Kuzu‘nun o beyanı üzerine yazmamış fakat üstüne cuk oturdu.kuzu.jpg
Kuzu dedikleriyle düşünce yapısının da gözler önüne seriyor tabi, dedik ya öylesine frensiz, öylesine zemberekten fırlamış bir tarzı varki, kimse durduramıyor. Öncelikle eşcinselleri aşağılıyor, belki dediklerinden bu anlam hemen çıkmıyor kamuoyu buna hazır değil derken aslında kendi kafasına yatmadığını söylüyor. Yoksa Kuzu bir toplum mühendisi mi?

Bu toplum yıllarca Yıldırım Türker’in belirttiği gibi cahil bırakılarak yönetildi, kendi gücünün farkına varabileceği durumlar her zaman politikacılarca “toplumun hazır olmadığı konular” olarak fişlendi ve tabulaştırıldı. Süleyman Demirel de 61 Anayasası bize bol gelen bir gömlek dememişmiydi. Neden demişti? Çünkü halk yavaş yavaş kendi gücünün farkına varıyordu.

Halk hakkını kullanmaya hazır değildi, ama politikacılar ve onların işadamı yakınları tarafından sömürülmeye hazırdı.

“Toplumumuz buna hazır değil” mottosu bazen de Kuzu’nın yaptığı gibi politik bir liman olarak da kullanılabiliyor. Tabanına anlatamayacağı eşcinsel evliliğinden kaçmak için toplum buna hazır değil diyor ve hokus pokus, sorun çözüldü.

 Bu halkın hazır olmaması durumunu açık açık olmasa da TSK’da kullandı. ‘7 Nisan Muhtırası buna en güncel örneklerden biridir. TSK medyaya farklı konuşsa da gerçekte halkın sokaklarda hakkını bizzat aramasını istemedi, zira bu durumda TSK’nın siyasete müdahele ederken ki kısmi meşruluğu ortadan kalkacaktı: halk varken askere ne hacet.  Zihniyet her zaman aynı, halk hazır değildir ve  cahil bırakılması gerekir hiçbir zaman hazır olamaması için.