Uğur 

Milli takımı tutmak ya da tutmamak, bütün mesele bu değil ama doğrusu tartışmaya değecek bir konu. Orhan Pamuk açtı bu sene mevzuyu, okunun ucunda da Fatih Terim vardı. Genel kamuoyunu fazla enterese edecek bir şey olmadığından mütevellit mevzu

kısa sürede entelektüel futbol severlerin sahasına geçti. Konuyu Radikal Futbol tayfası ve de Express ekibi aldı. Önce Express dergisi bir dosya açtı, sonraysa Kıvanç Koçak buna bir cevap yazdı. Yetmedi bu sefer Express deplasmanda cevabını verdi…

Express gazetesi 7 tane neden bulmuştu, bu iş milli takımla olmaz/olmamalı demek için. İçinde futbol olmayan bu sebeplerin ne yazık ki fazlasıyla içi boştu. Onların bu “zorlama” nedenlerine Kıvanç Koçak mantıklı bir soruyla cevap vermeyi yeğledi. “Sen bu şekilde desteklenebilecek bir takım bulabileceğine inanıyor musun?” iki hafta önce Radikal cumartesi’de Mesut Çiçek’in kaleminden verilen cevap da gördük ki bulunabiliyormuş. Mesela, Çiçek, 2000 yılında Avrupa Şampiyonu olan Fransa Milli takımını veriyordu örnek olarak. Henry’li, Thuram’lı, Barthez’li! Fransa’ydı desteklenesi takım. Hadi biraz hatırlatma yapalım, Marsilya’da oynarken, Fas’lı rakipleriyle yapılan özel maçta hakeme tüküren ve 3 ay uzaklaştırma

alan bir kaleciydi Barthez. Başka bir maçta da top toplayıcı çocuğa vurmak gibi “önemsiz” vukuatları olmuştu! Milliyetçiliğe karşı bayrak açmaya vardık ama bunun için önümüze gelen her şeyi söyleme konusunda yoktuk. O da yetmiyordu, Zapatistalara yardım ettiği için Internazionale de tutulabilecek bir takım olarak öne sürülüyordu. Peki, Anti-Kapitalist, küreselleşme karşıtları bunca senedir neye isyan ediyorlardı. Inter takımı başkanı Moratti’yle beraber dünyaya karşı neyi temsil ediyordu. Gerçi Express ekibi bu işleri benden daha iyi bilirdi ama ben yine de bir sorayım dedim. Mademki onlar bir futbol takımından daha çok kapitalist


bir şirketi andıran Inter’i hindici Tuncay’a tercih ediyorlardı, kendini beğenmiş Fransız’ın yıllar yılı sömürdüğü Faslıya tükürüğü de sorun olmaz diye mi düşünmüşlerdi acaba?

Tüm bunların üstüne bir de işin futbol boyutu vardı. Evet, futbol konuşuyorken, değinmek gerekirdi azcık da futbola! Maradona neresinde duruyordu bu insanların futbol anlayışının ya da Cruyf ya da George Best… Ben onları sevmemek için Express tarzıyla onlarca sebep yazabilecekken, sonrasında elimizde herhangi bir futbol kalacak mıydı? Oysa güzel demişti Kıvanç Koçak, milli takımı desteklememek tartışılabilmeliydi. Tabii tartışmadan önce birazda üzerine düşünülse tadından yenmez olacaktı. Kimse milli takımın oynadığı/oynayamadığı futboldan bahsetmemişti. Kimse yıllar yılı bir ekip olamamaktan, tüm zamanların en örgütsüz takımının hep “bizim” takım olduğundan bahsetmemişti. Doğru ya Express ekibinin

post zamanlarda aklına futbolu tartışmak gelmemişti. Her turnuva başlar, Türkiye takımı bir o yana bir bu yana koşar, “kendimiz gibi” oynamaya çalışır ama hiç total futbol oynamazdı. İşte o yüzden karşı bayrak açılabilirdi “bizim” takıma. Neden Hırvatistan değil diye mesela. Neden Romanya gibi değil “bizim takım” diye. Ama kendi ülkelerindeki, kendi ilişkilerini bilmedikleri yabancı futbolcuların oluşturduğu milli takımlar laf olsun diye desteklenerek olacak iş değildi bu. Evet, futbol sadece futbol değildi ama fena halde hayata benzeyen bu meret birazcık da olsa “futbol”du. Nasıl ki hayatta 3 güzel pas gol getiriyorsa. Bizim gözlerimiz de yeşil sahada 3 güzel pas izlemek ve de tartışmak isterdi.

Uğur

Türkiye’den sık sık “militer bir toplum” diye bahseder siyaset bilimciler ve sosyologlar. Dedelerimizden duyduğumuzsa bizim askeri bir millet olduğumuzdur. Gariptir ki aynı kapıya çıkar bu iki tanımlama da ve onları ayıran nüans ise, ilkinin bir olumsuzluğun altını çizmeye çalışırken, dedelerimizin övünülmesi -gereken- bir şeyden bahsediyor olmasıdır.

Bu toplumun üzerinden Bir Mayıs daha geçti gitti işte ve biz yine hissettik bu sert yapıyı kâh kafamızın üstünde kâh kafalarımızın içinde. En çok acıtanıysa belki de kafalara inen coplardan çok, toplumun eylemcilere karşı aldığı tavır oldu. Eylem yapanlar kaşınmıştı, provoke etmişlerdi ortalığı hatta huzuru bozmuşlardı. Bu ülkede her kim itiraz etse otoriteye karşı zaten bozulan hep halkın huzuru olurdu. Ya da asıl huzuru daimi bozanlar bir şeyler yapar eder ve böyle hissedilmesini başarırlardı.

Bizler bir mayıs sonrasını da ilk kez şiddet görüyormuşçasına şaşkın, ilk kez haksızlığa uğruyormuşçasına hayal kırıklığı altında geçirdik. Oysa iyi biliyoruz ki bu “darbe”ler kafamıza hayatın her anında inmeye devam ediyor. Mesela Tuzla tersanelerinde “köyden” geldiği için kendi beceriksizliklerinden(!) ölen işçilerimiz var. Ölenlerin artmasının sebebi de aslında çalışan sayısının artmış olması. Onların öldüren, ihmalkârlık, sağlıksız çalışma şartları değil sadece ve sadece kendi bireysel eksiklikleri yüzünden ölüyor bu insanlar! Bunu da ben söylemiyorum, bizzat devletin yetkilisi söylüyor. Ona göre güvenlik önlemlerinde bir sorun yok, hatta madenlerde yüzlercesi ölürken tersanede onlarcası ölmüş çok mu? Bu sözler sizin için anlaşılmaz, komik, absürt olabilir ama toplumun genel kesimini tatmin etmeye yetiyor olacak ki, tepkisini koymaya çalışan sendikacılara, işçilere yöneltilen suçlama, huzuru bozmayın, ortalığı karıştırmayın şeklinde oluyor.
Peki, içinde bulunduğumuz bu şiddet ve anlayışsızlık çıkmazını nasıl aşacağız? Bir çıkış var mı hayatımızda demokrasiye doğru uzanan. Mesela İstanbul‘da yaşamın zehir olmadığı Mayıslar görebilecek miyiz? Yöneticilerin kendi iktidar hırsları uğruna, gösterilerin, eylemlerin, demokratik tepkilerin engellendiği günlerin ötesini görebilecek miyiz? Mesela militer bir toplum değil de demokratik bir toplum olduğumuzu görebilecek miyiz? Şimdilik bunlar biraz hayal gibi görünüyor olsa da biliyoruz ki başarmak istiyorsak; bunun için mücadele etmemiz gerekiyor, bunun söylemini oluşturmamız gerekiyor. Bıkmadan usanmadan eşitsizliğe, insan hakları ihlallerine, şiddete, ayrımcılığa karşı bir söylem üretmemiz gerekiyor. Ancak biz değiştirebileceğimize inanırsak bir şeyler değişebilir hayatımızda. Bodrum’daki çevre katliamına, nice Bir Mayıslardaki insan avına, Tuzla’daki emek kıyımına ve nice eşitsizliğe karşı bıkmadan, usanmadan mücadele etmemiz, “doğrunun” dayatılmaya çalışılan “mutsuzluk” değil, toplumun genelinin mutluluğu ve eşit haklara sahip olması olduğunu vurgulamamız gerekiyor. İşte o zaman, belki bir gün siyaset bilimciler ve sosyologlar Türkiye’yi tanımlarken, “demokrasiye evirilen bir toplum”dan bahsederler de, bu konuda dedelerimizden fikir olarak ayrılmış olurlar.

CHP-sol ilişkisi hakkında yazı yazmak beyni en çok dinlendiren yazma faaliyetidir, çünkü konu çok basit olduğundan üzerinde çok düşünmeden de yazsanız genellikle doğru şeyler söylersiniz. Zaten köşe yazarları da genelde yazacak konu bulamadıklarında “Bu Deniz Baykal’la nereye kadar?” veya “Neden sol parti olan CHP Nişantaşı’ndan oy alıyor da varoşlar AKP’ye oy veriyor?” gibi cevabı başından belli sorulara yanıt aradıkları yazılar yazar. Bütün bunlara veya CHP’nin neden bir sol parti olmadığı/olamayacağı gibi konulara da hiç girmeden, CHP kurultayı üzerinden Türkiye siyasetinin küçük çaplı bir değerlendirmesini yapmak şu noktada yapılabilecek en zihin açıcı yazma eylemi olacak gibi duruyor.

Kimse için şaşırtıcı olmayan bir CHP kurultayı izledik. Bu olağan kurultayda Deniz Baykal gayet olağan bir şekilde CHP genel başkanlığını sürdürecek oyu aldı. Haluk Koç, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya aday olmaya yetecek kadar dahi delege desteği bulamadılar. Zaten delege kavramı CHP söz konusu olunca biraz anlam kaybına uğruyor, zira CHP’nin naylon üyelerinin sayısı yeni bir parti kurmaya yetecek kadar var. Buraya kadar her şey normal zaten. Benim bu kurultayda takıldığım -ve Deniz Baykal’ın iktidarda olmayışına sevindiren- iki şey var: Biri kurultay öncesi asılan afişler, bir diğeri de Deniz Baykal’ın kurultay konuşmasından bir cümle.

Kurultay afişlerinden ikisi çok önemliydi: Birinde “Ya göründüğün gibi ol. Ya da olduğun gibi görün” yazıyordu, (ki Mevlana’nın sözüdür ve CHP’nin afişinde cümlelerin sıralaması yanlış yazılmıştır) bir diğerinde de “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” haykırışı(?) göze çarpıyordu. Bunlardan ilki şüphesiz AKP’yi hedef alan ve “takiye” vurgusu yapan bir afişti. Bu afişi görünce insanın aklına ister istemez Einstein’ın “İnsanoğlunun en büyük aptallığı aynı şeyi iki kez yapıp farklı sonuç beklemektir” sözü geliyor. Sorum şu: Olağan kurultayına bile altı yıldır papağan gibi tekrarladığı ve iki genel bir yerel seçim boyunca CHP’yi ikinci parti yapmaktan öteye götüremeyen, dolayısıyla hiçbir işe yaramadığı ispatlanan bir söylemle giden bir partinin aptallık seviyesini hesaplayabilir misiniz? “Şimdi Değişim Zamanı!” sloganıyla seçime gitmiş bir partinin siyasetin her zaman için dinamik bir yapıda olduğunu bilmesi gereken ilk parti olduğunu düşünüyorum. Söylemini ve duruşunu, bu kadar yenilgiden sonra hala değiştirmemekte direnen bir partinin nereye kadar gidebileceği zaten bellidir. Ama bunun da ötesinde, CHP’nin bu tavrı devletin resmi ideolojisinin de boyutlarını ele veriyor. Tabandan gelen talep ve tepkilere göre şekillenmeyen, halka kulaklarını tıkayan, önceden belirlenmiş ve yukarıdan dayatılan politikalarla işleyen bir yapı CHP aynasında Türkiye’nin nasıl bir anlayışla yönetildiğini de gösteriyor bence. Demokrasiyle yönetildiğimizi düşünüyoruz oysa, lafa bakıldığında CHP’de de parti-içi demokrasi mevcut. Bu konuya daha sonra dönmek üzere bir işaret koyalım, ve biraz daha CHP-devlet aynılaşmasını destekleyen kanıt arayalım. Benim ilk öne süreceğim kanıt, sözünü ettiğim “Çekil aradan! Din de bizim, Devlet de bizim, Millet de bizim!” afişidir. Bu afiş, -CHP özelinde gördüğümüz- devlet aygıtını asıl elinde bulunduran elitlerin ülkeye bakışını en güzel şekilde gözler önüne seren kanıttır. Dinin, devletin ve milletin sahibi olduğunu iddia etmek, başkalarının bu kavramlar üzerinde hak iddia etmesini de imkansız kılmak demektir çünkü. “Din, devlet ve millet nasıl idare edilir bizden başka kimse bilemez” anlamına gelen bir elitizm örneğidir.

Şimdi koyduğum işarete geri dönecek olursak, biraz daha demokrasi dersi alabiliriz. Tek aday olarak girdiği genel başkanlık seçimini kazanan Deniz Baykal, yaptığı konuşmada “Türkiye elden gidiyor, yol ayrımında. Ben kendi yol arkadaşlarımla mı uğraşacağım?” diyerek demokrasiden ne anladığını (ve ne anlamadığını) açıklamış oldu. Bunun ötesinde, Türkiye’de demokrasinin neden işleyemediğini de güzelce göstermiş oldu.Çünkü Deniz Baykal şunu demek istiyor: Ülkenin durumu kötüye giderken elimde tuttuğum gücü zayıflatacak hiçbir şeye tahammülüm yok. Bu tıpkı, Türkiye’de bir şeylerin değişmesi için ne zaman bir girişim olsa askeri veya sivil bir bürokratın çıkıp “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu tür eylemler….” şeklinde konuşmasını andırmıyor mu? Demokrasinin ikinci planda oluşu, ilk planda her zaman çıkarların yer alışı (CHP için parti çıkarları, elitler için ülke çıkarları) Türkiye’de alışık olduğumuz bir anlayış biçimi. Özetle, bu kurultaydan Türkiye için çıkarabileceğimiz çok ders var. Birazdan okuyacağınız cümlelerde CHP’nin yerine “Türkiye” koyun. Fark eden bir şey var mı?

“CHP’nin başında her şeyin en doğrusunu bildiğini iddia eden birileri var. Doğru olmadığı defalarca kanıtlanmış şeyler yapıyorlar ama kendilerini CHP’nin sahibi olarak gördükleri için geri adım atmak gibi bir niyetleri de yok. Onların yanlışlarını düzeltmenin demokrasiden başka aracı yok, ama CHP’de yine CHP’nin çıkarları adına demokrasiye asla yer verilmiyor.”

Peki ne olacak bu CHP’nin hali?