Hakan

Pek çok kötü espriye malzeme olan “benim babam senin babanı döver” lafını bir de ben kullanmak istemezdim. Ama ülkede bugün yaşadığımız durum tamamen bu lafın makro ölçekte gerçeğe dönüşmüş hali. Çünkü “benim babam senin babanı döver” mantığı içinde güçlü bir adalet algısı da taşır, her ne kadar çocukça olsa da. Çocuklar kendi aralarındaki sürtüşmeleri kavgaya dönüştürmekte pek sakınca görmezler. Bu kavgalar çığrından çıktığında, güçlü çocuk zayıfı fena benzettiğinde örneğin, zayıf arkadaşımız babasını çağırmakta sakınca görmez. Peki güçlü taraf olsa da babanın karşısında aciz kalan çocuk ne yapacaktır? O da babasını çağırırsa? Bu noktada işte o hayati söz devreye girer, kimin babası diğerininkini dövecektir? Çocuklar arasındaki ihtilafın nihai çözümü, biri diğerini dövecek olan babaların kavgasına kalmıştır.

AKP’yle bürokratik elitler arasındaki kavga da, aynı çocuksuluğa varıyor. Demokratik yollar bürokratik cepheyi yıldıramadı. Halka “Hitler de seçimle geldi” veya “Bunlar devleti ele geçirecek, takiye yapıyorlar” argümanlarını sunmak zor olmadı onlar için. Diğer taraftan, bürokrasinin e-muhtıra gibi demokrasi dışı kanalları kullanması da AKP’nin elini güçlendirmekten öteye gidemedi. Geriyeyse bir çözüm yolu kaldı: Kimin hukuku diğerini dövecek? Hukuk çok önemli, çünkü halk nezdinde meşruiyeti çok yüksek, adalet mülkün temeli ne de olsa. Bu yüzden iki taraf da kartlarını akıllıca oynamaya başladı. Bürokrasi, kendi sivil kanadından başka bir şey olmayan Yargıtay’ı harekete geçirdi, AKP de yine nispeten kendi güdümünde olan polis teşkilatını hızlıca devreye soktu. Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu; kavga yargıya taşınmışsa da, aslında sadece form değiştirdi. Hukuk süreci yine aynı paranoyalar temelinde ilerliyor. AKP’ye açılan dava, kanıt diye sunulan, halbuki muhafazakar bir parti için gayet doğal olan kimi konuşma ve uygulamalara dayandırılıyor ve dönüp dolaşıp “AKP’nin aslında takiye yaptığı” noktasında düğümleniyor. Karşı safta da durum benzer. Ergenekon operasyonu gerçekten önemli, ama AKP bunu “bizden olmayan darbecidir” söylemine dayandırmaktan geri durmayarak, liberal/demokrat kamuoyunu kendi saflarında tutma hesabı yapıyor. Kısacası ülkenin kaderi, kimin hukukunun diğerininkini döveceğine kilitlenmiş durumda. Devletin zirvesindeki iki taraf da aslında adalet değil adaletsizlikten daha fazla pay isterken, -daha önce de söylemiş bulunduğum gibi- bundan rahatsız olan herkese üçüncü bir yol açmak düşüyor.

Hakan

Yargıtayın ışıklarının neden sabahlara kadar yandığı sorusunun pek de şaşırtıcı olmayan cevabı belli oldu: AKP’ye kapatma davası açıldı. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olarak tanımlanmış olan ülkemizde sosyal devlet zaten unutulmuştu. Şimdi laiklik, demokrasi ve hukuk da tartışılıyor. Aslına bakarsanız bu kavramlar hep tartışmalıydı, ama bu dava süreciyle birlikte iplerin inceldiği yerden kopacağı nihai evreye girmiş bulunuyoruz.

Laiklik, anayasaya 1937′de girdi, ama cumhuriyetin ilanından beri ülkenin kaderini belirleyen ana unsurlardan biriydi zaten. Yüzlerce yıllık hilafet geleneğiyle yoğrulmuş ümmetçi bir toplum yapısıyla hesaplaşmaya girişen pozitivist bir yönetim kadrosu vardı iş başında. Laiklik, ulus-devlet için de olmazsa olmaz unsurlardan biri olarak görülüyordu. Yani milliyetçiliğe de içkin bir ilkeydi. Doğal olarak, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz” o günlerde, bu günlerde ve gelecek günlerde laiklik de milliyetçilikle paralel savunulan bir değer olageldi ve olacak. İkinci cumhuriyet kurulmadığı sürece bunun böyle gideceği açık. Bu yüzden kemalistler için demokrasiden daha yaşamsal bir öneme sahip bir ilke laiklik. Peki sırf bu sebeple laiklik demokrasiyi döver mi? Özellikle de laikliği halihazırda sorgulanan AKP, demokrasi sınavında ter dökmeye başlamışken? Önünde başta 301. madde olmak üzere yürürlüğe girmeyi bekleyen yığınla demokratik açılım bulunan AKP türbana verdiği önemin yüzde birini bunlara vermiyor, beş yıldır güvenle sırtını dayadığı liberal/demokrat çevreyle de ağız dalaşına girmekte çekince görmüyordu. Aynı AKP, DTP’nin kapatılma girişimine ses çıkarmak bir yana alttan alta onaylıyordu. Kürt sorununu orduya havale etmişti ve DTP’lileri PKK’ya terörist demedikleri için muhatap kabul etmiyordu. Geçirmeye çalıştığı sosyal güvenlik yasası yüzünden emek örgütlerini karşısına almıştı. Böyle bir demokratik açmazda bulunan AKP’ye kapatma davası açılarak AKP şu an demokratlarca savunmak zorunda bırakılıyor. AKP yine gözüyaşlı demokrasi mağduru olmuş durumda. Bunun anlamı ne olabilir? Şeriata geçit vermemek mi? Ne zaman AKP’nin laik olmadığı yönünde yukarıdan bir müdahale olsa, bu müdahalenin demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı da sorgulanıyor, ve bunu herkes biliyor. Ordunun her müdahalesinde devletin oligarşik yapısına dair sözler daha güçlü duyulmaya başlanmıyor mu? Köksan Toptan’ın daha iki ay önce yargıyı eleştirirken “adını kimsenin hatırlamadığı hakimler devletinden” (latincesi jüristokrasi) söz ediyordu. Şu andan itibaren adını hatırlayabileceğiz demektir. Orduyla AKP arasındaki sessiz ama aleni uzlaşma sağlamlaşmışken, ordu 2002′den bu yana ilk defa hükümetle değil muhalefetle kavga ederken; Türk bürokrasisi sivil kanadı olan yargı aracılığıyla “ben hala iktidarda söz sahibiyim” deme gereği duydu. Bunun elbette bir anlamı var: Türkiye’de her gerilimde demokratik bir seçime zorlanıyor halk: Askeri oligarşi mi, şeriat mı? Yargı yeni bir seçenek ekleme yoluna gitti: C şıkkı: jüristokrasi. Ama bu yine de hızlı bir prestij kaybı yaşayan AKP’ye resmen asist yapmanın abesle iştigal olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu prestij takviyesinin sadece ulusal ölçekte olmadığını, uluslararası camiada da AKP’nin destekçi bulmakta gecikmeyeceğini hatırlatmaya gerek var mı? Soru gerçekten çok önemli: Neden? Bu noktada akla gelen ilk komplo teorisi geldiği adım adım hissedilmeye başlanan ekonomik kriz sanırım. 2001′deki krizin sebebini uçan bir anayasa kitapçığı olarak gösteren düzen, 2008′deki muhtemel krizi de AKP-yargı arasındaki siyasi krize endekslemekte sakınca görmez diye düşünüyorum. AKP iktidarı izlediği düşük kur politikasıyla beş yıldır tüketen ama üretemeyen bir toplum yaratıp, yüksek faizlerle sağladığı sıcak para girişiyle ekonomiyi idare ettiğini düşünüyordu. Ama ABD hapşırdı ve Türkiye hasta olmanın eşiğinde. Fed kendi ülkelerindeki likidite açığını Türkiye gibi küçük ekonomiler üzerinden giderebilir ve krizi onlara yayarak atlatabilir. Peki Türkiye? Türkiye’ye düşen bu krize uygun bir gerekçe bulmaktan başka bir şey olmuyor elbet. İlk akla gelenin de AKP-yargı krizi olması gayet makul sanırım. Sonuçta bu bir komplo teorisi, bunu kabul ediyorum. Ama ne olursa olsun, kendine müslüman olduğu kadar kendine demokrat da olan AKP ve zaten demokrasi gibi bir derdi bulunmayan bürokratik elitler arasındaki iktidar paylaşımı mücadelesi bizim mücadelemiz değil. Yazının başında söylediğim gibi, ipler bu sürecin sonunda kopacak. Ya AKP kapanacak ve zaten dalmaçyalı desenli Türkiye demokrasi tarihi yeni bir kara lekeye sahip olacak, ya da AKP’nin kapanması bir şekilde önlenecek ve Türkiye halkı ölüyü görüp sıtmaya, yani AKP tipi demokrasiye razı olacak. Bu kadar kolay olmaması lazım. Türkiye’de demokrasiyi AKP’nin, laikliği bürokrasinin nemalanacağı kavramlar olmaktan kurtarmak için bize üçüncü bir yol açmak düşüyor.